SOHBETİN ADI: MUTLULUK SOHBETİ
TARİHİ: 06.03.2008
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir sohbette birlikteyiz. Hepinizi çok ama çok seviyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını diliyoruz.
Sevgili kardeşlerim, Allah sizlerden sadece bir tek şey ister; sizin mutluluğunuzu. Başka hiçbir talebi yoktur. Bu sebeple Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmış, mürşide tâbiiyeti farz kılmış, ruhun Allah’a ulaştırılmasını farz kılmış. Ve bizim bir talebimiz üzerine; Allah’a ulaşmayı dilememiz üzerine Allahû Tealâ bu 3 kademeyi Kendisinin gerçekleştireceğini söylüyor ve bunu gerçekleştiren bir kişiyi nefsinin kalbindeki afetlerin %51’ini alarak dünya mutluluğunun yarısıyla mükâfatlandırıyor. O kişi, aynı seviye zikri yani 3-4 saatlik bir zikri bir ömür boyu devam ettirebilirse dünya mutluluğunun yarısını bir ömür boyu yaşar.
Cennet katlarının kazanılmasına gelince: Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Dilediği anda 1. kat cenneti elde eder. Dileyip ölse 1. kat cennete gidecektir. Ama hayatı varsa yaşamışsa, mürşide tâbiiyetinde 2. kat cennetin sahibi olur. Tâbiiyetini gerçekleştirdiği zaman ruhu mutlaka onu terk edecektir, Allah’a doğru bir yolculuğa çıkacaktır ve mutlaka Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaştığı zaman 3. kat cennetin sahibi olacaktır kişi.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bunların hepsi Allah’ın bizlere hediyeleridir. Bir dilek karşılığı 3. kat cennet. Bir dilek karşılığı dünya mutluluğunun yarısı. Daha ne yapsın Allahû Tealâ? En çok sevdiği mahlûk insan, insan adı verilen bu mahlûkunu böyle en üst boyutta mükâfatlandırıyor Allahû Tealâ. Bu mutluluk, dünya mutluluğunun yarısı, nefsimizin kalbindeki afetlerin yarısının yok olmasıyla sağlanabilir. Onların yerini %49 fazl, %2 rahmet nuru olmak üzere %51 nurun almasıyla ifade edilir.
Başlangıçta bütün insanların nefsinin kalbi, %100 afetlerle doludur. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar ve bütün negatif faktörler (19 grup afet), o kişinin nefsini tamamen doldurmuştur. Ruhu da %100 hasletlerle doludur ve kişi bir denge üzere kurulmuştur. Hayat adı verilen bu muhtevayı, bir denge üzerine yaşamak Allahû Tealâ tarafından ona verilmiştir. Nefsinin kalbi %100 afetlerle doludur, ruhunun kalbi %100 hasletlerle doludur. Ama kişi nefs tezkiyesi yapmadığı için mutsuzdur, huzursuzdur. Nefsinin kalbindeki afetler hep galebe çalar. O kişi Allah’ın hakikatlerinden habersiz bir dünya hayatı yaşar. Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği takdirde yeni bir dünyaya adım atar kişi. İşte bu noktadan sonra Allahû Tealâ o kişiyi mutlaka Kendisine ulaştırır. Yani o kişinin ruhu vücudunu terk eder ve Allahû Tealâ o ruhu Kendisine ulaştırır. Bütün ruhların, bütün ruhların neticede gideceği yer Allah’ın Zat’ıdır. Allah’ın Zat’ında ruhlar yok olur, sonra İndi İlâhi’de tekrar çıkarlar hem de birer taht sahibi olarak.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a biz ne kadar hamdetsek ne kadar şükretsek azdır ki; sizlere ne anlatıyorsak hepsi, hepsi Allahû Tealâ tarafından bize gösterildi kalp gözümüzle. Sevgili kardeşlerim, mutluluğun yarısı bütün insanlar için sadece bir dilekle; Allah’a ulaşmayı dilemekle elde edilir. Bu, Allah’ın bir büyük ni’metidir. Nefsin kalbi %49 afetlerle dolu olarak kalmıştır ama %51’i (%2 rahmet nuru, %49 fazl nuru olmak üzere) nurlarla dolmuştur. Ve kişi dünya mutluluğunu yarı yarıya yaşayacaktır bir ömür boyu. Ve de öldükten sonra da (kıyâmetten sonra) 3. kat cennete girecektir. Ama kişi burada bırakmamalıdır. Bu, Allahû Tealâ tarafından herkese sağlanan bir imkândır. Herkes bu noktaya ulaşabilir. Ama bundan daha ötede daha büyük güzellikler vardır. İşte o güzelliklere bakıyoruz, sevgili kardeşlerim. Böyle bir dizaynda o kişi için mutluluklar birbirini takip edecektir. Kişi zikrini arttırarak yoluna devam ederse bir dik yokuşu tırmanacaktır. Çünkü bu noktaya kadar 3 saat zikirle dünya mutluluğunun yarısını elde etti, cennetin de 3. katını elde etti. Bir nevi bedava elde ediş. Sadece bir dilek; Allah’a ulaşmayı dilemek. Ama kişinin 4. kat cenneti elde edebilmesi için zikrini 18 saate çıkarması gerekir. Bu, onu gerçekleştiren kişilerce fizik vücudun teslimine o kişiyi mutlaka ulaştırır.
