SOHBETİN ADI: MUTLULUK SOHBETİ
TARİHİ: 13.02.2009
Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah'ın bir mutluluk sohbetinde birlikteyiz.
"Allah insanlardan ne istiyor?" diye sual ederlerse, onlara deyin ki: Allah, bütün insanlardan sadece bir tek şey ister. İnsan adı verilen kâinattaki en kıymetli mahlûkunun mutlu olması.
İnsan neden kâinatta Allah'ın en çok sevdiği mahlûkudur? Çünkü sadece insana Allahû Tealâ ruhundan üfürmek şerefini bahşetmiştir. İnsan, Allah'ın ruhundan üfürdüğü, Allah'ın ruhunu üfürdüğü kâinattaki tek mahlûktur. Bu şerefe nail olduğu için eşref-i mahlûkattır. Mahlûkatın yani yaratılanların en şereflisidir.
Sevgili kardeşlerim! Allah'ın hepinizden istediği bir tek şey var. O, sizin mutlu olmanızı ister. Allahû Tealâ bize mutluluğun formülünü öğretti. Bir insan ruhunu Allah'a teslim eder. Bu teslim, bu kişinin dileği üzerine Allah tarafından gerçekleştirilir. Yani Allah, Allah'a ruhunu ulaştırmayı dileyen kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır ve o kişi sanki bunu kendi iradesi ile yapmış da bir gayret karşılığı bu şerefe nail olmuş gibi, ona dünya mutluluğunun yarısını mutlaka yaşatır. Kim, Allah'a ulaşmayı dilerse, o kişi Allah'a ruhunu ulaştırmaz, Allah onun ruhunu Kendisine ulaştırır.
Öyleyse Allahû Tealâ bütün insanların en az bu şerefe nail olmasını istiyor.
Diyor ki: "Kim Bana mülâki olmayı dilerse, Ben onu Kendime ulaştırırım."
Diyor ki: "Allah dalâlette olanları bırakır ama o dalâlette olanlardan her kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu Kendime ulaştırırım."
Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dileyen herkesin ruhunu, bizatihi Allah olarak, Yaratan olarak Kendisine ulaştırmayı garanti ediyor. "Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu (onun ruhunu) Kendime ulaştırırım." diyor.
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
"allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediğini Kendisine seçer."
İnsanların %95'ten fazlasını seçer. Seçmedikleri kimlerdir? Seçmedikleri; kendileri dalâlette kalmakla yetinmeyip, başka insanları da dalâlette bırakmaya çalışanları, onları sevmez. Onları mutlaka cehennemine atacak ve cezalandıracaktır. Bu insanlar da kendileri Allah'a ulaşmayı dilemedikleri gibi, başka insanları da Allah'a ulaşmayı dilemekten men etmeye çalışanlar, hiçbir zaman insanların %5'inden yukarıda olamaz. Çok küçük bir azınlık buna tevessül eder, özellikle bunun için çalışır. İşte onlar insanların en şerrlileridir. Onlar için de Allahû Tealâ'nın yapacağı şey, onları dünyada da ahirette de mutsuz kılmak.
Sevgili kardeşlerim! Mutluluk bir sulh ve sükûn halidir. Yani insanın iç dünyasında bir uyum, dış dünyasında bir uyum, Allah ile olan ilişkilerinde bir 3. uyum söz konusu olmalıdır. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah da onu Kendisine ulaştırmayı dilediği ve bunu farz kıldığı için, Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırmak üzere harekete geçer. İşte burada mutluluk olayı başlar. Kişi Allah'a ulaşmayı dilediği andan itibaren artık mutludur.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Yarattığı bütün mahlûkatın içinde, Allahû Tealâ sadece insana Kendi ruhundan üfürmek lütfunda bulunmuştur. O şerefe lâyık gördüğü tek varlık insandır. Salsalin adı verilen özel bir çamurdan, topraktan vücuda getirdiği (topraktan halk ettiği) Âdem (A.S) ve O'nun kaburga kemiğinden oluşturduğu eşi Havva anamız, Allahû Tealâ'nın dizaynında kendilerinden sonra gelecek olan bütün nesilleri yetiştirenlerdir.
