SOHBETİN ADI: SOHBET (Hidayet Nedir)
TARİHİ: 06.11.2007
Esselâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.
Eûzubillâhimineşşeytanirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı. Sizlerle biraz sohbet edelim dedik.
Sevgili kardeşlerim, hepinizi çok ama çok seviyoruz. Hepiniz ayrı ayrı bizim için çok kıymetlisiniz. Çünkü Allah yolunda insanların yıllar evvel, asırlar evvel unuttukları Kur’ân gerçeklerini öğrenenlersiniz ve herkese öğretmekle vazifeli olanlarsınız. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, öğrenin ki öğretesiniz. Dünya Kur’ân hakikatlerine; Allah’ın gerçeklerine susamış durumda. Her şey, insanların başına gelen bunca belâ, bunca zulüm, bunca savaşlar, ölen milyonlarca milyonlarca insanlar arkalarında sadece şeytanın olduğu bir korkunç tuzağı gösteriyor. Şeytan insanların en büyük düşmanı, gene insanlara tesir ederek. Bütün şeytanlar herkesle ayrı ayrı konuşabilmek imkânının sahibidir. En kötüsü, onlara yaptıkları konuşmalar o insanlar tarafından kendi düşünceleri olarak değerlendirilir. Yani insanlar düşündüklerini, öyle düşündüklerini zannederler. Düşüncelerinin sesiyle şeytanın onlara ulaştırdığı ses birbirine çok yakındır ve insanlar bunu anlayamazlar. Bu ses bu kulaklarla duyulan bir ses değildir ve de şeytan, o kişiye onun kendi düşüncesi zannını vererek bir sürü yanlışı kabul ettirmiştir. Her şey aklın mantık adı verilen bir mekanizmasında gerçekleşir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz. Her şey öylesine güzel ki sevgili kardeşlerim. Bir görebilseniz, kalp gözünüzle görebilseniz o zaman Allah’ın sizi ne kadar çok sevdiğini çok daha üstün şekilde idrak ederdiniz. Allah hepinizi çok ama çok seviyor. Allah’ın duyduğu şey sevgidir. İnsan adı verilen yaratık Allah’ın en üstün yaratığıdır. Hepimiz netice itibarıyla bir yaratığız yani bir mahlûk. Allahû Tealâ tarafından yaratılan, halk edilen bizler neticede sadece birer mahlûkuz o kadar.
Yaratan’a, Allah’a karşı duyduğunuz hisler hoşlanmakla başlar. Hoşlanma sevgiye dönüşür, sevgi aşka dönüşür, aşk hayranlığa dönüşür. Allah ile olan ilişkide son aşama hayranlıktır. Bir mahlûk olmanın, hudutlu olmanın boyutlarını yaşarsınız. Allah hudutsuzdur. Biz insanlar yer çekimi kuvvetine bağlıyız. Biz insanlar doğarız ve bir gün ölürüz, Allah bunların hepsinden münezzehtir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde bunları konuşmak imkânını Allahû Tealâ bize nasip kıldı. Ve Allah’tan bahsetmek insanı en çok mutlu eden konuşma zeminidir. Biz Allah’tan bahsederiz, biz Allah’ın azatsız kölesiyiz. Allah’ın telefonuyuz; biz söylemeyiz, Allah söyletir. Onun için bu kadar eminiz söylediğimiz her şeyden. Biz netice itibarıyla sadece bir insanız; bir mahlûk, bir yaratık. Ve Allahû Tealâ bizi kendiliğimizden bir şey söylemekten arındırdı. Allah’ın söylettiklerini söyleriz, öğrettiklerini söyleriz. Söyleyebileceğimiz şey o kadardır. Allah’ın sevdiklerinden biri olmak, bu çok müstesna bir olay.
Sevgili kardeşlerim, ya en çok seviliyor olursanız, o zaman güzellerin en güzeli olmaz mı? Neden Allahû Tealâ’nın bize bu görevi verdi, biz onu bilmeyiz. Hangi vasıfların sahibiysek o vasıfları biz kazanmadık, Allah bize verdi. O’na her şeyimizi borçluyuz. Var olmamız O’na aittir. Bize akıl vermesi ona aittir. Düşünebilme yeteneği, O’nu duyabilme yeteneği, O’nunla karşılıklı tezekkür yeteneği ve her biri Allahû Tealâ’nın ayrı bir muhteşem ni'metidir diye düşünüyoruz.