Her gün 18 saatten fazla zikir yapabilen kişi, fizik vücudunu Allahû Tealâ’ya mutlaka teslim eder. Ve bu teslimler, Allah ile olan ilişkilerdeki dizayn bütün insanlar için fizik vücudun tesliminde dik yokuşun aşılması halinde 4. kat cenneti ifade eder. Kişi zikrini arttıracaktır.
Daimî zikre ulaşmak, 18 saate ulaşan bir kişi için artık çok zor değildir. Asıl olan, 3 saatlik zikirden o zikri 6 kat arttırarak 18 saate çıkabilmek ve en güç tırmanışı olan o dik yokuşu aşabilmektir. Fizik vücudun tesliminden sonra zikrin arttırılması, genellikle zaten kişi bundan sonraki devrede (18 saat zikrettikten sonraki devrede) zikrederken uyuyakalır ama fizik vücudu zikretmeye devam etmeyi öğrenecektir. O uyusa da fizik vücut zikre bir süre sonra devam edecektir. İşte bu zikrin kesintisiz bir hale ulaşması daimî zikri ifade eder. Allahû Tealâ bu hedefe ulaşan kimselere “ulûl’elbab” diyor.
Ulûl’elbab; lübb’lerin sahipleridir. Ulûl; sahipleri, elbab; lübb’ler demek. Lübb mü? Lübb; fiziğin ötesinin ifadesidir. Kalp gözüyle görebilmek Allahû Tealâ’nın gösterdiklerini, kalp kulağıyla Allah’ın söylediklerini işitebilmek bu kademede mümkündür. Kademe, güzel bir kademedir. Bir insanın mutluluğunu en büyük boyutta arttıran kademe burasıdır. Çünkü bu noktada kişi, 7 kat yerleri ve zemin katı, zemin kattaki devrin imamının dergâhını görmek imkânının sahibidir.
Daimî zikrin ilk kademesi ulûl’elbab kademesidir. Kişinin mutluluğu kesintisiz olur. Böyle bir noktada bu kişinin mutluluğu yaşayabilmesi, o kişi için Allahû Tealâ’nın bir ni’metidir. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiştir, ruhunu Allah ulaştırmıştır Kendisine, kişi zikrini 18 saate çıkarmayı başarmıştır, Allahû Tealâ da onu o noktada bırakmamıştır, daimî zikre ulaştırmıştır. Kişinin 24 saatte devamlı kesintisiz bir zikre ulaşması bu istikamette gerçekleşmiştir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah için olmak neyi ifade eder? İşte kim daimî zikre ulaşmışsa o; ruhuyla, vechiyle, nefsiyle ve iradesiyle Allah’a dosttur. Bunlardan ruhunu Allah’a teslim etmiştir 22. basamakta, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir 25. basamakta ve nefsini Allah’a teslim etmiştir 26. basamakta. Normal standartlarda bu kademede artık bir dönüşüm (kötüye dönüş), daimî zikirden düşmek normal standartlarda söz konusu olmaz. Ama buna rağmen Allahû Tealâ, bir gün o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet edecektir. İşte Tövbe-i Nasuh’la tövbe etmek söz konusu olduğu zaman o kişi, ulûl’elbab makamını bitirmiş olacaktır; ihlâs makamının sahibi olacaktır.
Tövbe-i Nasuh’a insanlar Allahû Tealâ tarafından davet edilir. Tövbe-i Nasuh, o kişinin o güne kadar yer katlarını, zemin katı ve onun aşağısını izleyebilen kalp gözünü sıfırın ötesine çıkaracaktır. 1. gök katından itibaren o kişinin kalp gözü 7 kat gökleri birer birer görecektir:
1. kattaki kırda yapılan, seccade üzerindeki secde.
