}
Ramazan Sohbetleri - Allah'a Kul Olmak (02.10.2007) 02.10.2007
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111603

SOHBETİN ADI: RAMAZAN SOHBETİ ALLAH’A KUL OLMAK
TARİHİ: 02.10.2007


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrolsun ki; bir defa daha Allah'ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: Allah'a kul olmak.

Kur’ân’daki safhalar hep 7 safha olarak teşekkül ediyor. Abd olmak da kul olmak da aynı standartlarda. Allahû Tealâ diyor ki:

51/ZÂRİYÂT 56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.

Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.


“Biz insanları ve cinleri başka birşey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.” diyor. Ve kul olmak da 7 safhadan oluşuyor:

1. kulluk: Allah'a ulaşmayı dilemek.
2. kulluk: Mürşide tâbiiyet.
3. kulluk: Ruhu Allah'a ulaştırmak.
4. kulluk: Fizik vücudu teslim etmek.
5. kulluk: Nefsi teslim etmek.
6. kulluk: Muhlis olmak.
7. kulluk: İradeyi Allah'a teslim ederek irşad makamına tayin olmak.

Öyleyse hiç kimse Allah'a ulaşmayı dilemeden,  Allah’a kul olamaz. Herkes birşeyler söyler. “Biz de Allah'ın kuluyuz.” derler. Ama aslında bu bir boş laftır. Allah'ın kulu olabilmek için mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek lâzım. Dilemeyenler ne yazık ki, şeytanın kuludurlar. Allahû Tealâ sahâbenin nasıl kul olduğunu söylüyor.  Zumer Suresinin 17. âyeti kerimesinde diyor ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar (sahâbe için) şeytana kul idiler (taguta kul idiler). Sonra Allah'a yöneldiler, Allah'a ulaşmayı dilediler. Ve Allah'a kul oldular. Kullarımı müjdele!” diyor Allahû Tealâ. Ve açık bir şekilde Allahû Tealâ’nın sözü: “Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele!” Dizayn açık ve kesin. Allah'a mülâki olmayı dilemiş sahâbe.

Kişi ne olur dilemezse? Dilemezse bir defa bu âyet-i kerimede görüldüğü gibi Allah'ın kulu değil, tagutun kulu olur. Ömür boyunca tagutun kulu olarak kalır. Hiç kimse başlangıçta Allah'ın kulu değildir. Herkes tagutun kuludur. Allah'ın kulu olabilmek için bir temel şart vardır; Allah'a mülâki olmayı dilemek!

• Dilemezse ne olur? Dilemezse, tagutun kulu olarak kalır.
• Dilemezse ne olur? Takva sahibi olamaz.
• Dilemezse ne olur? Gizli şirkin içinde kalır, şirktedir.
• Dilemezse ne olur? Küfürdedir.
• Dilemezse ne olur? Hidayette olmaz.
• Dilemezse ne olur? Hüsranda olur.

Bunların hepsi ayrı ayrı âyetlerle dizayn edilmiş. Öyleyse bir insanın şeytanın kuluyken,  Allah'ın kulu olabilmesi ve “Biz insanları başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.” âyet-i kerimesinin gerçek anlamda anlaşılabilmesi bu hükme bağlıdır. Kişi, Allah'a mülâki olmayı dileyecek. Ve böylece “Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele!” sözü gerçekleşecek.

Kişi Allah'a ulaşmayı dileyince, Allah'ın kulu olur. Sonra ne olur? Allah onun üzerinde tesirlere başlar. Onun irşad makamına pozitif olarak bakmayan gözlerini, irşad makamını idrak edecek, anlayacak noktaya getirir. Görme hassasını da. İşitme hassasını ve kulaklarını irşad makamının sözlerini değerlendirebilecek olan, anlayabilecek olan bir seviyeye getirir. O kişinin kalbini irşad makamını idrak edecek olan bir hüviyete sokar. Öyleyse Allahû Tealâ kişiyi bir şeylere hazırlıyor. Neye hazırlıyor? Mürşide tâbiiyete hazırlıyor. Ve de göğsünü yarar, göğsünden kalbine bir yol açar. Allah o kişinin göğsünü yarıyor. “Onların göğsünü yararız ve teslime açarız.” diyor Allahû Tealâ.

