}
Sohbet (Allah'ın Yolu, Kâinatın Neresinde Olursanız Olun, Hep Aynı Yoldur) 20.02.2008
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111947

SOHBETİN ADI: SOHBET 
TARİHİ: 20.02.2008

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrolsun ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı. Bir sohbet edelim dedik sizinle...

Allah bütün insanları sadece bir tek hedefe yönelik olarak yaratmıştır, o hedef mutluluktur. Allah ister ki herkes mutlu olsun, herkes saadeti şu dünya hayatında enine boyuna yaşasın ve bu dünyadaki mutluluğunun artışına paralel bir seviyede cennet hayatını yaşasın. Ne demek istiyoruz?

Eğer bir insan Allah'a ulaşmayı dilemeden ölürse... Biliyorsunuz ki sorumluluk 15 yaşında başlar. 15 yaşından evvelki insanlar sübyan sınıfına girerler. Bu muhtevada bir insan akîl-bâliğ olduktan sonra Allah'ın emirlerini yerine getirmek mecburiyetindedir.

Osmanlı'da bu terbiye, neredeyse doğuştan itibaren verilirdi. Herkes ailenin en yaşlısının nezareti altında namazlarını kılarlardı. Çocuklar da elbet buna dahildi.

Bu müesseseye baktığımız zaman bir insanın 15 yaşına ulaşması, onu aşması halindeki durum, insanı mutlak bir sorumluluk altına sokar. Kim Allah'a mülâki olmayı dilerse, dileyen kişi mutlaka cennetin 1. katını elde edecektir. Dileyen kişi sadece bu dileği sebebiyle yani ruhunu hayattayken Allah'a ulaştırmayı dilemesi sebebiyle mutlaka Allah'ın cennetini, 1. kat cenneti hak eder. Böyle bir talepte bulunmayan bir insanın gideceği yer cehennemdir.

Peki, neden şimdiye kadar bunlar söylenmemiş? Şimdiye kadar demekle, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den en az 200 sene sonra bu tarafında düşünüyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V)'den sonra aynı güzellikler yani ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah'a teslimi, en az 200 yıl yaşanmaya devam etmiş. Sonradan İslâm'ın içine îmân konusunun tartışılması girmiş. İlk ayrılık Eş'âri ve Mâturîdi diye orda başlıyor. Ondan sonrada bu ayrılığın devam ettiğini görüyoruz. Zamanımıza kadar gelen bir muhteva. Hanefî, Hanbelî, Mâlikî, Şâfî diye kollara ayrılmışız İslâm olarak. Oysaki Allahû Tealâ'nın dizaynı, böyle bir muhtevayı devre dışı bırakıyor.

Sevgili kardeşlerim! Allah'ın yolu, kâinatın neresinde olursanız olun, hep aynı yoldur. Allah'a giden yol. 100 milyar galaksi ve 100 milyar galaksinin herbirinde en az 100 milyar yıldız. Bir sonsuzluk... Bu sonsuzluğun içinde insan adı verilen bir mahlûk var.  İşte Allah'ın en çok değer verdiği mahlûk insandır ki; o mutluluğa lâyık görülmüştür. Bu en çok değer verilen mahlûk (insan) ruhtan, fizik vücuttan ve nefsten oluşuyor. Ruha sahip olan, aslî ifadesiyle muhtevasında ruh da bulunan, kendisine ruh üfürülen bir tek mahlûk vardır. İşte o, insandır. Herşey Âdem (A.S)'a Allah'ın ruhundan üfürmesiyle başlamıştır.

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


Öyleyse "ruh" adı verilen Allah'ın ruhu, bütün insanların içine, o insan doğar doğmaz Allahû Tealâ tarafından üflenir. O kişi nefsin zaten sahibi olarak vardır, bir de ruha sahip olmuştur. Fizik vücudunun dışındaki 2 varlık daha; fizik vücut, nefs ve ruh, insan üçlüsünü teşkil eder.

İşte bu bağlamda, Allahû Tealâ insandan sadece bir tek şey ister: İnsan adı verilen bu mahlûkunun mutlu olmasını. Birçok insan bu mutluluğu çeşitli sebeplere bağlarlar. Meselâ derler ki: "Benim çok param olursa ancak o zaman mutlu olurum."

Sevgili kardeşlerim! Paranın insana mutluluğu sağlayamadığı çok açık bir olaydır. Neden? Mutluluk, bir insanın iç dünyasında sulh ve sükûna ulaşması, dış dünyasında (başka insanlarla ilişkilerinde) sulh ve sükûna ulaşması ve insanın Allah ile olan ilişkilerinde sulh ve sükûna ulaşması istikametinde, 3 ayrı cepheden bütünleşmesi lâzımgelen bir hüviyet taşır. Bir insanın başka insanlarla diyalogunda, beraberliğinde; o insanları sevdiğini her halinden belli ederek onlara Allahû Tealâ'nın güzelliklerini ulaştırması temel hedef olmalıdır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ne kaybedersiniz ki? Eğer etrafınızdaki insanlara sevginizi belli ederseniz, onları sevdiğiniz cihetle onlar da sizi seveceklerdir. Genel çerçevenin böyle oluşması gerekir. Bunun dışında kalan insanlar, kendilerini sevdiklerini onlara belli etmediklerinizdir. Ne kaybedersiniz ki sevgili kardeşlerim? Onlara sevdiğinizi söyleseniz, davranışlarınızla bunu ispat etseniz, onlara yardım etseniz, onların güzel taraflarından bahsetseniz sadece... Eğer tenkit edilecek tarafları varsa, onu kötülemek suretiyle değil, doğruya ulaştırmak üzere bir gayretin içinde olarak ulaştırmalısınız.

Öyleyse bir insanın çevresindeki insanları sevdiğini sözleriyle söylemesi ve fiiliyatıyla bunu ispat etmesi, bu konuda kendine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olduğunu gösterir. Allahû Tealâ bütün insanlardan bunu ister. Başkalarını seveceksiniz ama bu sevdiğinizi onlara belli edeceksiniz. Onlar bilecekler ki; siz onları seviyorsunuz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İnsanları severseniz zaten halinizden belli olur.  Herkesin künhünü alan bir insan olursunuz. Siz onları sevdiğiniz için herkes de sizi sever.

Nerede bir problem olursa, onların yardımına koşmak, göreviniz olmalıdır. İnsanları sevmek, onların güç durumda kalmalarında yardım etmenizle kendisini göstermelidir. Kim bir güç durumda kalmışsa ona yardım etmelisiniz. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu yardımı yapmaya her zaman hazır olmalısınız ve her zaman herkesin yanında olmalısınız. Bunu da ancak insanları severseniz yapabilirsiniz. Öyleyse ilk etap sevmektir.

İnsanların güzel taraflarını araştırın, yanlış ve kötü taraflarını değil. Ayrıca 2. bir süzgeçten geçirmeniz lâzım; herkesin yanlış ve kötü tarafı olabilir. Bunu insanlar hangi sebeplere bağlarlarsa bağlasınlar, ama bu mümkündür. O insanların size kötü davranmaları halinde bile onlara en güzel davranışlarla yaklaşmalısınız. Onları sevdiğiniz halinizden belli olmalı. Eğer yapabilirseniz, bu sevgi dünyası içinde onlar için gerçekten bir cankurtaran simidi olursunuz.

Bu dünyada mutsuz yaşamak, ölümden daha beterdir. Allahû Tealâ hiç kimsenin mutsuz olmasını istemiyor. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim'de mutluluğu Allahû Tealâ farz kılmıştır.