Bu kadar ni'metlere gark olan biz, biz neyiz ki? Biz bir hiçiz. Bir insanız, bir yaratık. Belki bu neyiz ki sualinin en çok hayran olunacak tarafı Allah’ın en çok sevdiği olduğumuzdur. Bizi yakından tanıdıktan sonra herkesin bizim gibi Allah’la konuşmak, Allah’la tezekkür etmek yetkisine kavuşmayı büyük bir iştiyakla istemesi elbette boşuna değildir. Allahû Tealâ’nın çok üst seviyede bir ni'metidir Allah ile olmak, Allah ile konuşabilmek, O’nu kalp gözüyle görebilmek, İndi İlâhi’yi görebilmek, huzur namazını görebilmek, 7 kat gökleri görebilmek.
Sevgili kardeşlerim, neler söylüyorsak bunların hepsini hamd ederiz şükrederiz Yüce Rabbimize ki kalp gözüyle bize hep göstermiştir. Her biri ayrı bir kattır 7 tane gök katı. Her biri ayrı bir şekilde dizayn edilmiştir. Her biri insan mutluluğunun bir parçasıdır. Çünkü hepinizin ruhu isteseniz de istemeseniz de öldüğünüz zaman Allah’a geri dönecektir.
Sevgili kardeşlerim, ruhunuzun Allah’a geri dönmesi. Her ne kadar biz size ruhunuz diyorsak da hayır, sizin ruhunuz değil. Zaten Allah’ın ruhuydu ve de onu Allah’a iade etmekle mükellef kılındınız.
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“irciî” diyor Allahû Tealâ, “ilâ rabbiki.”
“Rabbine rücû et.” Ruha sesleniyor: “Rabbine geri dön; geri dönerek Rabbine ulaş.”
Rücû etmek, geriye dönüp ulaşmak demek.
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
Allahû Tealâ: “vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).” diyor, “Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş (Allah’a vasıl ol).”
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a hayran olma, işte insanların en üst kademesi onlardaki bu tecelliyle oluşur. Allah’a hayran olmak insanların ulaşabileceği üst seviye bir noktadır ki herkese nasip olmaz. Önce ruhunuzu Allah’a teslim edersiniz, herkes gerçekleştirir bunu. Kim Allah’a ruhunu ulaştırmayı dilerse herkes bunu gerçekleştirebilir. Allahû Tealâ çünkü garanti etmiş: “Kim” diyor, “Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.”
Diyor ki:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
“Allah dilediğini Kendisine seçer.” İnsanların %95’den fazlasını Kendisine seçer. “Ama o onlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse onları Kendisine ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, unutmayın, Allah en çok sizleri seviyor. Çünkü siz insansınız; en çok sevdiği varlık, en üstün olarak yarattığı insan. Dikkat edin, diyor ki:
45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
“Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım her şeyi ey insanlar, sizin emrinize musahhar kıldım.”
İnsanlar deyince Allahû Tealâ’nın sadece bu dünyadaki insanlara hitap ettiği zannedilmesin. 100 milyar galaksiden bahsediliyor. Her galakside de 100 milyar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Bunlar gerçek rakamlar değil, tahminler. Ama bu rakam 100 olmaz 80 olur, 70 olur ama o da o kadar büyük bir şey ki bir insanın hafızasına bunu yerleştirebilmesi mümkün değildir. Yani dil ilen tarifi gayri mümkünsüz.
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ediyoruz, şükrediyoruz ki bizi var etmiş. Daha çok hamd edip şükrediyoruz ki insan olarak var etmiş. Daha çok hamd edip şükrediyoruz ki bizi Kendisine dost kılmış. Daha çok, en çok hamd edip şükrediyoruz ki bizi devrin imamı kılmış. Sevgili kardeşlerim, bu öylesine huzur verici bir olay ki, öylesine bir mutluluk ki, anlatılmaz ki; yaşamayan bilmez. Kalp gözü açık olmayan bir insan, kalp gözü açık olanın neler hissettiğini, neler gördüğünü nereden bilsin. İnsanlar kendilerinde olmayan bir şeyin başkalarında olmasına kolay kolay müsamahayla bakmazlar, insanlar şüphe ederler.
