}
Din Adamlarını Tövbeye Davet (01.01.2004) 01.01.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 113397

SOHBETİN ADI: DÎN ADAMLARINI TÖVBEYE DAVET
TARİHİ: 01.01.2004


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde gene Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı.

Siz, sevgili kardeşlerim! Hidayetin öncüleri! Hidayetin ne olduğunu bilmeyen koskoca bir topluma bunu öğretmekle vazifeli olanlar. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu piyasadaki yazılar bize ulaştırıldıkça işimiz güç diye düşünüyorum. Dîn adamı olarak geçinen binlerce kişi Kur’ân’ın temel hükümlerinden haberdar olmadan yaşıyor. Kendilerine ne öğretilmişse papağan gibi onları ezberlemişler ve Allah'ın öğretisine hem sırtlarını hem de kulaklarını çevirmişler ve tıkamışlar. Ve öğreten hidayetten nasibini almamış ki öğrenecek olan kişi nasıl hidayete erecek? “Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” Osmanlı böyle bir söz, bir tekerleme dillere pelesenk etmiş. Dîni bilmeyen insanlar, Kur’ân’da ne olduğundan haberdar olmayan insanlar, dîn hakkında ahkâm kesiyorlar. Ve de hidayetin “ha” sından habersiz insanlar hidayetin sahibine kafa tutuyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Nasıl bir dünyada yaşıyoruz farkında mısınız? Şeytan kıs kıs gülüyor. “İşte” diyor. “Senin zamanında bu insanlar, ötekilere dîni öğretecek olan da işte bunlar.”  Sevgili kardeşlerim! Küfrün, dalâletin, taassubun bataklıklarında kaybolmuş bir dîn öğretimi. Kur’ân’la tamamen ilişkisini kesmiş insanlar. Kur’ân’ın kendisine ne öğrettiğine bakmıyor. İnsanlar kendisine ne öğretmişler. Kur’ân’ın bir furkan olduğunu unutmuş insanlar. Doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği Kur’ân’a aittir. Kur’ân, Allah'ın kelâmıdır. Ve de biz, o unutulmuş olan Kur’ân’ın hakikatlerini sizlere anlatıyoruz. Bu zavallı dîn adamıyım diye geçinen insanlar da bu konuda büyük kısmında ne yazık ki realiteden hiçbir işaret yok. Nasiplerini alamamışlar.

Sevgili kardeşlerim! Bu insanlar dîni, kendilerine dîn öğretenden öğrenmek mecburiyetindeler. Onun için haklıdırlar. Dîni bilmemekte mazurdurlar. Ama bir büyük yanlış çok açık bir şekilde görünüyor. Hem söylediklerimizi incelemek gereği duymayan, “Nasıl olsa yanlış bir şeyler, palavralar yazmıştır. Nerden bilecek o Allah'ın kitabını?” diye nefsinin afetlerinden esinlenen insanlar bizim hakkımızda hüküm vermeye kalkıyor.

Sevgili kardeşlerim! Sadece onlar kendilerine yazık etseler bu çok önemli bir şey olmayacak. Ama bu insanlar; ilimsizliklerine bakmaksızın, Kur’ân’dan haberdar olmadıklarına bakmaksızın, o kisvelerine rağmen (ilim kisvelerine rağmen), bizim söylediklerimizin bir kıymeti olmadığını iddia etmiyorlar mı? İşte o zaman Allah'ın karşısında çok acıklı bir duruma düşüyorlar.

Konumuz; tövbe. O kardeşlerimizi, hakkımızda her türlü iftirayı reva gören o insanları tövbeye davet ediyoruz. Bu akşamki konumuz, ramazanın bu akşamki konusu, tövbe.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar zor bir şey biliyor musunuz?