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


Bundan sonra ne oluyor?  Kişinin kalbine %2 rahmet nuru giriyor. Sonra kişi mürşidine tâbî oluyor. Tâbî olduğu zaman burası 2. kulluğa ulaşmak demektir. Ne oluyor bir kişi mürşide tâbî olduğu zaman? Allah onun başının üzerine devrin imamının ruhunu getiriyor. Başının üzerine bir ruh geliyor, devrin imamının ruhu. Ve Ne zaman? Kişi mürşidine tâbî olduğu zaman. Mu’min Suresi 15 âyet-i kerime diyor ki Allahû Tealâ:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Refîud derecâti zul arşi:
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah,
yulkır rûha min emrihî: emrinden bir ruh ilka eder, ulaştırır.
emrihî alâ men yeşâu: dilediği kişinin üzerine,
min ıbâdihî: kullarından.”

Ne olmuş kişi? Allah'a kul olmuş artık, 1. kulluğu yaşamış. “Kullarından dilediği kişinin üzerine getirir.” diyor. Herhangi bir kişinin üzerine getirmez. O kişi Allah'a ulaşmayı dilemiş, Allah'a kul olmuştur. Ondan sonra mürşidine ulaşmıştır. Mürşidinin önünde diz çökmüş, el öpmüş ve tövbe etmiştir.

“Li yunzire yevmet telâk: Allah'a mülâki olma günü. “Yevm’et talâk.” Talâk kelimesi, ilka kelimesi, mülâki olma kelimesi aynı kökten gelir. Yevm’et talâk: Allah'a mülâki olma günü  (yani ruhun vücuttan ayrıldıktan sonra 7 tane gök katını geçmesi ve Allah'ın Zat’ına ulaşarak O’na teslim olması.)

• İlk %7 fazl birikiminde o kişi, Nefs-i Emmare’dedir. Ve zemin kattan 1. kata kadar yükselmiştir.
• İkinci %7 de Nefs-i Levvame’dedir. Levm etmektedir, nefsini. Emirlerini yerine getirmediği için nefsi. Ve 2. gök katındadır, ruh.
• Üçüncü defa %7 nur birikimi (fazl birikimi) Nefs-i Mülhime’dedir. Allah o kişiye “takvasını da fücurunu da ilham ettiğini” söylüyor.

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


• Üçüncü defa %7 nur birikimi. Başlangıçta %2 rahmet nuru girmişti kalbe. Şimdi dördüncü defa %7 nur birikimi bu kişi, Nefs-i Mutmainne’dedir. Doyuma ulaşmıştır.
• Beşinci defa %7 nur birikimi, Allah’tan razı olmuştur. Nefs-i Radiye.
• Altıncı defa %7 nur birikimi. Nefs-i Mardiyye.  Allah’ta ondan razı olmuştur. Radiye 5. katın, Mardiyye 6. katın işaretini verir.
• Ve Tezkiye. Nefsin kalbinde 7 defa %7, %49 fazl birikimi oluşmuştur. Başlangıçtaki %2 rahmet birikimiyle o kişinin nefsinin kalbi, %50’den fazla nurlarla kaplanmıştır. Bu kaplanma statüsü içerisinde kişi hidayete ermiştir.

Ruhu (vücudundan ayrılan ruhu) 7 tane gök katını aşarak Allah’a ulaşmıştır. Allah’ın Zat'ında bu ruh yok olur. Allah’ın Zat'ında yok olduğu zaman kişi fenâfillah olur. Allah'ın içinde, Allah’ın Zat'ında fani olur, kişinin ruhu. Yani Allahû Tealâ’nın emri yerine gelmiştir. “İrciî ilâ rabbiki: Rabbine rücu et, geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş!” emri yerine gelmiştir. Fecr Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyetlerinde Allahû Tealâ bunu söylüyor:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.


“Ey Mutmain olan nefs! (4. kademedeki nefs.)” diyor. Ondan sonra da ruha sesleniyor: “Ey ruh!”

“İrciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön!
râdıyeten mardıyyeh: Allah’tan razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanarak,
fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî:  Kullarımın arasına gir ve cennetime gir.”

Nefse, ruha ve fizik vücuda seslenme ve 2. kulluğun sonuçlanması. Kişinin ruhu Allah'ın Zat'ına ulaşıyor ve kişi 2. kullukta. Burada Allah'a ulaşmayı dilediği zaman bu kişi, 1. kat cennetin sahibidir. Mürşidine ulaşıp tâbî olduğu zaman 2. kat cennetin sahibidir. 7 tane gök katını aşıp da Allah'ın Zat'ına (zikir hücrelerindeki görevini tamamladıktan sonra) ulaşan ruh, bu ulaşmayı tamamladığında Allah'ın Zat'ında ifna olduğu zaman, fani olduğu zaman kişi 3.  kat cennetin sahibi olur. Nefsinin kalbi %51 nurla bezenmiştir. Ruhu da Allah'a ulaşmıştır. O zaman 3. kulluk oluşur. Allahû Tealâ Fecr 27, 28, 29, 30’da:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.


Üç vücut için de Allahû Tealâ’nın açıklaması var. “Ey nefs! Sen Allah’tan razı ol. Allah'ın rızasını kazan ve Allah'a ulaş.”diyor. (Allah'a ulaş emri ruha ait.) Nefse verdiği emir:  “Allah’tan razı ol. Allah'ın rızasını kazan ve Allah'a ruhunun ulaşmasını temin et.” Ruha diyor ki: “Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş!”

İşte tezkiye kademesinde ruh Allah'a geri dönmüştür. Nefsin kalbi 7 defa %7, %49 nur birikimini, fazl birikimini gerçekleştirmiştir. Başlangıçta aldığı %2 rahmet nuruyla beraber nefsin kalbindeki nurlar %50’yi aşmıştır. Bu, ruhun Allah'a ulaşması için ana sebeptir. Mutlaka nefsin kalbindeki nurlar karanlıklardan, afetlerden öteye geçmek zorundadır. Bunu gerçekleştiren herkes için mutlaka vuslat söz konusudur. Ruhun Allah'a ulaştırılması söz konusudur. Ve ruhunu Allah'a ulaştıran kişi 3. kulluğun sahibidir. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki: “Ve kullarımın arasına gir! Hangi kullarımın? Allah'a ermiş olan kullarımın.” Burası 3.  kademeyi ifade eder. Ruh Allah'a ulaşmış, Allah'ın Zat'ında yok olmuştur ve fizik vücut Allah'ın kullarının arasına girmiştir. 4. kulluk fizik vücudun teslimiyle gerçekleşen bir olaydır.
Fâtır Suresinin 28. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

35/FÂTIR 28: Ve minen nâsi ved devâbbi vel en’âmi muhtelifun elvânuhu kezâlik(kezâlike), innemâ yahşâllâhe min ibâdihil ulemâu, innallâhe azîzun gafûr(gafûrun).

Ve bunun gibi insanlardan, davarlardan, yürüyen hayvanlardan da çeşitli renkte olanlar vardır. Ancak kullarından ulema (âlimler), Allah’a karşı huşû duyar. Muhakkak ki Allah; Azîz’dir (üstün, yüce), Gafûr’dur (mağfiret eden).


“Kezâlike:
İşte bunun böylece
ve minen nâsi: insanlardan,
ved devâbbi: davarlardan,
vel en’âmi: yürüyen hayvanlardan,
muhtelifun: çeşitli
elvânuhu: renkler vardır.”

“İnsanlardan, davarlardan ve hayvanlardan (yürüyen hayvanlardan) çeşitli renkte olanlar vardır.” diyor Allahû Tealâ.

“İnnemâ yahşâllâhe min  ibadihil ulemâu.”

“İnnema: Ancak
Yaşâllâhe: Allah’a karşı huşû duyar.
min ibadihil: kullarından
ulemâu: ulema olanlar, âlimler Allah’a karşı huşû duyar.
innellâhe azizun gafûr(gafûrun): Allah azîzdir, gafûrdur.”
 
Allahû Tealâ’nın kişiyi âlim mertebesine ulaştırdığı nokta fizik vücudun teslimidir. Fizik vücudun teslimi bir dik yokuştur. Ve o dik yokuşu aşana kadar kişi çok büyük gayret sarfeder. Gerçekten başlangıçtaki üç kademe:

• Allah'a ulaşmayı dilemek.
• Mürşide tâbiiyet.
• Ve ruhu Allah'a ulaştırmak, hiç kimse için zor olamaz.

Burada çok açık bir şekilde, herkes konunun en kolay şekilde dizaynını gerçekleştirir. Çünkü bunu sağlayan, (yani insan ruhunun hayattayken Allah'a ulaşmasını sağlayan) bizatihi Allah’tır. Allah gerçekleştirir. Kişi sadece talep eder: “Yarabbi ben ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum.” der. Geri kalanı Allah'a aittir. Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır. Yani Allahû Tealâ bunu garanti ettiği için iş son derece kolay gerçekleşir. Nasıl garanti etmiş? Açık bir şekilde diyor ki: “Kim Bana mülâki olmayı dilerse, (münîb olmayı dilerse) Ben onu Kendime ulaştırırım.” diyor Allahû Tealâ.

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah'a mülâki olmayı dilerse, onu Kendisine ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ. Münîb olursa, Allah'a yönelirse, Allah'a ulaşmayı dilerse, onu Kendisine ulaştırır.

Öyleyse kişi bedavadan dilediği taktirde mutlaka Allah onu Kendisine ulaştırır. Ama fizik vücudun teslimi için Allahû Tealâ böyle bir söz vermemiştir. Ve kişi ruhunu Allah'a ulaştırdığı zaman 3. kulluğa ulaşır. Ama fizik vücudun teslimi gerçekten zor bir olaydır. Bu, dik yokuşu tırmanan kişi yaklaşık üç saatlik zikrini, 18 saate çıkarmak mecburiyetindedir. Altı kat arttırmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek herkesin kârı değildir. Zaten Allah'ın kişinin kalp yapısına bakarak ona yardım oranı da değişik boyutlarda oluşacaktır. Ve böylece kişinin gayreti öyle bir güne ulaşacaktır ki, kişi günün yarısından daha fazla zikredecektir.
 
O zaman bu kişi yeni bir safhaya ulaşır. Bu safhada o kişi günün yarısından daha fazla zikreden ve pozitif zühdün sahibi olan birisi olur. Zühd sahibi olur. Bu 12 saati geçince kişi zahid olur. Günün yarısından daha fazla zikreden herkes zühd makamının sahibidir. Ama bu fizik vücudu Allah'a teslim etmez. Fizik vücudun teslimi için bir o kadar daha yol alması lâzım kişinin. Yani ruhunu Allah'a ulaştırdıktan sonra geçen süre içerisinde aldığı yolun bir mislini daha alması lâzım. 12 saati aştığı zaman bu kişi, zahid olmuştur. Bir 6 saati daha gerçekleştirdiği takdirde ancak o zaman fizik vücudunu Allah'a teslim edebilir.

Bu sebeple bu kişi ilmi öğrenen birisidir. Bunun için Allahû Tealâ: “Âlim” diyor bu noktaya ulaşan kişiye. Büyük gayretlerin, ilim öğrenmenin… Bir taraftan gayret ederken, bir taraftan da kişi sohbetlere devam eder. Kur’ân-ı Kerim’i sohbetlerin ışığında inceler. Adım adım kalbine Kur’ân-ı Kerim yerleşir. Ve Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde o kulluğun ötesi mutlaka bu noktaya götürüyor kişiyi. Evvelâ zahid oluyor. Sonra da fizik vücudunu Allah'a teslim ediyor. Fizik vücudunu Allah'a teslim eden kişi muhsindir. Muhsin olmak bu şerefe ermeyi ifade eder. Fizik vücudun Allah'a teslim edildiğini ifade eder. Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 125. Âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

4/NİSÂ 125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun:
O kişi ki; vechini, (fizik vücudunu) Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha muhsin kim vardır?” diyor Allahû Tealâ. Muhsin olmak 4. kulluğu ifade ediyor.

Ondan sonra kişi daimî zikrin sahibi olacaktır, ulûl’elbab olacaktır. Ve kişinin bu muhtevada nefsini teslim ettiği zaman şükrü artacaktır. Ve yeni bir kulluk seviyesine yükselecektir kişi. Bu daimî zikre ulaşan ve bu sebeple Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükreden birisini ifade eder. Neden? Kişi çünkü daimî zikre ulaşmıştır. Her an Allah’la konuşabilmek imkânının sahibidir. Artık herşeyi tezekkür etmek, Allah ile konuşmak imkânının sahibi olan bu kişi, her konuşmasında mutlaka Allahû Tealâ’ya şükreder, hamdeder. Allahû Tealâ onu bu şerefe lâyık gördüğü için. İşte İsrâ Suresinin 3. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

17/İSRÂ 3: Zurriyyete men hamelnâ mea nûh(nûhin), innehu kâne abden şekûrâ(şekûran).

(Ey) Nuh (A.S) ile beraber taşıdıklarımızın zürriyyeti (onların soyundan olanlar)! Muhakkak ki O (Nuh A.S), çok şükreden bir kul idi.