İşte Allah yolunda Allah’ın vasıta kıldıklarını Allahû Tealâ başkaları için yaşayan bir insan haline getirir. O insanlar ona ne ölçüde güveneceklerini ondan öğrenmeyeceklerdir, Allah’tan öğreneceklerdir. Bunun için de gerçeği öğrenmek isteyen herkesin çok kolay bir yolu vardır; hacet namazını kılıp Allah’tan sormak. Hacet namazını kılıp da Allah’tan sorarsanız sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hacet namazını kılıp da Allah’tan sorarsanız O, size hakikatleri gösterir. Öyleyse kim hangi vasıfların sahibidir; onun yüzüne bakıp, konuşmasına bakıp kimse anlayamaz, derununda ne olduğunu öğrenmek gerekir. Bu ise o kişiden sorulmaz, Allah’tan sorulur. Onun için biz gönül rahatlığıyla göğsümüzü gererek herkese diyoruz ki: Bizi bizden sormayın, hacet namazını kılın ve Allah’tan sorun ki dünya birliğini sağlayabilelim. Ancak onlar, Allah’tan bir sordukları zaman inanamayanlar, tekrar soranlar ve tekrar bizi görenler; tekrar soranlar, tekrar bizi görenler, defaatle sorup aynı cevabı alanlar, ancak onlar bizim arkamızda yerini alacaklardır.
Öylesine büyük bir hile, öylesine büyük bir dolap iblis tarafından oluşturulmuş ve döndürülüyor ki insanları yoldan çıkarmış ve Kur’ân’ın dışında başka bir İslâm’a inandırmış. Ve de biz insanlara Kur’ân hakikatlerini anlattığımız zaman, onların öğrendiklerine hiç uymuyor. En basiti şu İslâm’ın 5 şartı; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şehâdet getirmek; 5 şart ve de insanlar bu 5 şartı gerçekleştirirlerse cennete gireceklerini zannediyorlar. Zaten önce Musevîler bu tuzağa düşmüşler. Hz. Musa zamanında Musevîler yani Yahudiler; Yahud kavmi üst seviye bir mutluluğu yaşamışlar. Allah’a ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini teslim etmişler, sonra film kopmuş.
Hz. Musa Tur Dağı’nda Allahû Tealâ’dan tabletleri alırken aşağıda Harun’la beraber kalanlar, bir kişinin Cebrail (A.S)’ın ayaklarını bastığı topraktan alarak yaptığı ses çıkaran bir buzağı heykeline tapmaya başlamışlar. Film kopmuş, tam 40 sene hiçbir şehre girmelerine müsaade edilmeden sadece iki çeşit gıdayla beslenmişler ve de çıktıkları yolda 40 yılın sonunda Hz. Musa da dâhil hepsi Şeria Nehri’nin öbür tarafına geçemeden bu tarafında ölmüşler. Karşıya geçebilen bir Hz. Harun olmuş.
Sevgili kardeşlerim, Allah ile olan ilişkileriniz sizi en güzele yöneltmeli ve doğruları öğrenmelisiniz. Hiç kimseden korkmadan doğruları, Kur’ân hakikatlerini herkese alnınız açık, yüzünüz pak, göğsünüz nurla dolu anlatmalısınız. Hiçbir şeyden çekinmeniz gerekmiyor. Sizler, Mihr Vakfı’nın mensupları Allah’ın sevgililerisiniz. Sizler, hak yolun yolcularısınız. Unutulmuş olan Kur’ân hakikatlerini, Tevrat hakikatlerini, İncil hakikatlerini bütün dünyaya yayacak olan sizlersiniz ve de dünyadaki inananlar mutlaka tek bir birlik haline gelecektir. İşte o güzelliklere bakın sevgili kardeşlerim, o güzellikleri yaşayacaksınız ve o zaman siz de bizim söylediğimizi söyleyeceksiniz: Her şey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor? İnsanlar bilmiyorlar ki kendileri güzelleşmedikçe güzeli yakalayamazlar. Yani bir insanın mutluluğu başkalarının davranışlarına değil, kendi davranışlarına bağlıdır. Bir insanın mutluluğu onun kalbî yapısına bağlıdır. Kalbinde ne kadar karanlık varsa o kadar mutsuzdur insan. Bütün insanlar nefslerinin kalbi %100 karanlıklarla doğarlar ve işte bu nefsin kalbini %100 karanlıklardan %100 nurlara ulaştırmak; dünya üzerindeki marifet işte odur ve Allahû Tealâ bunu Kendisi yapar. Yeter ki kişi istesin ve arkadan da bu talebin gerçekleşmesine lâyık olsun.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd edin, şükredin ki devrin imamının yanındasınız. Bu muhteva hepinize hayat vermeli. Bir dünya buhranı yaşanmakta, kuvvetliler zayıfı ezmekte. Hareket halindeki paranın çok büyük bir kısmı hâlâ silahlara gitmekte ve bu sebeple silahların satılabilmesi için yeni fitneler oluşturulmakta. İnsanların hayatı dünyayı idare eden şeytanın emrindeki güç tarafından şeytanın istikametinde kullanılmakta. Bir gün biz dünya hayatını yaşarken, bizim hayatta olduğumuz sürede gerçekleşecek; savaşlar bitecek, dünyada sulh ve sükûn kurulacak. Savaşların silahlarına harcanan o sonsuz paralar insanların mutluluğuna, refahına harcanacak. Bir mutluluk çağı yaşanacak. İşte bu çağ hidayet çağıdır. Allahû Tealâ bu sebeple bizi hidayetin güneşi olarak vasıflandırıyor. Hidayet, insanlar tarafından Allah bize öğretene kadar bilinmiyordu.
Hidayet nedir diye sorduğunuz zaman sevgili kardeşlerim, çok korkunç yanlışların yapıldığı bir noktaya geldik. Türkiye’de halen bizimkinin dışında 23 tane Kur’ân-ı Kerim meali satılmakta. Ya da bunlar bizim bulabildiğimiz, bulabildiklerimizin hepsi 23 Kur’ân-ı Kerim oluşturdu ve Allahû Tealâ bize emretti ki: “Bütün o Kur’ân-ı Kerim’deki hidayet kelimesinin geçtiği âyetleri nasıl Türkçeleştirmişler tetkik et ve ortaya çıkar.” Bunu yaptık sevgili kardeşlerim, gözlerimiz fal taşı gibi açıldı. Neden mi? Çünkü hidayet gizlenmişti, hidayet yok edilmişti.
Nedir hidayet? Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi.”
“inne: Muhakkak ki.”
“el hudâ: Hidayet.”
“hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır.”
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
“inne hudâllâhi huvel hudâ.”
“inne: Muhakkak ki.”
“hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.”
“huve: İşte o.”
“el hudâ: Hidayettir.”
Sevgili kardeşlerim, insanlar korkunç bir yanlışın içine düşmüşler ve insan ruhunun vücuttan ayrılmasını sadece ölüme bağlamışlar. Ruhu hiç tanımadıkları için, hiç bilmedikleri için ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinden sonraki devrede Allah’ın bütün güzellikleri yok olmuş. Güzellikleri yaşamamışlar mı? Önce Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’nun etrafındakiler yaşamış yani sahâbe. Sonra onlara tâbî olanlar; tâbiîn yaşamış. Sonra tebe-i tâbiîn yaşamış; tâbiîne tâbî olanlar. Ondan sonra onlara tâbî olanlar bugüne kadar gelmişler. Bunlar bugün tasavvuf mensupları olarak tanınıyor.
Tasavvuf mensubu deyince şu anda o da iki grup olarak oluşmuş durumda. Bir kısım insanlar: “Biz tasavvuf mensubuyuz.” diyorlar ama tâbiiyet yok. Kimseye tâbî olmuyorlar. Sevgili kardeşlerim, bir insan mürşidine tâbî olmadıkça ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a ulaşamaz. Böyle bir şey mümkün değildir. Kim tâbî olursa o zaman onun ruhu vücudundan ayrılır, devrin imamının ruhu onun başının üzerine gelir ve o ruh yani vücuttan ayrılan ruh ana dergâha ulaşır. Ana dergâhtan diğer ruhlarla beraber kesintisiz bir şekilde devam eden seyr-i sülûkun içine girer.