• Hem insanlar ilimden nasiplerini almasınlar; madde 1.
• Hem o nasiplerini almadıkları ilimle; kendileriyle beraber bütün bir toplumu cehenneme sürüklesinler.
• Hem de bu asırdaki hidayetin sahibini bir nevî sahtekâr olarak düşünsünler. Ve düşünmekle kalmayıp bunu etrafa da söylemek cesaretinde bulunsunlar.

Bunu düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Bu insanlar bir gün ölecekler! Öldükleri zaman bütün bu devirde yaşayan insanların veballerini de omuzlarına alarak ölecekler. Ölüp de Allah'ı gördükleri zaman, O’nun söylediklerini işittikleri zaman, “Bizi tekrar geriye gönder Yarabbi!” diyecekler, “ki resûlüne tâbî olalım.” Kur’ân-ı Kerim böyle yazıyor. “Ah keşke falancayı dost edinmeseydim.” diyecekler. “Beni Allah'ın yolundan saptırdı.”

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu insanlar sadece kendileri inanmasalar ve kendileri cehenneme gitmeyi hak etmiş oldukları için bir problem olmayacak. Fakat bu insanlar, başka insanların kanına giriyorlar. Onların Allah'a ulaşmayı dilemelerini önlüyorlar. Hem de yalan söyleyerek. Bizim söylediklerimizi incelemek gereği duymuyor adam. Yetmez! O âyetlerin, söylediğimiz hidayet âyetlerinin muhtevasını da bilmiyor. Ve hiç utanmıyor ve diyor ki: “Ben, onun söylediklerini, yazdıklarını okudum. Hiç önemli şeyler değil. Siz, onu dinlemeyin beni dinleyin.”

Sevgili kardeşlerim! Burada Ahzâb Suresinin 67 ve 68. âyetleri devreye girer:

33/AHZÂB 67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”

33/AHZÂB 68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


Diyorlar ki cehennemdekiler: “Yarabbi! Biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına itaat ettik. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi! Onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”

İşte bu devirde yaşayan dîn adamları... Onlara hidayeti bu kadar açık bir şekilde anlatmamıza rağmen incelemek gereğini duymuyorlarsa ve başka insanları uyarmamıza bir de engel oluyorlarsa, o zaman bu âyetin standartları içinde bu insanlar. Mutlaka tövbe etmeliler! Yaptıkları bu cinayetin, bu kitle halinde bir cinayet. “Fitne, katilden daha beterdir.” diyor Allahû Tealâ. Bu, bir fitnedir sevgili kardeşlerim! Hidayet Çağı’nın fitnesi! Dîn adamlarının Allah'a karşı çıkması!

Allahû Tealâ, bizim ağzımızdan Kur’ân’ın onlar tarafından yüz seneler önce unutulan âyetlerini söylüyor. Biz, yeni bir şey söylemiyoruz. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı İslâm’ın nasıl bir İslâm olduğunu söylüyoruz.

• Bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemişler. Allah'a ulaşmayı dilemek, Kur’ân’da farz, 3. basamak.
• Bütün sahâbe, kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlar. Mürşide tâbî olmak; Kur’ân’da farz, 14. basamak.
• Bütün sahâbe, ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar (Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe). Ve ruhu Allah'a ulaştırmak üzerimize defaatle farz.

Allah'a ulaşmayı dilemek de farz, mürşide ulaşmak da farz, tâbî olmak da farz, ruhu Allah'a ulaştırmak da farz. Ve bütün sahâbe ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar. Yeter mi? Hayır, yetmez.

• Fizik vücudu Allah'a teslim etmek de farz Kur’ân’da. Ve bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler.

Gene yetmez!

• Bütün sahâbe, nefslerini de Allah'a teslim etmişler. Nefsi Allah'a teslim etmek de farz.

• Bütün sahâbe, irşada ulaşmışlar. İrşada ulaşmak da farz. İradelerini de Allah'a teslim etmişler. İradelerini Allah'a teslim etmek de farz.