2. gök katındaki suvarılma havuzları.
3. gök katındaki köşk mescidin iki katı.
4. gök katındaki Beyt-ül Makdes’in aslı.
5. gök katındaki Beyt-ül Haram’ın aslı.
6. gök katındaki sıbgatullah olma; Allah’ın boyasıyla çok açık yeşil-beyaz olan bir renge kişinin derilerinin çatlayarak derilerinin ulaşması. Bu renk fosfor yeşilidir. Kişi o noktada böyle bir hüviyete ulaşır. Sonra 6. kattaki bu bütün derisinin, derilerinin bu renge bürünerek çatladığı işlem tamamlanınca ona özel elbise giydirilerek 7. gök katına çıkabilecek olan bir dizayn verilir. Fetih elbisesi giydirilir ve bu işlev Cebrail (A.S)’ın kürsüsünün kenarında yapılır. Kürsü boşluktadır ve oradaki platformda bu kişiye kafkas elbiselerine çok benzeyen bir elbise giydirilerek 7. gök katına çıkarılır. 7. gök katına çıkmak yetkisinin sahibi kılınır ve o kişi, 7. gök katına çıkabilenlerle beraber 7. kata çıkacaktır.
7. kata ulaşan herkes için aynı şey söz konusudur: 7 baklalı altın zincire ulaşmak, bir kılıç darbesiyle onu ikiye bölmek, arkadaki 7. katın altın kapısının açılması, içeri giriş, kapısı olmayan kocaman bir salon ve tavandan kapı olmaksızın tavan aşılarak kişinin kader hücrelerine ulaşması.
Sevgili kardeşlerim, bu noktadan sonra Ümmülkitab’a varmak, oradaki 70 kişilik grubun arasına katılmak, geri kalanların sağa doğru yollarına devam etmeleri, Kudret Denizi’ne dalmaları, daha sonra Makam-ı Mahmud’a ulaşmaları ve her yerde bir kısmını bırakmaları. Burada Ümmülkitap’ta 70 kişi kalır. Ötekilerde 5’er 6’şar kişi kalacaktır. Yukarıya çıkanlardan devrin imamının ruhu, Makam-ı Mahmud’da olacaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de onunla beraber çıkmıştır. O da Divan-ı Salihîn’de, oraya başkanlık etmek üzere gidecektir. Geri kalanlar da O’nunla beraber bir kısmı orada şahitler olarak kalacaklardır. Geri kalanlar da zikir hücrelerine ulaşacaklardır. Ve de ancak zikir hücrelerinde zikirlerini tamamlayabilmiş olanlar birer birer Sidretül Münteha’ya ulaşırlar. Oradan da arşa istiva etmiş olan Allahû Tealâ’nın Zat’ına ulaşırlar, Allah’ın Zat’ında yok olurlar. İşte bu vuslattır. Allah’ın Zat’ında yok olmaktır.
Böyle bir işlevden sonra bir insanın ruhu, o muhteva içerisinde Sidretül Münteha’ya ulaşıp oradan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. İşte ruh Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır, Allah’ın Zat’ında yok olmuştur ve İndi İlâhi’de tekrar ayrılır Allah’ın Zat’ından ve ona bir altın taht ihsan edilir. Bu taht boşlukta durur. Arşı tutan melekler onu tutarlar ama görünmezler.
İşte sevgili kardeşlerim, bu noktaya ulaşan bir insan mutluluğun yarısını -Allahû Tealâ kendisini oraya çıkarmıştır- Allahû Tealâ’nın ikramı olarak yaşamaya başlar. Nefsini Allah tezkiye etmiştir. Allah’ın ikramı olarak nefsinin yarısı afetlerden beriye olduğu, afetleri yok olduğu için mutluluğu yarı yarıya yaşayan bir insandır.
Sevgili kardeşlerim, insanların bundan sonraki safhalarda yapacakları şey, zikri %80’nin ötesine geçirerek fizik vücudu Allah’a teslim etmektir. Daimî zikre ulaşarak ulûl’elbab olmaktır. Tövbe-i Nasuh’a davet edilerek muhlis olmaktır. Ve nihayet iradeyi Allah’a teslim ederek o ana kadar ulaştığı daimî zikrin tesbihe çevrilmesi, kişinin nurunun da o noktada iki olan nurunun da bir üçüncü nurla desteklenmesi ve kişinin irşad makamına, “irşada memur ve mezun kılındın,” cümlesiyle tayin edilmesi.
*Ruhunu Allah’a teslim eden bir kişi, mutluluğun %51’ini yaşar.
*Fizik vücudunu teslim eden kişi, onun mutluluğu %80’i aşmıştır.
*Nefsini Allah’a teslim eden kişinin mutluluğu %100’e ulaşmıştır. O kişi, kesintisiz bir mutluluğun içindedir.
Öyleyse böyle bir mutluluk (kesintisiz bir mutluluk) neyi ifade eder? O kişinin Allah’a iradesini teslim ettikten sonra irşad makamına tayini söz konusudur. “İrşada memur ve mezun kılındın,” cümlesiyle kişi irşad makamının sahibi kılınır. Nefsinin kalbinde afetler artık hiç yoktur. Onun için o kişi kimseye düşman olamaz. Kimseye karşı nefret besleyemez. O, herkesi sever. En az sevdiğinden en çok sevdiğine doğru bir şekillenme oluşur. Başkalarının en çok nefret ettiği insanlar, onun en az sevdikleridir. Ama o nefret etmez. Nefret afeti veya afetlerden hiçbirisi onda mevcut değildir. Kaldı ki o, iradesini Allah’a teslim ettiği (Allah onun iradesini teslim ettiği) ve nurunu üçe çıkardığı noktada irşada memur ve mezun kılınır.
Gerçek mürşidler onlardır ki; Allah tarafından “irşada memur ve mezun kılındın,” cümlesiyle irşad makamının sahibi kılınmışlardır. İşte birçok insan çıkıyor ortaya ve de irşad makamının sahibi olduklarını iddia ediyorlar. Ama Allahû Tealâ’ya sorulduğu zaman cevap öyle gelmiyor. Sevgili kardeşlerim, onun için biz herkese şunu söylüyoruz: Bizim hakkımızda ve insanların dedikodularına bakarak bir karar verirseniz, bu sizin Allah katında derecat kaybetmenize yol açar. Öyleyse ne yapmanız lâzım? Bizi dinleyenler, bizi hacet namazı kılarak Allah'tan sormak mecburiyetindesiniz. Ancak Allah, size doğru cevabı verecektir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, unutmayın ki; Allah’a en yakın olanlar, sevmeyi en üstün boyutta yaşayanlardır. Onlar severler ve hiç kimseden nefret edemezler. Bizim için de hiç kimseden nefret etmemiz mümkün olmadığı vakası bir kesin hükümdür. Hiç kimse bizim düşmanımız değildir. İnsanlar bize düşman olabilirler. Şeytan en büyük düşmandır. Cinlerden düşman olanlar vardır. Ama hiçbirisi de bize hiçbir şey yapamazlar. Bizim üzerimizde bir tesir sahası oluşturmaları mümkün değildir. Sadece bir tek sebeple; Allah’ın muhafazası altında olduğumuz için. Yoksa bize ait olan bir güç değildir.
Biz aslında kendimize ait olan bir değer taşımayız. Sizlere ulaştırdığımız her şey, Allah’ın bize söylettikleridir; bizim söylediklerimiz değildir. Biz böyle bir muhtevayı taşımayız. Kendimize ait bir şeyimiz yoktur. Sadece Allah bize tasarruf ettiği için sizlere bir değermiş gibi görülürüz. Böyle bir görüntü, salt görüntüdür. Bir defa daha altını çizerek söyleyelim: Biz bir hiçiz! Allah’ın dünya üzerindeki telefonuyuz. O neyi söyletirse biz, sadece O’nun bize söylettiklerini söyleyebiliriz. Şu anda da aynı şey söz konusu. İlmimiz bize ait olan bir ilim değildir; Allah’a aittir.
İşte Allah’ın konuşturması sebebiyledir ki; bugün dünyada insanların hiçbirinin ulaşmasının, yaşamakta olanların arasında hiç kimsenin ulaşmasının mümkün olmadığı bir ilmin sahibi gibi görünürüz. Çünkü bizi konuşturan Allah’tır. Bu görüntüde de bize ait olan bir şey yoktur. Allah neyi dilerse biz sadece onu söyleyebiliriz. Allahû Tealâ dilediği zaman bize geleceğe dair gerçekleri söyler ve eğer bizim sizlere bildirmemizi emrederse biz bunu yaptırdığı an, O bizi konuşturduğu şekilde konuşabiliriz.