Kim Allah'a ulaşmayı dilerse mutsuzluktan mutluluğa adım atmıştır. Bu kişi 14. basamakta mürşidine ulaşacaktır. Allah'a ulaşmayı dilediği zaman 1. kat cennetin sahibi kılınan bu kişi, 14. basamakta mürşidine ulaştığı zaman 2. kat cennetin sahibi olacaktır. Tâbiiyet sırasında ruh, otomatik olarak oradan ayrılacaktır ve Allah'a doğru yola diğer seyr-i sülûk yolcularıyla beraber yükselmek üzere devrin imamının dergâhına ulaşacaktır. Oradan 7 tane gök katını aşarak 7. katta da 7 tane âlemden geçerek ruh, zikir hücrelerindeki zikirlerini tamamladıktan sonra Sidretül Münteha'ya ulaşacak. Son noktadaki o yaprakları muhteşem renkte olan ağaca ulaşacak. Oradan dikey bir yolculukla ruh, Allah'ın Zat'ına vasıl olacak, Allah'ın Zat'ında yok olacaktır.

İşte bu seyr-i sülûktur, Allah'a doğru yolculuk edip Allah'a varmaktır. Kim bu hedeflere ulaşırsa, o kişi için muhteşem bir sonuç söz konusudur. Bu kişi bu hedefe ulaşırken, Allah'a ulaşmayı dilediği anda nefsinin kalbi %100 afetlerle doludur. Ama mürşidine ulaşıp nefs tezkiyesine başladıktan sonra 7 tane gök katını çıkana kadar, o kişinin nefsinin kalbinde %51 nur birikimi gerçekleşir. Bu, o kişinin davranış biçimlerinin bu nurların paralelinde %51 düzelmesi demektir. O kişi davranış biçimlerinin %51'inde kendini mutlu edecek olan davranışları oluşturur. %49'u, o kişi için huzursuzluk verici davranış olarak kalır. Nefsinin kalbindeki afetlere ruhunun hasletlerine paralel olarak insanların davranış biçimleri, onları buraya ulaştırır. Bu %50 nispetindeki bir mutluluktur, dünya mutluluğudur.

Böyle bir noktada insanın ruhu Allah'a ulaşmıştır. Kıyâmetten sonra gideceği cennet, Allah'a ulaşmayı dilediği zaman (dileyip ölmüşse) 1. kat cennettir. Mürşidine tâbiiyetten sonra ölmüşse 2. kat cennettir. Ruhunu Allah'a ulaştırdıktan sonra ölmüşse 3. kat cennettir. Allahû Tealâ bütün insanlara bu büyük hediyeleri vermeye hazırdır.

O kişi ne yapacaktır? Sadece bir dilekte bulunacaktır: "Yarabbi! Ben ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum. Lütfen benim de ruhumu Sana ulaştır! Ben de ermişlerden olmak istiyorum." İşte kalpten yapılan böyle bir taleple, o kişinin 7-8 aylık bir ömrü varsa, mutlaka o kişinin ruhu Allah'ın Zat'ına Allah tarafından ulaştırılır.

O Allah ki; sizden sadece O'na ulaşmayı dilemenizi istiyor. Bu dileği yaptığınız anda Allah için siz, Kendisine mutlaka ulaştırılması lâzımgelen birisiniz. Yani ruhunuzu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır. Açık bir şekilde söz vermiş, diyor ki:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


"Allah dilediğini Kendisine seçer."

İnsanların %95'inden fazlasını seçer, Allah'a ulaşmayı dilesinler de onların ruhlarını Kendisine ulaştırsın diye. Seçmedikleri, Allah'a ulaşmayı dilememe konusunda direten, bu yetmez, ve başka insanları da Allah'a ulaşmayı dilemekten men etmeye çalışan insanlar. Allahû Tealâ bu insanlardan bahsediyor:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.


"Onlar muhakkak ki kâfirlerdir ve andolsun ki; Allah'ın yolundan men ederler. Onlar uzak bir dalâlet içindedirler." 

"dallû dalâlen baîdâ: Uzak bir dalâlet içindedirler."

Allahû Tealâ: "Öyle bir dalâlet içindedirler ki; bu dalâlet uzak bir dalâlettir." diyor. 

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.


4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


İşte Allah'ın seçmediği insanlar sadece bunlardır. Eğer insanlar Allah'a ulaşmayı dilememişlerse, onlar dalâlet içinde olanlardır tamam, ama uzak bir dalâlet içinde değillerdir. Uzak dalâlet içinde olanlar, başka insanları da Allah'ın yolundan men edenlerdir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Dîn adamlarımız henüz Kur'ân'ın bu hakikatlerinden haberdar değiller. Düşünün sevgili kardeşlerim, 32 yıldır bu hakikatleri insanlara söyleriz. Yapılması lâzımgelen herşeyi yaptık. Bütün dîn öğreticilerine, bütün insanlara ulaştırılması lâzımgelen bütün ilmi ulaştırdık. Ama bir sonuca ulaşmak mümkün olmadı. Bütün söylediklerimiz Kur'ân âyetleriyle ispat edilmesine rağmen, gereken dersler alınmadı.

İşte bir sonuç çıkıyor ortaya. Geleneksel İslâm tatbikatı, İslâm'ın 5 tane şartını içeriyor: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek. Gerçekten samimiyetle, insanlar bu 5 şartın bir insanı kurtuluşa ulaştıracağına inanıyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Bu muhteva içerisinde evvelâ Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin takva sahibi olamayacağı ve şirkte kalacağı kesindir. Gideceği yer de bu sebeple ne yazık ki cehennemdir. Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde Allahû Tealâ'nın söylediklerine bakalım. Buyuruyor ki:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


Öyleyse ne oldu? Bir fırka oldu, Allah'a mülâki olmayı, ruhlarını hayattayken Allah'a ulaştırmayı dileyenler, bir de geri kalan bütün fırkalar.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ne olduğunu gördük? Allah'a ulaşmayı dileyen kişilerin, sadece onların takva sahibi olduklarını gördük. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilediği anda takva sahibi olur. Allahû Tealâ ne diyor Kaf Suresinde?    

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.

Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.


50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


Evvab, meaba ulaşmış demek, sığınağa ulaşmış demek.

Allahû Tealâ diyor ki:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


"Allah'ın Zat'ı, Allah'a ulaşmayı dileyenler için en güzel sığınaktır. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır."

İşte kim meaba ulaşmışsa, o kişi Allahû Tealâ'nın bir büyük ni'metine muhatap olmuştur.

Öyleyse bu bapta Allahû Tealâ'nın dizaynı odur ki; Allah insanlardan sadece mutlu olmalarını ister. Kimin ruhu Allah'a ulaşmışsa Allah onun için sığınak olur. O kişi cennetin sahibidir. Daha evvelki devrede, kişinin başının üzerinde tâbî olduğu anda devrin imamının ruhu gelip yerleşir, oluşur. O da o kişinin hafîz olduğunu gösterir. Artık o ruh tarafından muhafaza altına alınmıştır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ bütün insanlardan onların sadece bu dünyada mutlu olmalarını ister ve kıyâmetten sonra da mutlaka onların Allah'ın cennetine ulaşmalarını ister. Öyleyse Kur'ân'daki insanların yükselme kademelerine baktığımız zaman 7 tane kademe görürüz:

1- Allah'a ulaşmayı dilemek 1. kademedir. Dileyen kişi cehennemden kurtulmuştur, cennetin de 1. katına gidecektir.
2- 14. basamakta bu kişi mürşidine tâbî olur. Tâbî olduğu an 2. kat cennetin sahibidir.
3- 21. basamakta ruhu Allah'a ulaşır. Ulaştığı an Allah'ın Zat'ında yok olur. Bu, o kişiyi 3. kat cennetin sahibi kılar. Bu noktaya kadar o kişinin nefsinin kalbinde %51 nur birikimi gerçekleşmiştir. Dünya saadeti de %50'yi aşar. O kişi dünya mutluluğunun %50'den fazlasını yaşayacaktır.

