}
Cuma Vaazı 27.07.2007
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111415


SOHBETİN ADI: CUMA VAAZI

TARİHİ: 27.07.2007

 

…ve şükrederiz ki; bir cuma gününde bir defa daha bir vaazda Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı. Beraber olmak, bir arada olması bir huşû, bir mutluluktur.

Allahû Tealâ hepinizden bir hedefe varmanızı, sevmenizi istiyor. Sadece sevmekten oluşan bir dünyada yaşamanızı istiyor. Nefretin, kinin bütün boyutlarıyla kalbinizden sökülmesini istiyor. İşte öyle bir gün gelecek ki; dünya üzerinde bu olay tahakkuk edecek. Bütün insanların birbirini sevdiği, herkesin birbiri için yaşadığı, başkaları için yaşadığı yeni bir dünya nizamı kurulacak.


Sevgili kardeşlerim, Allah herkesin sadece mutlu olmasını ister. Bütün kanunlarını buna göre kurmuştur. Ve insanların ulaşabilecekleri en son mertebeye kadar bütün kademeleri üzerimize farz kılmıştır. Sahâbenin hayatına baktığımız zaman onların hepsinin Allah’a ulaşmayı dilediklerini, hepsinin kâinatın en büyük mürşidine tâbî olduklarını, hepsinin ruhlarını Allah’a ulaştırdıklarını, hepsinin fizik bedenlerini Allah’a teslim ettiklerini, hepsinin nefslerini Allah’a teslim ettiklerini, irşad olduklarını ve iradelerini de Allah’a teslim ettiklerini yani irşad makamının sahibi olduklarını görüyoruz. Bu ne ifade eder? Bu, bütün sahâbenin Kur’ân ile ahlâklandığını ifade eder, Kur’ân ile yaşadığını ifade eder. Kur’ân’ın Allah tarafından hedef gösterilen bütün boyutlarına sahip olduklarını ifade eder. Hepsi ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etmişler. Dünyadaki en mütekâmil insanlar olmuşlar.

Öyleyse sahâbe gibi korkunç bir dizaynın içinde yaşamakta olan insanlar, ayrı ayrı kabileler, her biri arasında kan davası var. Sarhoşluk, içki, kumar, her nevî yanlış şeyler aralarında hükümferma ve bunun ötesinde soygunlar, hırsızlıklar, her şey. Küçücük kız çocuklarını diri diri mezara gömmek, bütün bunlar ne korkunç bir dizayn içerisinde sahâbenin yaşadığını gösteriyor. Bu standartlarda olan insanların Allah’ın en çok sevdikleri arasına girdiğini düşünün. Neyle girmişler, ne olmuş bu insanlara? Bu insanlar sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i dinlemişler, O’nun söylediklerine yani Kur’ân ahkâmına uymuşlar ve öyle bir sonuca ulaşmışlar ki; bütün arkadaşları her biri için kendisinden daha üstün kabul edilmiş, daha çok Allah’a sevgili kabul edilmiş. Herkes kendisinden fazla, etrafındakileri sevmeyi öğrenmiş. Böylece bir bütün kitle sevgi bağlarıyla birbirine, dünyadaki en sağlam bağlarla bağlanmışlar. Sevgili kardeşlerim, insanların kalplerinin birbirine bağlanması asıldır. Bu bağlantı ise sevgi adı verilen bir bağlama aracıyla gerçekleşir. Bir insan nefret ediyorsa o, sevmiyordur.

 

Öyleyse sıfır noktasının üst tarafında sevgiyle başlayan bir yeni dünya kurulur. Alt tarafında ise hükümran olan nefrettir. İşte bu açıdan muhtevaya baktığımız zaman aklımıza bir sual geliyor. Neden insanlar birbirini sevmiyor, hatta birbirinden nefret ediyorlar? Allahû Tealâ’nın sevgi üzerine kurmak istediği dünyayı insanlara zehir etmeye kararlı olan bir varlık var; iblis. Şeytan bütün gücüyle Allah’ın emrettiklerinin yapılmamasını, yasak ettiklerinin de mutlaka işlenmesini insanlardan talep eder. Şeytan ve onun avanesi, herkesin etrafında mutlaka bir veya bazen birkaç tane şeytan vardır. Herkesin etrafında o kişinin düşüncelerini okuyabilen ve onlara kendi düşüncesiymiş gibi yutturmaya çalışan, onları devamlı kötülüğe iten; Allah’ın yasak ettiği şeyleri işlemeye, emrettiği şeyleri de yapmamaya iten bir tesir sahası oluştururlar. Bilirler ki kendileri cehenneme gidecekler.

 

Bu açıdan iblisi dikkate aldığımız zaman neden sadece kötülüğe çalıştığı hakkında gayet ciddî bir mantıkî sonuç çıkıyor ortaya. Diyor ki: “Ben bütün insanlara kötülük etsem de hiç kimseye kötülük etmesem de benim gideceğim yer cehennem,  hem de cehennemin en alt kademesi, esfel-i sâfilîn. Öyleyse nefsimin bu muhtevadaki bütün istediği kötülükleri ben herkese yaparım. Herkesi de birbirine daha kötü hale getiririm ve de ömrüm boyunca bunu yaparım ve bu konuda intikamımı insanlardan almış olarak cehenneme girerim.”

 

Herkesle şeytanlar ayrı ayrı meşgul olurlar. Başka insanların davranışlarından negatif mânâlar çıkarmasını temin etmeye çalışırlar herkesin ve sürtüşme buradan başlar. Bir insan yanındaki arkadaşının kasten söylemediği ama kendisine dokunan bir söze negatif istikamette kızarsa ya da üzülürse onun kalbine ulaşır iblis, ona intikam alma hissini ilka etmeye çalışır. Ne olacaktır? Kavga başlayacaktır. Bir kişi size kötü davrandığı zaman Allahû Tealâ’nın söylediği şey, onu affetmenizdir. En üst seviyede yapılması lâzım gelen şey, onu affederek ona bir güzel söz söylemek veya beklemediği bir hediye vermek, size kötülük edene bir iyilikte bulunmak. Ne çıkar ortaya, nasıl bir tablo çıkar? Eğer bir insan kendisine kötülük edene dost elini uzatır da ona, onu mutlu edecek olan bir hediye verirse o kötü sözü söylemiş olan, kötülüğü yapmış olan kimse bundan utanç duyacaktır ve aynı hatayı bir daha tekrar etmemek üzere hayatını dizayn edecektir.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostların gönül dostlarım, iki tür insan yaşar. Etrafındaki insanların kendisinden nefret ettiği insanlar… Herkes başkalarıyla beraber olmak mecburiyetindedir. Hiç kimse yalnız değildir. Bu beraberlikte, beraber olmak istemediğiniz birçok insan oluşacaktır. İşte onlar, şeytanın tesiri altına aldığı kişilerdir. Hepinizin bu istikamette bir görevi var. Böyle insanları gördüğünüz zaman onlardan kaçmak yerine onlara yaklaşmaya çalışmalısınız. Şeytanın onlara nasıl bir tuzak kurduğunu onlara anlatmalısınız. Çevrelerinde hiç kimsenin bulunmaması, herkesin onlara kötü davranmasının arkasında onun başkalarına olan kötü davranışlarının yattığını anlatmalısınız.

 

Sevginin karşılığı sevgidir, nefretin karşılığı nefret. Normal standartlar budur, bunlardır. Ama Allahû Tealâ sizden nefrete karşı nefreti istemiyor. Nefrete karşı da sevgiyle davranmanızı istiyor. İşte tasavvuf, bütün insanları bir dünya nizamı içerisinde sevgiyle kucaklamaya çağırır. Sevgi, hayatınızın yaşama yakıtı olmalıdır. Hep onunla yaşamalısınız. Sevgisiz bir dünyada mutsuz olacağınızı, yetmez, başka insanları da mutsuz ederek mutsuz olacağınızı hesaba katın. Size kötü davranan birine o kadar güzel davranışlarda bulunun ki; o kişi size yaptığı kötülükten istemese bile pişmanlık duymak mecburiyetinde kalsın.

 

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bu sebebe dayalı olarak nefs tezkiyesini de yani nefsinizin kalbinin yarı yarıya arındırılıp davranışlarınızın ortalama yarısının güzel davranışlar olmasını size öneriyor ama bununla yetinmiyor. Nefsinizin kalbindeki bütün afetlerin yok olacağı, yerlerini hasletlerin, fazılların alacağı yepyeni bir dünyaya ulaşmanızı istiyor. Herkese dost olmanızı istiyor, herkesi sevmenizi istiyor.

Dikkat edin ki sevgi, hasletlerin ışığında yaşar. Nefret, afetlerin karanlığında yaşar.  Öyleyse gece gündüz gibi birbirinden farklı iki ayrı dünya var bir insan için. Sevmenin hâkim olduğu, pırıl pırıl güneş ışınlarıyla aydınlanmış bir dünya, bir de nefretin hâkim olduğu, karanlıkların üst seviyede bulunduğu bir başka dünya.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım gönül dostlarım, Allahû Tealâ sebepsiz hiçbir şeyi söylemez. “Seviniz.” diyorsa bu, sizi de sevdiğiniz kişileri de mutluluğa götüren bir müstesna olaydır. Nefretle doğan, nefretle büyüyen, aile fertleri arasında nefretin hâkim olduğu insanlar o atmosfer içinde doğarlar, büyürler, nefreti öğrenirler. İşte onu yaşayan, herkese kızgın olan, kırgın olan etrafındaki herkesten nefret eden insanlarla karşılaşacaksınız. Onlar bu dünyanın insanlarıdır. Unutmayın ki; en çok üzerinde durmanız lâzım gelen insanlar onlardır.

 

Sizler bu insanları kurtarmak üzere vazife aldınız bizden. Göreviniz budur. Şu kapkaranlık dünyayı, Allah’ın Mihr Güneşi’nin ışıklarında hem ısıtmanız için hem de pırıl pırıl bir dünya haline getirmeniz için. Görüyorsunuz ki; insanlar bilmiyorlar. İslâm’ın 5 şartıyla cennete gireceklerini düşünüyorlar. Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ eğer nefs tezkiyesini farz kıldıysa, nefs tasfiyesini farz kıldıysa, bütün sahâbe 7 safha 4 teslimi yaşamışlarsa, nefslerinde afetleri sıfırlamayı başarmışlarsa neden bütün devirlerde olmasın ki? İçinde yaşadığımız devrin en önemli hususu, bu devrin hidayet çağı olmasıdır. Unutulan, insanın devreden çıkardığı bir kavram olan hidayeti yaşamak demek; hidayetin 7 safhasını yaşayarak mutluluğu en üst seviyede hayatına geçirmek demektir.

 

Sevgili kardeşlerim, eğer Allahû Tealâ sizin mutlu olmanızı istiyorsa bunun etken alanı başkalarıyla olan ilişkilerinizdir. Eğer insanların size en güzel davranışlarda bulunmalarını istiyorsanız o zaman buna lâyık olmak mecburiyetindesiniz. Kim başkalarına güler yüzle, tatlı dille, en güzel davranış biçimleriyle davranır ve de onlara en güzel biçimde hitap ederse, hedefi onu daha çok sevmek, daha çok sevmek, bunun gölgesinde de daha çok sevilmek, daha çok sevilmek ise… Dikkat edin, sevilme sevme nurunun oluşturduğu gölgede vücuda gelir.

 

Sevgili kardeşlerim, Allah’ı sevdikçe Allah’ın sizi daha çok, daha çok, daha çok sevdiğini göreceksiniz. O’nun sizi daha çok sevmesi demek; sevmesinin arkasından oluşan o duyguyla, sizi mutluluğun zirvesine çıkarmaktır. Allah herkesin daimî zikre ulaşmasını, herkesin iradesini de Allah’a teslim etmesini bunun için istiyor. Dünyadaki en mutlu insanlar onlardır. Çünkü onları rahatsız eden hiçbir husus kalmayacaktır iç dünyalarında. Nefslerinin bütün afetlerinin yok olduğu, iradelerinin de Allah’a teslim olduğu noktada o insanlar mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşarlar.

 

Unutmayın, en mutlu insanlar başkalarını en çok sevenlerdir. En mutsuzlar da en çok nefret edenler. Öyle bir dünyada yaşarlar ki; zaten nefretle doğmuşlardır. Etraflarındaki herkes birbirinden nefret etmektedir. Onlar da o dünyanın sevk-i tabiîsine uyarak onlar da başkalarından nefret ederek hayata başlarlar. İşte o mutluluğu unutmuş, mutluluğu rüyalarında bile göremeyen o insanlara ışık tutacak olan bir dünya sadece sizin dünyanızdır. Her taraf kapkaranlık sevgili kardeşlerim. Her güzel şey unutulmuş. İnsanlar kötülüğün karanlıklarında yollarını arıyorlar. Bir sahil bulmaya çalışıyorlar. Ama karanlıklar, nefsin afetlerinin insana bütün boyutlarıyla hâkim olduğu bir çerçeve içerisinde insanlar mutluluğu yaşayamazlar.

 

Sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ki; arkasında karanlıklar olan bir mağaradan çıkış kapısının anahtarı sevmektir. İnsanları seveceksiniz. O sevginin ışığı altında, sadece sizin hayatınızın değil, başkalarının da etrafınızdaki kişilerin de hayatlarının adım adım daha güzele, daha güzele ulaştığını göreceksiniz.  Mutlu olmak, huzur içinde yaşamak herkesin hakkıdır. Bu hakkın vazifesi ise mutluluğu elde etmektir. Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeden, mürşidine tâbî olmadan; ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmeden o sonsuz mutluluğa, herkesin en büyük istek duyduğu mutluluğa ulaşması mümkün değildir.

 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bütün insanlar için Allah’ın ortaya koyduğu hedef mutluluktur, daha çok mutluluktur, en çok mutluluktur. Sadece bütün insanlardan bunu ister. Bunun için Tevrat’ı indirmiştir, bunun için İncil’i indirmiştir, bunun için Kur’ân-ı Kerim’i indirmiştir. Bu üç mukaddes kitap üç peygambere inen, kâinatın son kitaplarıdır.

 

Sevgili kardeşlerim, biliyorsunuz ki; peygamberlik devri Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sona ermiştir. Öyleyse bundan sonra peygamber olmayacaktır ki; onlara kitap gelebilsin. Olsaydı mutlaka gene onlara mutluluk kitapları verilecekti.

 

Sevgili kardeşlerim, evvelâ Allah’ın sizi ne kadar çok sevdiğini düşünün. İnsan olarak yaratıldınız. Allah indinde kıymetiniz var. İnsan olarak yaratılmanın bilinci olarak Allah’a daha çok lâyık olmanın imkânlarını, fırsatlarını ve bütün hükümlerini aramalısınız, bulmalısınız, hayatınıza tatbik etmelisiniz. O zaman mutluluğun her açıdan sizi sardığını göreceksiniz. İşte o gün yani başka insanlar için yaşamayı kendinize mutlak hedef ittihaz ettiğiniz gün, mutluluğunuz daha üst, daha üst, daha üst boyutlara çıkacaktır.

 

Kim başkasına mutluluk verecek bir şey yaptıysa o aslında kendisini mutlu edecek olan bir şey yapmıştır. Çünkü kim başkasına ne kadar onu mutlu edecek bir davranış sergilerse, hangi ölçüde sergilerse Allahû Tealâ’dan geri alacağı şey onun iki katıdır. Birincisi Allah’ın ona verdiği mutluluk, ikincisi de ruhunun nefsine verdiği inşirah hissi (ferahlık hissi). Etrafında birçok insan olan birisi için herkesi mutlu etmek onlardan aldığı mutluluk sinyalleriyle, hayatını bütün boyutlarıyla mutlu etmek demektir. Neden düşmanlık? Neden kin? Neden nefret ve bütün bunların sonucunda neden mutsuzluk?

 

Allahû Tealâ bir sevgi dünyasında yaşamanızı istiyor. Hayatınızı sevgiyle doldurmanızı ve mutluluğu bu sevginin ışığı ve kanatları altında bütün boyutlarıyla yaşamanızı istiyor. Nefreti bütün boyutlarıyla hayatınızdan çıkarmanızı istiyor. “İyi ama insanlar bana kötülük ediyorlar, ben onlara yapmayacak mıyım?” Aslında bu sualin cevabı pozitiftir. Allahû Tealâ herkese bu hakkı vermiştir. Kim başkasından kötülük görmüşse ona aynı seviyede iade etmek hakkının sahibidir. Allahû Tealâ buna “kısas” diyor. Ama daha sonra, daha sonra, daha sonra nefsinizin afetleri yok oldukça adım adım kısastan vazgeçeceksiniz. Öyle bir noktaya geleceksiniz ki; kim size kötülük etmişse ona bir iyilikle mukabele etmek sizin için vazife haline gelecektir. İkisi bunların birbirinden çok farklı şeylerdir.

 

Nefslerini henüz ıslâh edemeyen insanlar için intikam, nefsin bir afeti olarak mutlaka devreye girecektir. Allahû Tealâ buna cevaz da veriyor, “kısas” diyor adına. Ama sevgili kardeşlerim, Allah’ın emri kısasla bitmiyor. Çünkü Kur’ân’da kötülüğe iyilikle mukabele etmek de farzlar arasında.

 

Öyleyse öyle bir noktaya gelmelisiniz ki; orada sizin için artık nefsinizin afetleri devrede olmamalı. Hangi şekilde gerçekleşebilir? Bir tek şekilde gerçekleşebilir; nefsinizin afetlerini yok ettiğiniz zaman. İşte daimî zikir onun için hedeftir. Daimî zikirden sonra da kişinin iradesini Allah’a teslim etmesi, İlâhî İrade’nin kişiye hükmetmesi. Küllî iradenin kişinin üzerinde hâkimiyet kurması. O zaman o kişinin vücuda getirdiği her olayın arkasında sadece mutluluk yatar.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ hepinizden sadece mutlu olmanızı istiyor. Bütün kitaplar; Tevrat da İncil de Kur’ân da hep aynı hedefe yönelik olarak indirilmiştir: Sizin mutluluğunuz için, herkesin mutluluğu için. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynını yerli yerine oturtmalıyız. Asık suratlı olan insanlara biz yaklaşmalıyız. Onlara neden üzgün olduklarını sormalıyız. Çözüm için onlara yardımcı olmalıyız. Yardım ettiğiniz zaman onlar için söz konusu olan şey mutluluk olacaktır. Onlar için hiç bilinmeyen bir dünyadır mutluluk.

 

İnsanlar nerede doğarlarsa o çevrenin davranış biçimleri içinde büyürler ve hayatlarına bir sürü yanlış, etraflarından gördükleri davranış biçimleri sebebiyle adım adım yerleşir. Bir gün Allah’ı tanıyacaklardır. Allah’ın emirlerini öğreneceklerdir. Bu emirlerin en güzele ulaşmasında onlar herkesle yarış edeceklerdir. Onlar nefslerini Allah’a teslim ettikten sonra dünyadaki en büyük mutluluğu yaşayan insanlar olacaklardır. O, irade teslimidir. Sevgili kardeşlerim, her an Allah’tan emir alan, her an Allah’ın emirlerini yerine getiren, iradesini Allah’ın Kendisine bağladığı bir insan düşünün. İrşad makamına ulaşan herkesin durumu budur. Biz, Kur’ân-ı Kerim’de emredilen standartlardaki mürşidlerden bahsediyoruz.

 

Allahû Tealâ bir insanın irşad makamına gelmesinin aslî unsurunu onun ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmesini esas alarak kararlaştırmıştır. Öyleyse hepiniz ne yapacağınızı biliyorsunuz. Sizin mutluluğunuz sizi bir güneş yapar. Çevrenize ışık veren, onların da sizin gibi davranmalarını icab ettiren bir güzelliği yaşarsınız. Sizden güzel davranışlarınızı insanlar örnek almalılar.

 

Sevgili kardeşlerim, yücelin. Allahû Tealâ’nın dizaynında Allah’ın hedefi budur. Herkesin bu hedeflere ulaşması Allah’ın şiarıdır. Bütün insanlar için geçerli olan Allah için yaşamaktır. Bunun bir başka ifadesi, başkalarını mutlu etmek için yaşamaktır.

 

Allahû Tealâ’nın hepinizi başka insanları mutlu etmek için yaşayanlar kılmasını, o hedefe ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi, vaazımızı inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

 

İmam İskender Ali  M İ H R