“Zurriyyete men hamelnâ:
O’nun taşıdığı kişilerden zürriyyeti (yani onların soyundan olanlara)
mea nûh(nûhin): Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın (yani onların soyundan olanlar, onlar da Nuh ile birlikte Nuh’un gemisine taşınanlardır.)
innehu kâne abden şekûrâ(şekûren): muhakkak ki O, Allah’a çok şükreden bir kul idi.” diyor Allahû Tealâ.

Hz. Nuh (A.S) daimî zikrin sahibi olduğu zaman Allah'a sonsuz hamd ve şükürde bulunmuştur. Onunla beraber onun gemisinde olanlar da o şükrün içindeydiler. Onlar da çok şükrettiler. Burası ulûl'elbab makamıdır. Kimdir ulûl'elbab? Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


“Yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim:
Onlar ki, ulûl'elbabdır. Onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de
kıyâmen: ayaktayken
kuûden: otururken
ve alâ cunûbihi: ve yan üstü yatarken hep Allah’ı zikrederler.” diyor.

Daimî zikir üzerimize farz kılınmış. Ve bu zikre ulaşabilenler Allahû Tealâ’nın öyle kulları ki; onlar, ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrediyorlar. Bunların 7 özelliği var:

1. özellikleri daimî zikrin sahipleri.
2. özellikleri bu sebeple nefslerinin kalbinde afet kalmaması.

Öyleyse nefsin kalbinde afet kalmaması önemli mi? Çok önemli. Çünkü ancak bu takdirde Allahû Tealâ o kişinin kalp gözünü açar ve kalp kulağını açar. O kişi bu noktada Allah ile bir sağlam dizayn içine girer. Allah'ın muhlis kullarından olmak için son hazırlığını tamamlamıştır.

Ulûl'elbab olmak demek, kalp gözünün ve kalp kulağının mutlaka açılması demek. Bunun ötesinde kişinin ehli tezekkür olması demek. Ulûl'elbab daimî zikrin sahibi ve ehli tezekkür olan kişidir. Allah ile her an, her konuyu müzakere etmek yetkisinin sahibidir. Ayrıca ehli hayırdır, çünkü kesintisiz bir şekilde zikretmektedir. Her an derecat kazanmaktadır. Derecat kazandığı için de devamlı hayır kazanmaktadır. Ve bu kişi aynı zamanda ehli hüküm ve ehli hikmettir. Hâkim veya hakem sıfatıyla karar verdiği zaman Allah’tan sorarak verdiği için mutlaka doğru karar verir. Kur’ân-ı Kerim’in karmaşık âyetlerine baktığı zaman onların, 7 kademeden hangisine dâhil olduğunu, 28 basamaktan hangisini işaretlediğini hemen anlar. Ve bir kişi bu kademeyi aşabilirse,  o zaman muhlis olur.

Muhlis olmanın işareti Tövbe-i Nasuh’a davet edilmek, Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirmektir. Kim Allah'ın huzurunda yapılan bu tövbeyi (Tövbe-i Nasuh’u) geçekleştirirse (yani nes edilmesi, değiştirilmesi mümkün olmayan bir tövbe). Kişinin nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olduğu için böyle bir tehlike artık kalmamıştır. Bu sebeple Allahû Tealâ onu Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Tövbe-i Nasuh ihlâs makamının temel işaretini taşır. Muhlisler 6. kulluğun sahipleridir. Ve Sâffât Suresinin 40. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ  şöyle söylüyor:

37/SÂFFÂT 40: İllâ ibâdallâhil muhlesîn(muhlesîne).

Allah’ın muhlis (halis) kulları hariç.


“Ama Allah'ın muhlis kulları hariç.” diyor. İhlâs makamının ötesi salâh makamıdır. Kim Tövbe-i Nasuh’a davet edilirse, bunu gerçekleştirirse bundan sonra o kişinin:

1- Allah günahlarını örter.
2- Başının üzerine Kendi ruhunu da o kişinin kendi ruhunu da ekler. Başının üzerinde iki nur vardır. Bir de başında nur olan kendi ruhu da oraya geldiği zaman üç tane nur olur.
3- Allah onların nurlarını tamamlar.
4- Sonra Allah o kişinin iradesini teslim alır. Dört  faktör.
5- Allah'ın o kişi üzerindeki dizaynına baktığımız zaman görüyoruz ki; Allah o kişinin günahlarını bir defa daha örtüyor, daimî zikre ulaştığı zaman.

Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesine göre:

66/TAHRÎM 8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


Sonra onun başının üzerine yeni bir nur veriyor. Hangi sebebe dayalı olarak? “Yarabbi bizim nurumuzu tamamla!” derler diyor Allahû Tealâ. O talep üzerine Allahû Tealâ nurlarını tamamlar. Üçüncü bir nur getirir başlarına. O nur, onların kendi nurlarıdır.

6- Sonra Allah onların örttüğü günahlarını sevaba çevirir. Böylece üç faktör oluşur.
7- Sonra da bu standartlar içinde, Allah'ın onu irşad makamına tayin etmesi için iradesini teslim alması söz konusudur.

İradesini teslim alacak ve o kişiyi irşad makamına “İrşada memur ve mezun kılındın.” diye tayin edecektir. Bu tayine kim muhatap olursa o,  irşad makamının sahibi olur. İrşada memur ve mezun kılınır. İrşada memur olmak demek; Allah'ın emrettiği irşad konusundaki herşeyi gerçekleştirmek demek. Başkalarını irşad etme yetkisini alarak Allah'ın kontrolü altında, Allah'ın emirlerini gerçekleştirmek.

Allah amirdir, emredendir. Kul da memurdur. Allah'tan aldığı emri yerine getirendir. İradesi Allah'a, külli iradeye bağlandığı için İlâhi İradeye bağlandığı için bu kişi böyle bir dizaynın içindedir. O kişi Allah'ın salih kullarından olur. İhlâs makamını aştıktan sonra bu kişi, bu basamaklardan geçerek (bu safhalardan geçerek) iradesini Allah'a teslim eder. İradesini Allah'a teslim ettiği zaman da küllî irade, cüz’i iradeyi kontrolü altına alır. Artık o kişi kendi iradesiyle zikir yapmaz. Küllî irade onun zikrini kesintisiz bir şekilde devam ettirir. Kişi ne yapacaktır? Allah'tan aldığı emirleri gerçekleştirecektir. Bu emirler Allahû Tealâ tarafında artık söylenmez. Yaptırılır. Kademenin başında her an emir alınır, emirler gerçekleştirilir. Ve bir süre sonra Allahû Tealâ’dan aldığı emirler o kişinin her an itaat etmesi gereken dizayn içerisinde, irşad makamına devam ettiği sürece (ki o kişi artık irşad makamına ulaştıktan sonra) oradan düşmesi söz konusu değildir. Çünkü Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirmiştir. “Sen Benim muhlis kullarımı yoldan çıkaramazsın.” âyet-i kerimesi gereğince şeytan, o kişiyi tuzağa düşüremez.

15/HİCR 39: Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fîl ardı ve le ugviyennehum ecmeîn(ecmeîne).

(İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım.”

15/HİCR 40: İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).

“Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”


Ve salâh kademesi, ihlâs kademesinin ötesindedir. Kişiyi mürşidliğe ulaştırır. Kişi irşada memurdur. Yani Allah'ın verdiği bütün emirleri otomatik olarak gerçekleştirecektir. Hiçbir zaman aki olamaz. Mutlaka gerçekleştirir. “Ve mezun kılındın (yani sana bu konuda izin verildi).” Bu iznin muhtevası içinde kişi, bir ömür boyu irşad makamını işgal edecektir. Allah'ın güzelliklerini işleyecektir ve hep mutluluğu yaşayacaktır. Salih olmak, bir kişiyi salih kul yapar. İşte Enbiyâ 105’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

21/ENBİYÂ 105: Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min ba’diz zikri ennel arda yerisuhâ ıbâdiyes sâlihûn(sâlihûne).

Andolsun ki; zikirden (Tevrat’tan) sonra Zebur’da, arza salih kullarımızın varis olacağını, yazdık.


“Ve lekad:
Andolsun ki
Ketebnâ: Biz yazdık.
fîz zebûri: Zebur’a
min ba’diz zikri: zikirden sonra (yani Tevrat’tan sonra Zebur’a yazdık.)
ennel arda: muhakkak ki
arda: yeryüzünü
yerisuhâ: varis kılacağız.
ıbâdiyes sâlihûn(sâlihûne): salih kullarımıza.”

İşte irşad makamına kişinin tayiniyle, Allah’ın 7 tane kulluğu tamamlanıyor.

Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R