Ve sizlere, bu zavallı dîn adamı diye geçinen insanların hiç bilmedikleri bu Kur’ân hakikatlerini Allahû Tealâ bize öğretiyor. Biz de size öğretiyoruz. Sahâbenin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaşadığı hayatı size anlatıyoruz. Hayır, hadîslerle değil Kur’ân’la anlatıyoruz! Kesin hükümlerle anlatıyoruz. Adamlar dinlemiyorlar bile sevgili kardeşlerim! Öylesine iblis onları bir tuzağa düşürmüş ki; asırlarca önce dîn adamları Kur’ân’ı bir kenara bırakmışlar. “Kur’ân mı?” diyorlar. “O” diyorlar, “Tilavet edilir, kıraat edilir, okunur Kur’ân.   Okumanın da tecvitli okuması vardır. Öyle okumazsan beş para etmezsin.” İşte biz o beş para etmeyenlerden biriyiz. Ama Kur’ân’ı, Allah bize öğretti!

Sizlere ne söylüyorum anlıyor musunuz sevgili kardeşlerim? İslâm’ın 7 safhasından bahsediyoruz. 7 safhanın 7’si de farz. Bütün sahâbe, 7 safhayı da yaşamış. Hepsi Kur’ân âyetleri ile sabit. Ve bunları size ispat ediyoruz. Bu adamlar, onları okumak gereğini bile duymuyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Dîn adamı olmak; omuzlarına vebal almak için hazır olmak demektir. Aslında bir açıdan onları mazur görebilirdik. Çünkü gerçekten Allah'ın bize öğrettiği bu ilim, onlara onların öğretmenleri tarafından öğretilmedi. Eğer Allahû Tealâ bize de öğretmeseydi, biz size öğretemeyecektik. Ama artık Hidayet Çağı’na girdik. Bize Allahû Tealâ, bu 7 safhanın 7’sini de öğretti. Hamdolsun ki sahâbenin hepsini yaşadığını da birer birer âyetlerle ispat etti. Ve biz size bunları anlatıyoruz. Hepinizi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşadığı İslâm’a davet ediyoruz. Her söylediğimizi de mutlak olarak ispat ettik bu güne kadar.

Öyleyse karşımızda olanlar, ayağınızı denk alın! Şu anda sizler, Allah'a karşı savaş veriyorsunuz. Ve bunun vebali, bütün bu insanları cehenneme sürüklediğiniz için son derece ağır bir vebaldir. Orada aklınız başınıza gelecek öldüğünüz zaman. Ama o kadar insanı cehenneme sürükledikten sonra!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Onun için tövbe konusundaki bu sohbetimizin başlangıcında daha şu dîn adına ahkâm kesen ama hidayetin “ha” sından bile haberleri olmayan bu zavallı insanları tövbeye davet ediyorum!

Tövbe edin Allahû Tealâ’nın huzurunda! Siz, dîninizi bilmiyorsunuz! Ve Allah'ın bize öğrettiği o dîni başkalarına öğretmemize de mâni oluyorsunuz. Bunun son derece ağır bir vebali vardır! Bu vebale katlanmak mecburiyetindesiniz! Aklınızı başınıza toplayın! Evvela söylediklerimizi inceleyin! Okuyun! Ondan sonra bir şey söyleyebilecek haliniz var mı bakalım, görelim o zaman?

Bu güne kadar o ihtarları gönderdiğimiz hiç kimse bize itiraz edemedi. Neden itiraz edemedi? Onların bilmedikleri şeyleri söylüyoruz. Neden itiraz edemediler? Çünkü Allah'ın öğretisiyle öğrendik biz onları.

Karşımızda olanlar hepinize sesleniyorum! Hiçbiriniz bize itiraz edemezsiniz! Biz, kendimizden bir şey ilâve etmeden o sizin bilmediğiniz Kur’ân’ı size öğretmekle vazifelendik. Bugün bu vazife bizim omuzlarımızın üzerindedir. