TARİHİ: 01.08.2007
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.
Konumuz; İslâm’dan kopanlar.
İslâm bir bütündür. İslâm Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Bu dîn 7 tane safha, 4 tane de teslim gösterir. 7 safhanın 7’si de 4 teslimin 4’ü de İslâm’dan kopmuştur. Yani İslâm tamamıyla yok olmuştur. İslâm’dan geriye sadece İslâm’ın 5 tane şartı kalmıştır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek...
İslâm’dan geriye sadece bu kaldı demekle, bu 5 şart kaldı demekle muhakkak ki; bir büyük bir eksiklik var sözlerimizde. Çünkü İslâm’dan geriye çok geniş kapsamlı, tamamı tamamına yerli yerine oturan bir fıkıh ilmi kalmıştır. Bugün İlahiyat Fakültelerinde fıkıh tahsil edenler, o konuda gerçekten mükemmel bir dîn kültürünün sahibidirler. Çok değerli fıkıh âlimlerimiz var. Hamdediyoruz, şükrediyoruz Allahû Tealâ’ya. O İslâm’ın 5 şartı, artı fıkıh ilminin bütünü... Bundan 14 asır evvel fıkıh ilminde ne varsa bugün de fıkıh ilminde aynı şeyler tüm boyutlarıyla yer almış durumda. Bu bakımdan zamanımızdaki fıkıh âlimlerini tebrik etmek istiyoruz. Gerçekten muhteşem bir dizaynda hepsi ilme tamamen sahipler.
Şimdi madalyonun öbür tarafına bakıyorum. Ne İslâm’ın 5 şartı ne bu mükemmel bir şekilde bilinen fıkıh ilmi, hiç kimseyi cehennemden kurtaramaz. İslâm’ın temelini teşkil eden 7 safha ve 4 tane teslim, artık tamamen unutulmuş. Unutmayalım ki; bu 7 safha ve 4 teslim sadece İslâmiyet’in değil, hristiyanlığın da museviliğin de temelini teşkil eder. Dîn adına ne varsa, ne yaşanmışsa, o devirdeki peygambere ve o devirdeki bütün kavim resûllerine Allahû Tealâ’nın emrettiği şey odur; 7 safha ve 4 tane teslimdir.
İslâm’ın haline baktığımız zaman gerçekten üzülmemek mümkün değil. Ama hristiyanlığın haline baktığımız zaman da aynı şeyi hissediyoruz. Museviliğin haline baktığımız zaman da aynı şeyi hissediyoruz. Çünkü Allahû Tealâ Tevrat’ta da İncil’de de 7 safha ve 4 teslimi yerli yerine oturtmuş. Hepsi farz ve aynı kitaplar, Tevrat da İncil de hem bu farzları içeriyor hem de Hz. Musa ve O’na tâbî olanların, bu 7 safhanın ve 4 teslimin hepsinin yaşadığını söylüyor.
Öyleyse bir adım öteye geçiyoruz, İncil’e bakıyoruz. Orada da 7 safha ve 4 teslim farz. Yetmez, İncil’de de 7 safhanın ve 4 teslimin Hz. İsa ve O’na tâbî olanlar tarafından yaşandığını söylüyor Allahû Tealâ. Tevrat’ta da Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar tarafından yaşandığını söylüyor.
Yani her iki kitap da Kur’ân-ı Kerim’den evvelki her iki mukaddes kitap da -ki muhteva olarak Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir muhtevası- ikisinde de var. Tevrat’ta da; “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” deniyor. İncil’de de; “Bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” deniyor. Hatta eksiğimiz de var; “Hz. İbrâhîm’in” demiyor Allahû Tealâ. “Babanız Hz. İbrâhîm’in hanif dîni.” diyor.
3 esastan bahsediyor:
1- Vahdet; Allah’ın tekliği.
2- Tevhid; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu bir tek toplum.
3- Teslim; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi.
Kur’ân’a ulaştığımız zaman, bunların hepsinin orada var olduğunu görmekle kalmıyoruz. Yani Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ve bütün İslâm âlemine Allah’a ulaşmayı dilemeyi, mürşide tâbiiyeti, ruhun Allah’a ulaştırılmasını, fizik vücudun teslimini, nefsin teslimini, muhlis olmayı ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi farz kılmakla kalmamış. Bu dînin hanif dîni olduğu, Kur’ân-ı Kerim’de açık bir şekilde yer alıyor.
Yetmez, gene Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın Hz. Musa (A.S)’ya verdiği, emrettiği 7 safha ve 4 teslimin Tevrat’ta var olduğu ve Hz. Musa (A.S) ve O’na tâbî olanlar tarafından yaşandığı da yer almış. Gene Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa (A.S) ve O’na tâbî olanların 7 safha ve 4 teslimi yaşadıkları da yer almış. Bunun ötesinde Kur’ân-ı Kerim 7 safha ve 4 teslimi farz kılıyor. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le O’nun sahâbesinin de 7 safha ve 4 teslimi yaşadığı, detaylı olarak anlatılıyor.
Öyleyse şimdi, içinde bulunduğumuz ortama bakıyoruz. 7 safha mı dediniz? Bir tanesi bile yok. Allah’a ulaşmayı dilemek bile yok ki; mürşide tâbiiyet var olsun, ruhun Allah’a ulaştırılması var olsun, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi, iradenin teslimi var olsun. Korkunç bir facia bu. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e hepsini koymuş. “Sizin dîniniz Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Bu dîn Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar.” diyor.
Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmış. Sonra 3 peygamber zamanında da bunun yaşandığını onların ve onlara tâbî olanlar tarafından bunun, Allah’a ulaşmayı dilemenin yaşandığını yazmış.
Sonra mürşide tâbiiyetin farziyetini yazmış, muhtevasını yazmış. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in ve O’nun sahâbesinin, Hz. Musa (A.S)’ın ve O’na bağlı olanların, Hz. İsa (A.S)’nın ve O’na bağlı olanların onlara tâbî olduğunu yazmış. 3 kitapta da var olan şeyler, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi birlikte yazılmış.
Hz. Musa (A.S) ve O’na tâbî olanların da ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları, Hz. İsa (A.S) ve O’na tâbî olanların da ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve O’na tâbî olanların da ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları kesin olarak yer almış. Hem farziyeti hem de o farziyetin kendisine verildiği Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve O’nun sahâbesinin ve aynı zamanda ondan önceki peygamber olan Hz. İsa (A.S) ve O’na tâbî olanların, ondan daha evvelki peygamber olan Hz. Musa (A.S) ve O’na tâbî olanların, hepsinin ruhlarını Allah’a teslim ettikleri ifade buyrulmuş.
Aynı minval üzere Tevrat’da da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de hepsinin nefslerini Allah’a teslim ettikleri, bunun üzerlerine 3 kitapta da farz kılındığı anlatılmış.
Sonra hepsinin muhlis oldukları ve muhlis olmanın da üzerlerine farz kılındığı anlatılmış.
Kur’ân-ı Kerim’den bahsediyoruz. Kur’ân-ı Kerim, 3 dînin mensuplarının da bunları gerçekleştirdiğini, 3 kitaplı dînin sahiplerine de bunların farz kılındığını söylüyor. Ve neticede Hz. Musa (A.S) ve O’na tâbî olanlar da Hz. İsa (A.S) ve O’na tâbî olanlar da Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olanlar da iradelerini Allah’a teslim etmişler ve Allah’ın irşad makamındaki kulları olmuşlar.
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bu İslâm’ın 7 safhası bütün dînlerde yer alır, Kur’ân’da da yer alır.
İşte:
• Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayarak,
• Mürşide tâbiiyet,
• Ruhun Allah’a ulaşması,
• Fizik vücudun teslimi,
• Nefsin teslimi,
• Muhlis olmak ve
• İradenin teslimi Kur’ân-ı Kerim’de detayları ile yer almasına ve farz olmasına rağmen, İslâm’ın bugünkü 5 şartında bunların hepsi yok olmuştur, mevcut değildir.
Konunun İslâm’dan şeytanın koparttıklarını dikkate aldığımızda, en acıklı yanı; İslâm’ın elinde kalan İslâm’ın 5 şartının insanları cennete ulaştırması mümkün olmadığı halde dîn adamları bunun yeterli olduğu iddiasındalar. Korkunç bir gaflet. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek; İslâm’ın 5 şartı. Şimdi soruyoruz: Bu İslâm’ın 5 şartı arasında Allah’a ulaşmayı dilemek var mı? Yok. Yoksa o zaman yok. Hiçbir şey yok. Cehennemden kurtulmak yok. Allah’ın sevgisine ulaşmak yok. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek yok. Ha, bunların hepsi farz.
Biz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra 2 asra yakın bir süre daha İslâm’ı yaşamışız. Sahâbeden sonra tâbiîn gelmiş. Önce sahâbe yaşamış İslâm hayatını. Sonra tâbiîn yaşamışlar. Sonra tebe-i tâbiîn de yaşamış. Bunların normal standartlarda 60’şar yıl yaşadığını düşünsek, neticede 180-200 yıllık bir devreye geliyor. Ne yazık ki; bu devreden sonra âlimler birbirleriyle tartışmaya başlamışlar. Şeytan, insanları öyle bir tuzağa düşürmüş ki; sadece inanç meseleleri tartışılmaya başlanmış. Ve de adım adım yavrulamış bu iş. Mezhepler çıkmış ortaya. Mezheplerde dînin farklılaştırıldığını görüyoruz. Zaten sonuca ulaştığımız zaman, İslâm dîninin muhtevasında bulunan bugünkü standartlara bakıyoruz; alevilik-sünnilik diye bir olay var. Kur’ân-ı Kerim’de var mı böyle bir ayırım? Asla. Alevilik-sünnilik diye bir ayırım Kur’ân-ı Kerim’de mevcut değil. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaşadığı İslâm, ne sünnilikte yaşanıyor, ne alevilikte yaşanıyor. Böylece dînde evvelâ sünnilik ve şiîlik diye 2’ye ayırmışız konuyu. Sünniliği kendi aralarında parçalara bölmüşüz. Hanefiliği yani sünniliği; Hanefi, Hambeli, Şafi, Maliki diye 4 mezhebe ayırmışız. Şiîliği de kendi arasında parçalamışız. Normal şiî standartlarında yaşayanlar var. Bir de onun daha ötesine geçenler var.
Niçin sünnilik ve şiîlik? Niçin sünnilik kendi arasında 4 tane mezhebe ayrılıyor? Allahû Tealâ bize bunun hesabını sormayacak mı? “Sizin peygamberiniz zamanında sünnilik-şiîlik diye bir ayrım var mıydı?” demeyecek mi? “Sünnilik diye ayrım yaptıktan sonra Hanefi-Hambeli-Şafi-Maliki diye ayrı ayrı gruplara ayrılmanız… Bunu size kim emretti?” diyecek Allahû Tealâ.
Biz, Allah’ın bize verdiği o ni’meti, Kur’ân’ı devre dışı bırakmışız. Bir söz yayılmış etrafa: “Kur’ân’ı okumayın, haa! Kur’ân’ı kendi aranızda tartışmaya kalkmayın, haa! Kur’ân’ın açıklamasını yapmaya kalkmayın, haa! Öyle yaparsanız çarpılırsınız. Kur’ân’ın okuyucuları var. Onlar üstatlarından öğrenirler Kur’ân’ın nasıl okunacağını ve onlar okurlar Kur’ân’ı.” Ve Kur’ân için cüz keseleri yapmışlar, Kur’ân’ı onun içine koymuşlar, duvara asmışlar.