Sevgili kardeşlerim! İnsanların hepsinin bir mutluluk arayışı içinde olduğu kesindir. Herkes mutlu olmak ister. Ama mutluluğun ne olduğu, insanlar tarafından hep bilinmemektedir. Mutluluk bir uyum halidir. Kişinin iç dünyasında kavganın bittiği, dış dünyasında kavganın bittiği, Allah ile olan ilişkilerinde sulh ve sükûnun bütün boyutlarıyla yerleştiği bir dizaynı ifade eder.
Allahû Tealâ insan adı verilen mahlûkunu ruh, nefs ve fizik vücuttan oluşan bir üçlü ile vücuda getirmiştir. Ruh; Allah'ın üfürdüğü, Allah'ın ruhudur.
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
Allahû Tealâ: "Ve nefeha fîhi min rûhihî: Ben onun (insanın) içine ruhumdan üfürdüm." diyor.
Üfürülen ruh, aynen o fizik vücudun şeklini alır. Bir kimse kendi ruhunu gördüğü zaman derhal kendisini tanır.
Sevgili kardeşlerim! İnsan adı verilen mahlûku Allahû Tealâ cinlerden farklı yaratmış. Cinlerin nefsi var, cinlerin fizik vücudu var ama ruhları yok. Hayvanların nefsleri var, fizik vücutları var ama ruhları yok. Aklınıza hangi mahlûk geliyorsa hiçbir mahlûkta Allah'ın ruhu yoktur. Ama kim, insanlardan kim yaratılmışsa, dünyaya geldiği anda Allahû Tealâ onun içine ruhundan mutlaka üfürür. Bu, insanla insanın dışındaki bütün mahlûkat arasındaki en büyük farklılıktır. Bu sebebe dayalı olarak insan, kâinatta Allah'a en yakın mahlûktur. Allah'ın ruhunu bünyesinde taşımak şerefine lâyık olduğu için.
Manevî tekâmülün 1. merhalesi; ruhun öldükten sonra değil, şu dünya hayatını yaşarken Allah'a teslimidir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ruhunuzu Allah'a teslim etmek; bu, aslî vazifenizdir! Herkesin üzerine mutlak olarak farzdır.
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
"İrciî ilâ rabbiki: Ey ruh! Rabbine yönel ve Rabbine doğru yola çık ve O'na teslim ol. Rabbine geri dön."
Rücû etmek, geri dönmek.
Ne olmuştur? Allah ruh üfürmüştür insana. Yani ruh Allah'tan gelmiştir. Ruhun geri dönmesi; geldiğine, (sahibine, Allah'a) geri dönmesidir. Buna vuslat diyoruz. Ruhun Allah'a vasıl edilmesi, ulaştırılması...
Sevgili kardeşlerim! Bir büyük yalan, İslâm dünyasına girmiş vaktiyle, herşeyi berbat etmiş. Bu büyük hata; "Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür." tarzındaki bir palavradır! Ruh vücuttan dilediği an ayrılır. Günde yüzlerce defa ayrılır dilerse ve insan bunu hiçbir zaman hissedemez. Bu hissin, hissetmek yetkisinin sahibi kılınmamıştır ki; Allah'ın ruhu olan ruh, dilediği gibi serbestçe hareket edebilsin.
Sevgili kardeşlerim! Ruhun bu serbest hareket dizaynı Allah'ın bir ni'metidir. Ruh insana hayat veren bir faktör değildir. Hayatı Allah verir, ruh vermez. Ruh vücuttan ayrıldığı için insan ölmez. İnsan öldükten sonra fizik vücut artık ruhu bünyesinde barındırabilecek olan bir özelliğin sahibi olmadığından, bu muhtevayı kaybettiğinden dolayı, ölen bir insanın ruhu açıkta kalır.
O ruh öyle bir varlıktır ki; fizik vücut yaşadığı sürece ruhun mekânıdır. Zaten yapıları da %100 birbirinin aynıdır. Vücutta olan bütün değişiklikler, ruhun bünyesinde de mutlaka tahakkuk eder. Yani o kişi hangi durumdaysa ruhu da görüntü itibariyle, muhteva itibariyle onun aynıdır. Yani şekil, şeklî muhteva itibariyle aynıdır. Saçlarının ucundan ayak parmaklarının ucuna kadar herşeyleri birbirinin aynıdır. Ama insan öldüğü an şu fizik vücut, ruha mekân olma vasfını kaybeder. Artık o, ruh için sadece bir görüntüdür; bir mekân değildir, sığınılacak bir yer değildir. Çünkü o vasfı ölümle birlikte kaybetmiştir.
Demek ki hayat dediğimiz yaşam, fizik vücudu ruhun yuvası haline getiriyor. Ruhun içinde yaşayabileceği bir ortam oluşturuyor fizik vücudumuz, hayatta olduğu sürece. Ölümle birlikte ruh vücuttan ayrılıyor. Ayrılmadığını, aynı noktada kaldığını düşünelim. Bir şey ifade etmez! Çünkü fizik vücut için ruh, artık onun içinde barınabilecek bir vasfa sahip değildir.
Fizik vücut öldüğü anda, fizik vücut ruh için sadece bir görüntü olur. Artık mekân olmak vasfını kaybetmiştir. Ama görüntü, ait olduğu âlemin görüntüsü olarak, ait olduğu âleme yani zahirî âleme ait bir fizik standardına sahip olmasına rağmen, ruhun âlemi olan emr âlemine göre artık bir vasıf taşımaz. Bir ruh için ölen bir fizik vücut sadece bir görüntüdür. İçinden geçebileceği, hiçbir şeyine dokunamadığı ama var olduğunu gördüğü bir görüntüdür.
Sevgili kardeşlerim! Böyle bir dizaynda bütün insanlar için mutluluk söz konusu. Ruhumuzun hayatta iken, biz hayatta iken Allah'a geri dönmesini Allahû Tealâ niçin emrediyor acaba? Çünkü aynı dengeyi, Allahû Tealâ kişinin kurmasını istiyor. Yani kim Allah'a ulaşmayı dilerse, bu kişi mürşidine tâbi olduğu zaman O'na ulaştırmak istediği, Allah'a ulaştırmak istediği ruhu, vücudu mutlak olarak terk eder. Artık o kişinin vücudu bir ruha sahip değildir ve denge bütünüyle bozulmuştur.
Başlangıçtaki olay neydi? O kişinin nefsi vardı. Nefs %100 afetlerle doluydu. O kişinin ruhu vardı. Ruh %100 hasletlerle doluydu. Allah'ın o mukaddes dengesi, bozulmayan dengesi, o kişide mutlak olarak ruh ve nefs marifeti ile devam etmekte idi. Ama bunlardan bir tanesi devre dışına çıktığı zaman yani ruh Allah'a doğru yola çıktığı zaman, bütün pozitif unsurlar onunla beraber devre dışı kalır. İşte Allahû Tealâ bu dengeyi yeniden sağlamak üzere ruhun, dünya hayatını yaşarken Allah'a dönmesi üzerimize farz kılındığı cihetle, bu bir zarurettir. Mutlaka bunu gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Bunun sağlanması sadedinde, Allahû Tealâ nefsin kalbindeki %100 afet, ruhun kalbindeki %100 haslet yerine, nefsin kalbini %49 afet, %51 nura ulaştırmak üzere bir planı tatbik sahasına geçirir.
Bir kişinin ruhunu Allah'a ulaştırabilmesi, ruhun vücuttan ayrılmasına icabet verir. Bu ise bir kişinin hacet namazını kılıp Allah'tan mürşidini sorması, öğrenmesi ve o mürşide ulaşıp önünde diz çöküp tövbe etmesi ile mümkün olur. Ne olur? Ne zaman böyle bir olay gerçekleşirse, kişi Allah'tan mürşidini sormuşsa, o mürşidin önünde tövbe etmeyi gerçekleştirmişse, bu tövbe sırasında mutlaka o kişinin ruhu vücudunu terk eder ve devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelip önden arkaya doğru, yere paralel bir hüviyette yerleşir.