Bugüne kadar sizlere söylediğimiz bütün hakikatler, bizim sahip olduğumuz hakikatler değildir. Allah’ın bize sadece söylettiği hakikatlerdir. Hakikatlerin sahibi Allah’tır. O’na sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki; bizim de sahibimiz Allah’tır. Ama sizlerin sahibi biziz. O’na bizim vasıtamızla bağlanırsınız. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Unutmayalım ki Allahû Tealâ hepinizin sadece mutlu olmanızı istiyor. Ne zaman daimî zikre ulaşırsanız, o zaman mutluluğu en üst boyutlarda yaşayanlardan olursunuz. Nefsinizin kalbindeki afetlerin azalmasına paralel bir seyir içinde hepiniz için mutluluk söz konusudur.
İnsanlar vardır; bu dünyada bir ot gibi yaşarlar. Allah’a ulaşmayı dilemezler ve mutluluğu hiç bir zaman yaşayamazlar. Onların ilim adını verdiği statü içerisinde neye sahip olurlarsa olsunlar, nefs tezkiyesini yapmayan bir insan mutluluğun yarısına ulaşamaz. Nefs tasfiyesini gerçekleştiremeyen bir insan, mutluluğun tamamına ulaşamaz. Nefsinin kalbindeki nurlarla kişinin mutluluğu arasında %100 ilişki söz konusudur. Aynı oran söz konusudur. Nefsinizin kalbi % kaç nurla dolu olursa o kadar mutlusunuz.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sonsuz hamdediyoruz, şükrediyoruz ki; Allahû Tealâ sizleri de seviyor. Seviyor ki bizimle berabersiniz. Güzellikleri sizlere sizin gayretleriniz değil, o gayretleriniz seviyesindeki Allah’ın yardımı yaşatıyor. Gayret bu açıdan önemli mi? Elbette önemli. Çünkü o gayretlere bağlı olarak Allahû Tealâ size devamlı hediyeler verir ve sizi mutluluğa doğru adım adım yüceltir. Ruhun tesliminde yarı yarıya olan mutluluğunuz, fizik vücudunuzun tesliminde %80’i aşar. Nefsinizin tesliminde tamama ulaşır ve de gerçek anlamda mutlu olan bir insan olursunuz.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’ı herkes sevemez; kendilerini sevdikleri için. Bir insan zikir yapabiliyorsa bu, Allah’a olan sevgisinin oranını gösterir. Ne kadar zikredebiliyorsunuz Allahû Tealâ’yı; işte Allah’ı o kadar seviyorsunuz. Zikir, bu sebeple ibadetlerin en üstünüdür. Hem bir ölçü olduğu için hem de önce nefs tezkiyesini ve sonra nefsin tasfiyesini sağladığı için. Başka bir anahtar yok. Allah’a yakın olmak isteyen herkes, nefsini tezkiye etmeye mecburdur. Bu tezkiyedir ki; o kişiyi negatif bütün faktörlerden kurtaracaktır. Onu Allah’ın bütün güzelliklerine ulaştıracaktır.
Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan, mürşide ulaşınca 2. safhaya ulaşan tâbiiyetle, ruhu Allah’a ulaştırmakla 3. safhaya ulaşan ve insana dünya mutluluğunun yarısını sağlayan bu muhtevada Allahû Tealâ’nın ikramı odur ki; bütün insanlar buraya kadar olanı Allahû Tealâ’dan karşılıksız olarak almak yetkisinin sahipleridir. Herkese kapılar ardına kadar açıktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, onu mutlaka Kendisine ulaştırır. Bu Allah’ın ni’metidir, hediyesidir, o kişiye verdiği bir mükâfattır. Bütün insanlar için bu kapı çalışır. Önemli olan ondan sonrasını tamamlayabilmektir. Ama kişi derse ki: “Benim için bu yeter. Ben dünya mutluluğunun yarısına razıyım. Mademki cehenneme de gitmeyeceğim, 3. kat cenneti elde etmişim; ben bu zikir seviyesinde devam ederim ve de bir ömür boyu bunu, bu mutluluğu (dünya mutluluğunun yarısını) sağlarım. Yarısıyla da biraz mutsuz olurum ama çok önemli değil. 3. kat cennete de giderim.” diyorsa bir insan, bunu gerçekten sağlayabilir. Yani bir kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi, bu konu için yeterlidir. Allah onu Kendisine ulaştıracaktır, onun ruhunu. Allah, o kişinin nefsini tezkiye edecektir. Nefsinin kalbi %50’den fazla nurlarla dolduğu için o kişi yarı yarıya bir mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşayacaktır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte sizlerle beraber geçirdiğimiz bir güzel sohbet daha, burada hamdolsun ki tamamlandı. Konumuz mutluluktu. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi burada tamamlıyoruz inşaallah.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