14 asır sonra biz o Kur’ân’ın içini Allahû Tealâ bize öğrettiği için ve sizlere o içeriği, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında yaşanan gerçek İslâm’ı, o 7 safha ve 4 teslimden ibaret olan gerçek İslâm’ı Allahû Tealâ bize öğretti, biz de sizlere öğrettik. Eğer Allahû Tealâ bize öğretmeseydi, öğretseydi de size anlatma emri verilmeseydi, her hâlükârda sizler İslâm’ın 5 şartında yok olacaktınız, sevgili kardeşlerim! Gideceğiniz yer cehennem olacaktı.
Hepimiz beraberce Allahû Tealâ’ya çok hamdedelim, şükredelim ki; Allahû Tealâ hepimize, o bize verdiği ilimle cenneti hedef göstermiş.
Dîn adamları, bugün üniversitelerde İlahiyat tahsili görenler, onlardan samimi olanlar aramıza katıldıkları zaman diyorlar ki: “Bizim okullarda okuduklarımızın hiç kimseyi cehennemden kurtaramayacağını neden sonra anladık. Sizin söylediklerinizin Allah tarafından size öğretildiği kesin. Çünkü sizin anlattıklarınızı bu devirde hiç kimsenin bilmesi mümkün değil. Ne tarikat mensupları biliyor, ne şeriat mensupları.”
Ama tarikat mensupları detayları bilmeseler de âyetleri tam olarak bilmeseler de en azından aralarında yaşayanlar var. Hamdediyoruz ve şükrediyoruz, 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlar var. Tarikatın temel hedefi, ruhu mutlaka Allah’a ulaştırmaktır. Ötesi, fizik vücudu, nefsi, iradeyi Allah’a teslimdir. Ama onlardan çok haberdar değiller.
Her hâlükârda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bugüne kadar bir Kur’ân kültürü devam etmiş mi? Evet, tarikat mensupları eli ile devam etmiş. Onlar kendi aralarında gruplara ayrılmışlar ama bu, fırkalara ayrılmak istikametinde bir muhteva taşımaz. Çünkü tarikatların gerçek anlamda yaşandığı İslâmî muhtevaya baktığımız zaman hepsinde ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a tesliminin dillerde dolaştığını görürüz. Tatbikatta birçok tarikatta bunun büyük ölçüde gerçekleşemediğini görüyoruz. Bazılarında da daha çok gerçekleştiğini görüyoruz. Ama neticede konunun tamamına Kur’ân liderliğinde, Kur’ân standartları içerisinde yaklaştıkları tespit edilemedi. Fakat şurası kesin ki; Osmanlı’yı 600 yıl dünya hâkimiyetinde tutan şey, tasavvuftur. Yani Kur’ân’ın bütünüdür. Tasavvuf, Kur’ân’ın bütünüdür.
Öyleyse orada Allah’a ulaşmayı dilemek var. Bugün yok. Orada mürşid var. İslâm’ın 5 şartında yok. Orada mürşide tâbiiyet var. Bu sebeple ruhun Allah’a teslimi var. Allah’ın garantisinde olan bir başlangıç evresi. 28 basamağın 21’ini içeriyor. Hatta Allah’ın Zat’ında yok olmayı da sayarsak 22’sini içeriyor.
Herşeyi bir tarafa bıraktık; tek başına Allah’a ulaşmayı dilemek unutulmuş. Bunun unutulması, daha sonraki adımların atılmasını zaten imkânsız hale getiriyor. Bu İslâm’ın giriş kapısı. Eğer bir insan Allah’a ulaşmayı dilemezse İslâm olması hiçbir şekilde mümkün olamaz. O her ne kadar nüfus kâğıdında İslâm yazan birisiyse de kendi yapısı itibariyle Allah ile hiçbir anlamda ilişkisi yoktur.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insanın hangi ilişkisinden bahsedilebilir ki? Böyle bir insan takva sahibi değildir. Rûm Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
“Munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a yönel ve Allah’a karşı takva sahibi ol.”