Ne yapmıştır Allahû Tealâ? O kişinin vücudunun içinde bulunan ruhunu oradan almıştır ama ona yeni bir ruh göndermiştir. Elbette devrin imamının ruhunun, bir kişinin başının üzerinde bulunması, o kişi için dünyadaki en büyük şereftir. Bu ruh onu birçok şeyden koruyacaktır. Yere paralel bir şekilde onun üzerinde duracaktır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e: "Onların üzerine kanatlarını ger." diyor. Bu sebeple, devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerinde, iki eli iki yana açılmış bir biçimde, kanatlarını o kişinin üzerine germiş vaziyette yerleşir.
26/ŞUARÂ-215: Vahfıd cenâhake li menittebeake minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve mü’minlerden, sana tâbî olan kimselere kanatlarını ger.
Sevgili kardeşlerim! Kur'ân-ı Kerim öğretimi, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında bir bütündü. Herkes Allah'a ulaşmayı dilemeyi, kâinatın en büyük mürşidine, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz'e tâbî olmayı tamamlamışlardır. Bunun üzerine ruhları vücutlarından ayrılmıştır. Başlarının üzerine, yere paralel bir şekilde duran, kollarını açan Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in ruhu gelip yerleşmiştir. Daha sonra bütün sahâbenin fizik vücutlarını da Allah'a teslim ettiklerini biliyoruz. Hepsi, adına sahâbe dediğimiz gerçek sahâbeler, bunu gerçekleştirmişlerdir. Fizik vücutlarını da teslim etmişlerdir, daha sonra nefslerini de Allah'a teslim etmişlerdir. Daha sonra muhlis olmuşlardır. İradelerini de Allah'a teslim etmişlerdir. Bunlar Allahû Tealâ'nın gerçek anlamdaki mürşidleridir.
Mekke ile Medine ayrı ayrı iki tane merkezi buluşturduğu zaman, Mekke'den Medine'ye gidenler, Medine'de tâbiiyeti ve arkadan tâbî olanların da irşad makamına yükselmesini sağladılar. Böylece Medine'deki mürşidler; hem Mekke'den Medine'ye gidenler, irşad makamının sahibi olan gidenlerden hem de Medine'de tâbî olup irşad makamına Allahû Tealâ'nın ulaştırdığını sahâbeden oluşuyor. Allahû Tealâ onların hidayete erdiklerini ve başkalarını da hidayete erdirdiklerini söylüyor.
Sevgili kardeşlerim! Allah ile olan ilişkilerinizi bütün boyutlarda en güzele doğru yaklaştırmalısınız! Mutluluk sizin de hakkınız! Allah'a ulaşmayı gerçek anlamda dileyen herkesin, mutlaka %51 mutluluğu yaşaması, Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiştir. Bu, herkese karşılıksız verilir, mutlaka verilir. 7-8 aylık bir gayret, bir kişiyi mutlaka bu hedefe ulaştırır, mutlaka ulaştırır. Çünkü Allahû Tealâ garanti etmiştir. "Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu Kendime ulaştırırım." diyor. Öyleyse biz insanlara düşen şey, sadece Allah'a ulaşmayı dilemektir.
Sevgili kardeşlerim! Allah'a ulaşmayı dileyip de ruhunuzu Allah'a ulaştırdığınız zamana kadar geçen devre, hayatınızın en büyük mutluluğunu yaşadığınız devresidir. Daha sonra fizik vücudunuzu teslim edersiniz. Daha sonra nefsinizi teslim edersiniz. En son iradenizi de teslim edersiniz. Hatta Allahû Tealâ size irşad makamını teslim eder. İradenizi de Allah'a teslim ettikten sonra. Ama o başlangıçtaki bu 7-8 aylık mutluluğu, o seviyede bir daha yaşayamazsınız! O, farklı bir olaydır.
Sevgili kardeşlerim! Mutlu olmak isteyen kişi Allah'a yaklaşmadıkça, Allah'a ulaşmayı dilemedikçe böyle bir muhtevayı hiçbir zaman yaşayamaz. İşte bu dünyadaki verilere dayalı olarak, dünya ni'metlerini insanlar nefsleri bütün boyutları ile kapkara da olsa elde ederler. Zenginlik onlara mal sağlar, onların karınlarını istediği gibi doyurmalarını temin eder, mülk sağlar. Onlar da zannederler ki; paraları arttıkça, bu mallara sahip oldukça mutlulukları da artacaktır. Ama boşuna beklerler sevgili kardeşlerim! Onlar başkalarına yardım edenler değil, başkalarını, özellikle Allah'ın dostlarını kendilerine düşman edinenlerdir. İşte böyle bir açmaza düşen herkes, mutsuzluğu bütün bir ömür yaşamak mecburiyetindedirler.
Kim Allah'ın dostlarını düşman edinmişse kendisine, o aslında Allah'ı karşısına almış olur. Böyle bir güruh için hiçbir zaman mutluluğun oluşması mümkün değildir. Allah'a karşı savaş verenlerin kalplerinde hiçbir zaman mutluluğa bir kapı açılmaz. İşte dünyadaki en kötü yazgı budur diye düşünüyoruz. Allah'ın dostlarına, Allah'ın resûllerine, hangi devrede kimler savaş açmışsa, onlar mutsuzluğu büyün boyutlarıyla yaşamışlardır. Yaptıklarından çok büyük pişmanlık duyarak ölmüşlerdir ve ne yazık ki, cehennemden kurtulmaları hiçbir zaman mümkün değildir.
Sevgili kardeşlerim! Allah hepinizi sever. Herkesi affetmeye de her zaman hazırdır. İnsanlar bir düşünseler... "Biz nasıl olur da Allah'a karşı savaş açarız? Şeytan bizi nasıl oluyor da bu kadar kandırabiliyor?" diye düşünecekleri günler gelecek bu insanların. Zaten hacet namazını kılıp da bir defacık boy abdesti alarak Allah'tan soran kişi, kimin hangi kademede olduğunu bir defada, bir tek defada mutlaka öğrenir. O zaman yaptığından çok büyük bir utanç duyacaktır. Şeytansa bütün insanları Allah'ın dostlarına karşı düşman etmeye çalışır. İşte dünya üzerinde Allah'ı sevenler ve şeytanın esiri olanlar tarzında iki ayrı grup mutlaka oluşur.
Sevgili kardeşlerim! Bu dünya geçicidir. Ne kadar yaşayabilir bir insan? 100 sene yaşasın. Zenginliğin, paranın kendisine mutluluk kazandıracağını düşünsün. 100 sene çalışsın, çabalasın veya haram yolla, hakkı olmayan paralara sahip olsun. Görecektir ki; sahip olduğu o servet, ona hayatının hiçbir noktasında mutluluk getirmemiştir. Getirmesi mümkün değildir. O zaman onca hayat çalışmasının karşılığında, o kişinin kazandığı şey sadece mutsuzluk ise, huzursuzluk kişinin her halinden belli ise, içi içini yiyorsa sevgili kardeşlerim; bu mutluluğun arkasında ne olduğunu araştırması lâzımgelmez mi insanların?
Neden Allah'ın dostları bütün şartlar altında mutlular? Neden? Şeytanın dostları, Allah'a karşı savaş verenlerin hepsi, Allah'ın dostu olamazlar. Kim Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı ise o, şeytanın dostudur.
Sevgili kardeşlerim! Bunu anlamak da gayet basittir. Onlar da hacet namazını kılıp Allah'tan sorsalar, göreceklerdir muhakkak doğruları! O zaman yaptıklarının ne kadar büyük bir günah olduğunu fark edeceklerdir. Huzursuzluklarının, mutsuzluklarının arkasında sadece yanlış düşüncelerinin, Allah'a karşı savaş vermelerinin buna sebep olduğunu net olarak tespit edeceklerdir. O zaman yaptıklarından büyük bir nedamet duyacaklardır, pişmanlık duyacaklardır.
Sevgili kardeşlerim! Biz öyle olan insanlar için asla Allahû Tealâ'ya "Onları kahret. Onları huzursuz kıl." tarzında, Allahû Tealâ'nın onlara düşman olmasını talep edecek en ufak bir talepte bulunmak yetkisinin sahibi değiliz. Biz şartlar ne olursa olsun, biz, bize ne yapılırsa yapılsın, hiç kimsenin Allah tarafından cezalandırılmasını talep etmedik, etmeyeceğiz!
Sevgili kardeşlerim! Çünkü biliyoruz ki; Allah'ın Resûl'üne karşı yapılan bütün saldırıların cezası, dînler tarihi boyunca o insanlarda çok büyük cezaların Allah tarafından oluşturulmasına sebebiyet vermiştir. Hiçbirisi mutluluğu yaşayamamıştır. Sonsuz huzursuzlukların içinde bir süre yaşadıktan sonra dünyaya mutsuz bir hüviyette, büyük ızdıraplar çeken insanlar olarak veda etmişlerdir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bizim düşmanımız yoktur. Hiç zaman olmayacaktır ama bize düşman olanlar her devirde var olacaktır. Şimdiye kadar hep var oldular. Biz ölünceye kadar geçecek zaman süresincede belki başkaları, birçok insan daha bize düşman olacaktır. Ama onlar, Allah'ın dostu olmak vasfını kaybedenlerdir. En çok onlara acıyoruz.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde mutluluğu yaşamak hepinizin hakkı. Hepiniz Allah'ı sevmelisiniz. O'nun etrafında tek bir yürek, tek bir vücut olmak üzere birlikte olmalısınız. Hepimiz bir olmalıyız, beraber olmalıyız. Gruplaşmalar, birbirine düşman olmalar, Allah'ın dostları arasında oluşamaz.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bu dünya için çalışmak. Evet, ama insanların arasını açmakla değil; insanların arasını, onları birbirine en büyük ölçüde dost edecek hüviyete getirmek, bu istikamette hareket etmek. İnsanları sevmek...
Allah'ı seven, insanları sever. Allah'ı ne kadar çok seviyorsanız, başka insanların sizin yüzünüzden, size düşman oldular diye, Allahû Tealâ tarafından cezalandırılmasına gönlünüz razı olmayacaktır. Allahû Tealâ elbette dilediğini yapar. Buna kimse engel olamaz. Ama sevgili kardeşlerim, eğer Allah'ın gerçek dostlarıysanız, hayatınızda intikam adı verilen müessese yerleşmemeli! Allahû Tealâ buna cevaz vermemiş mi? Vermiş. Kim başkasına bir kötülük yaparsa, aynı ölçüde bir kötülüğü, o kötülüğe uğrayan, başkası tarafından zararzede edilen kişinin de yapmasına Allahû Tealâ müsaade ediyor. Buna "kısas" diyor Kur'ân-ı Kerim. Buna hak tanıyor. Ama Allah'ın dostları hiçbir zaman kısas uygulayamazlar. Böyle bir şeyin içlerinden gelmesi mümkün değildir.
Kısas kimin yapabileceği bir şeydir? Nefsinin kalbi afetlerle dolu olup da kendisine kötülük yapılan bir kişi, mutlaka o kişiden intikam almak ister. İşte bunun adı kısastır. Allahû Tealâ kısasa insanlar nefs taşıdığı için müsaade etmiş. Ama bu davranış biçimlerinin en üstünü hangisidir? Bu davranış biçimlerinin en üstünü, kendisine açık bir şekilde de olsa kötülük yapılan kişinin, başkaları hakkında Allah'tan onları zararzede etmesi konusunda talepte bulunmaması halidir.
Sevgili kardeşlerim! Allah'ın dostları, Allah'ın gerçek dostları, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, o insanlardan intikam almayı hiçbir zaman dilemek yetkisinin sahibi değildirler. Çünkü böyle bir dilek, nefsinin kalbinde afetler taşıyanların dileği olabilir. Ama Allah'ın, nefsinin kalbindeki bütün afetleri almış olduğu dostları, onlar afetler olmadığı için böyle bir talebin hiçbir zaman sahibi olamazlar. Ama çok kötü insan olmuştur ki; tarihte onlar Allah'tan talepte bulundukları zaman, Allah onlara doğruyu mutlaka göstermiştir. O zaman da yaptıklarından büyük pişmanlıklar duyarak Allah'ın yoluna girmişlerdir.
Sevgili kardeşlerim! Her kötülüğün arkasında bir iyilik saklıdır. Kişi eşelerse o iyiliği yakalayabilir.
Herkesin sonsuz mutluluklara ulaştırılmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Sevgili kardeşlerimiz, can dostlarımız, gönül dostlarımız! Huzurlarınızdan bu noktada ayrılıyoruz inşaallah.
İmam İskender Ali M İ H R