Seyr-i sülûk ana dergâhtan yapılan bir yolculuktur. O dergâh bize aittir. Bu yolculuk zemin kattan ayrılır. 1. katta secde, 2. katta suvarılma, 3. katta bir köşk mescidin içinde secde, 4. katta Beyt-ül Makdes’in içinde secde, 5. katta Beyt-ül Haram’ın içinde secde, 6. katta sıbgatullah olma mahallinde rengin çok açık yeşil ve beyaza dönüşmesi işleminin tamamlanması. Sonra 7. katta 7 tane âlem geçerek Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşma. İşte bu vuslattır. Allahû Tealâ bütün insanların ruhlarının o insanlar dünya hayatını yaşarken Kendisine ulaşmasını istiyor ki o insan kurtuluşa ulaşsın. Böyle bir şey mümkün mü? Herkes için. Böyle bir şey için ne gerekli? Sadece bir talep, o kişi Allah’a mülâki olmayı dileyecek.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım ve de gönül dostlarım, kim Allah’a ulaşmayı dilerse sadece onlar bu çorbadan içebilirler. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler Allah’a ulaşabilirler.
Öyleyse neden bahsediyoruz? Bahsettiğimiz şey son derece açık. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e neyi yazmışsa biz sadece ondan bahsedebiliriz. Yetmez, konuşma hakkımız da yok. Allah ne konuşturursa onu söyleyebiliriz. Sevgili kardeşlerim, O, herkesin nabzına göre şerbet verir. O Allah’tır; herkesin kalbinden geçenleri bilir. Biz bilmeyiz; sakın bizim kendiliğimizden bir şeyler bildiğimizi zannetmeyin. Böyle bir şey hiç olmadı. Neye sahipsek hepsini Allah gösterdi, Allah öğretti ve bizi her an sadece Allah konuşturur.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, unutmayın, bu dünyaya mutlu olmak için geldiniz. Allahû Tealâ hepinizin mutlu olmasını istiyor. Bunun için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemelisiniz, mürşidinize tâbî olmalısınız. Türkiye’de hamd olsun ki tâbî olunabilecek olan birçok kardeşimiz var artık. Her bölgede kardeşlerimiz var. Ruhunuz tâbiiyeti gerçekleştirmeden Allah’a ulaşamaz.
Tâbiiyet nedir? Tâbiiyet: Ruhunuzun vücudunuzdan ayrılması için bir destur, bir müsaade almadır. Ruhunuzun vücudunuzdan ayrılmasını temin eden vasıtadır. Kim tâbiiyetini gerçekleştirirse onun ruhu vücudundan ayrılır; Allah’a doğru yola çıkar. Ve Allahû Tealâ’nın sözü var: Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse onun dileği yeterlidir, kalpten bir dilek. “Ya Rabbi, ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” tarzında bir talep, tek başına bu talep yeterlidir. Allah mutlaka o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır, durumu ne olursa olsun. Diyelim ki o kişi çok kötü, diyelim ki o kişi hırsızlıklar yapmış, diyelim ki o kişi insan öldürmüş; hepsi olabilir. Ama eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse Allah onu mutlaka Kendisine ulaştırır, şartlar ne olursa olsun. O kişi ne yaparsa yapsın, eğer bu dileğin sahibiyse Allahû Tealâ onun bütün günahlarını affetmez; sevaba çevirir. Yani önce günahlarını örter (yok eder), sonra da sevaba çevirir. Bir kat günaha iki kat sevap verir. O kişi günahları örtülen bir kişi olur, günahları sevaba çevrilen bir kişi olur. Ve Allah’ın yolunda Allah onu teçhiz eder, mürşidine ulaştırır. Mürşidine ulaştığında ruhu mutlaka vücudundan ayrılır. Onun ruhunun yerine devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve yerleşir. O ruh mutlaka Allah’a ulaşır. Kişi Allah’ın yolundayken ölse ruhu gene Allah’a ulaşır. Ruhu Allah’a ulaştıktan sonra ölse ruhu zaten Allah’a ulaşmıştır. Öyleyse ruhların hepsi Allah’ın ruhudur ve de Allah’a şartlar ne olursa olsun mutlaka döner.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın dizaynı bu dizayn. Böyle bir sohbette sizlerle birlikte olmanın bu büyük zevkini bize yaşattığı için Allah’a sonsuz hamd ve şükrederek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
Esselâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.
İmam İskender Ali M İ H R