“Allah’a ulaşmayı dilediğin takdirde takva sahibi olursun.” diyor. “Ve namaz kıl ve müşriklerden olma.” Allahû Tealâ: “Allah’a ulaşmayı dilemezsen müşriksin yani gizli şirktesin.” diyor.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. O Allah’a ulaşmayı dileyen bir tek fırkanın dışındaki bütün fırkalar, 72 fırkanın hepsinin gideceği yer ne yazık ki cehennemdir.
30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek ya da dilememek.
Allahû Tealâ: “Onlar dînlerinde fırkalara ayrılmıştır. Herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.” diyor. Bu insanlar şirkte olanlar. Bu insanlar takva sahibi olmayanlar, takvadan nasibini alamamış olanlar.
Sonra bunlar mü'min değiller. Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimseyi Allahû Tealâ hak mü'min olarak kabul etmiyor. Âyet- i kerimede açık. Sebe Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
“Kıyâmet günü şeytan, insanları tuzağına düşürdü. Mü'minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.” diyor.
Ne gördük? Bütün fırkalar; Rûm Suresi 31 ve 32. âyet-i kerimede de var, Sebe Suresi 20. âyet-i kerimede de var. Ne gördük? Tek bir fırka; Rûm Suresi 31 ve 32. âyet-i kerimede de var, Sebe Suresi 20. âyet-i kerimede de var. Birinde ‘takva sahibi olanlar ve olmayanlar’ diye ayrım yapılmış. İkincisinde ‘kâfirler ve mü'minler’ diye ayrım yapılmış. Bütün fırkalar, mü'min olmayanlar; tek fırka, Allah’a ulaşmayı dileyenler mü'minler.
O zaman bakıyoruz ki; Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan aynı zamanda küfür standartlarında kalıyor. İslâm’ın bütünü yok olmuş. Bakıyoruz, Allahû Tealâ’nın İslâm’dan muradı ne? İslâm’dan muradı ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi. Hiçbirisi yok. Hem zikir farz hem çok zikir farz hem de daimî zikir farz. Kur’ân-ı Kerim’deki zikir, bugünkü İslâm tatbikatında mevcut değil. İslâm’ın 5 şartı arasında zikir yok. Farz değil mi?
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“Allah’ın ismi ile zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a ulaş.”
Farz mı? İşte Kur’ân-ı Kerim’de açıkça emir olarak geçmiş. Hüküm aynen öyle. Farz. Ama zikir, İslâm’ın 5 şartı arasında yok.
Sonra çok zikir farz mı? Günün yarısından daha fazla zikir; evet. Allahû Tealâ Ahzâb Suresinde diyor ki:
33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.
“Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle zikredin.”
Daha ötede daimî zikir var mı? O da farz mı? Elbette farz.
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
Allahû Tealâ: “fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken hep Allah’ı zikredin.” diyor.
Öyleyse 3’ü de farz. Günün yarısından daha az zikir, günün yarısından daha fazla zikir ve daimî zikir farz. Ama farzların arasında yok.
Bu son derece önemli bir kavram olduğu için, zikir olmazsa nefs tezkiyesinin yapılması mümkün olmadığı için, zikir olmazsa hiç kimsenin 1. gök katından öteye, hiç kimsenin 1. kat cennetten öteye geçmesinin mümkün olmaması söz konusu. O kişi Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde... Kaldı ki; Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey, İslâm’ın 5 şartının içinde mevcut değil.
Öyleyse zikir de farz, çok zikir de farz, daimî zikir de farz. Ve İslâm’dan zikir kopmuş. İslâm’ın 5 şartını yaşıyoruz diye, İslâm’ı gerçek anlamda yaşadıklarını zannediyor insanlar. Ramazanda oruç tutuyorlar. Diyorlar ki: “Biz namaz kılarız, oruç tutarız, zekât veririz, hacca gideriz, kelime-i şahadet de getiriyoruz. İşte biz o kurtuluşa ulaşanlardanız.”
“Hadîs-i şerif şu değil mi?” diye soruyorlar bize:
Bir bedevî gidiyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyor:
Öyleyse söyleyecek bir söz kalıyor mu? İslâm’ı, insanlar aslî unsurları devreden çıkararak mahvetmişler.