Peki sonrası?

4- Sonrasında kişi zikrini 18 saatten öteye geçirecektir, günün 3'te 2'sinden daha fazla zikre başlayacaktır ve yeni bir muhtevaya kavuşacaktır. Ne olacaktır? Bu kişi 4. kat cennetin sahibi olacaktır, fizik vücudunu teslim etmiştir.
5- Sonra daimî zikre ulaşacaktır, ulûl'elbab olacaktır. Nefsinin kalbi %100 nurlarla dolacaktır, 5. kat cennetin sahibi olacaktır. Dünya mutluluğu artık tamamlanmıştır, hep mutlu olacaktır.
6- Daha sonra bu kişi muhlis olacaktır. Tövbe-i Nasuh'a davet edilip Tövbe-i Nasuh'la tövbe edecektir. 6. kat cennetin sahibi olacaktır.
7- Sonra da iradesini Allah teslim alacaktır. "İrşada memur ve mezun kılındın." cümlesiyle bu kişiyi irşad makamının sahibi kılacaktır. O zaman bu kişi Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınan birisi olacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Görüyorsunuz ki; insanlar için cennet kademeleri 7 tane kademe.

3. basamakta kişi Allah'a ulaşmayı diler. Dilediği an 3. basamaktadır, 1 ve 2. basamakları geçmiştir. Mürşidine ulaşıncaya kadar geçecek olan bir devrede görme, işitme, idrak etme hassaları Allahû Tealâ tarafından geliştirilir. Allah o kişinin kalbine ulaşır, göğsünden kalbine nur yolunu açar. O kişiyi mürşidine ulaştırır. Tâbiiyetle beraber yeni bir safha başlar bu kişinin hayatında. Nefsin kalbi adım adım nurlarla dolacaktır. O kişi mürşidine tâbî olduğundan, Allah'a tamamen teslim olduğu ana kadar geçen süreç içerisinde, nefsinin kalbi mutlaka %100 nurlarla doldurulacaktır. O kişi için başka insanlara kötü davranmak, onlara bir kötülük yapmak artık söz konusu değildir. İşte böyle bir dizayn içerisinde mutluluğu yaşamak... Nefsinizin afetleri ne kadar yok olmuşsa, siz o kadar mutlu olursunuz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ sizleri çok seviyor. Siz bir insansınız, kâinatın en üstün mahlûku olarak yaratıldınız. Bunun bilincinde olarak Allah için yaşayın! Allah için sevin! Davranışlarınızdan hep sevgi aksın ve en güzele ulaşmak için bir gayretin içinde olun. Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah'a teslim edin, mutluluğun bütün boyutlarını yaşayın. Allahû Tealâ'nın hepinizi bu sonsuz güzelliklere ulaştırmasını diliyoruz bütün kalbimizle.

Allah hepinizin dostudur. Şeytanı siz devre dışı bırakacaksınız. Mürşidinize ulaştığınız zaman şeytan %51 devre dışı kalmış olur. Daimî zikre ulaştığınız zaman bu, %100'e ulaşır. Tesir etmeye çalışmaz mı? Çalışır, ama nefsinizin afetleri kalmadığı için başarı kazanması ihtimali yoktur.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'ı sevin, çok sevin ki; Allah da sizi sevsin.

Allah'a ulaşmayı dilemeyenler varsa bu konuşmamızı dinleyenler arasında, onlara bir şey söylemek istiyoruz: Ne kaybedersiniz ki Allah'a ulaşmayı dilerseniz? Ne kaybedersiniz ki? Ama mutluluğu mutlaka kazanırsınız.

Hepinizin sonsuz mutluluklara ulaştırılmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun. 

İmam İskender Ali  M İ H R