İşte bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesi. Yani öyle bir husus cereyan etmiş ki; Allah’ın insanları cehennemden kurtaracak olan ne kadar hükmü varsa hepsi devre dışı bırakılmış. Ve şeytan herşeyi birden devreden çıkarmamış, İslâm’ın 5 şartını bırakmış. “Bunları yaparlarsa nasılsa kimsenin cennete girmesi mümkün değil. Bunları ben usûl haline getireyim.” demiş ve de insanlara bunu kabul ettirmiş.
O devirde şeytan neyi yapıp başarmışsa, bu devirde biz, onun tam tersini başaracak olanız. Tüm insanlara İslâm’ın 5 şartının ötesinde bir 6. şartın; “Allah’a ulaşmayı dilemenin”, bir 7. şartın; “zikrin” Allah’ın olmazsa olmaz şartı olarak, İslâm’ı Kur’ân-ı Kerim’deki 7’li çerçevenin içersinde mütâlea etmesini sağlayacağız.
Kur’ân-ı Kerim, bir 7’li sistemle oluşur. Allah’ın yaratma stratejisi 7’li bir rakamdır. Dünyayı 7 katmanla yaratmıştır. 7 kat göklerden bahsediyor. 7 kat cennet, 7 kat cehennemden bahsediyor. Allah’a doğru yaptığınız yolculuk, 7 tane gök katını aşarak ulaşılacak olan bir yolculuktur. Her ulaştığınız yerde farklı bir dizayn görürsünüz.
Sevgili kardeşlerim! Allah ile olan ilişkilerinizde insanların size öğrettikleri sakın sizin için yeterli zannedilmesin. Kur’ân’a bakın. Kur’ân bir furkandır. Kur’ân, yapmamız lâzımgelen herşeyi, bütün muhtevası ile gözlerimizin önüne seren Allah’ın bu kâinattaki en değerli kitabıdır. Neden öyle? Çünkü bir harfine dahi dokunulmadan bugüne ulaşmış.
Ama bu bapta mütâlea ettiğiniz zaman olaylar dizisini, bizim Allah’a ne kadar çok hamdetmemiz, şükretmemiz lâzımgeldiği noktasına da ulaşacaksınız. Eğer Allahû Tealâ bunları bize öğretmeseydi, Allah’a ulaşmayı dilemeyi âyetleri ile öğretmeseydi ve gene Kur’ân-ı Kerim, bundan 14 asır evvel bütün sahâbenin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le o 7 safha ve 4 teslimi yaşadığını Allahû Tealâ bize öğretmeseydi, biz de sizlere öğretmeseydik halimiz ne olurdu sevgili kardeşlerim?
Herşey Kur’ân’dan koparılmış. İnsanları cennet saadetine ve dünya saadetine ulaştırabilecek olan herşey. Ama söylediğimiz gibi, Kur’ân ahkâmı içinde bugün İlahiyat Fakültelerinden mezun olanların muhtevasında bulunan en sağlam ilim; o, şeriattır. Oradan şeriat öğrenerek çıkıyorlar.
Orada şeriatın standartları içinde, özellikle âlimlerimizin hükümran olduğu bir saha var: Fıkıh ilmi. Gerçekten üstün seviyede fıkıhçılar yetiştirmeyi başarmışız. Bu da Allah’ın indinde bir başarıdır. Şeytanın insanlara unutturduğu, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan ilimler, şeytan tarafından devreden çıkarılmış. Ama o, kurtuluşa ulaştırmak sadedinde bir hükmü olmayan bir konu. O, âlimlerimizin başarıyla bugüne kadar getirdikleri bir ilim dalı olarak başarısını hâlâ muhafaza ediyor. Âlimler bu istikamette gerçekten üstün bir fıkıh ilminin sahibi olarak görevlerini sürdürüyorlar.
İslâm’dan kopanlar” isimli konumuz burada tamamlanıyor.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi burada tamamlıyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



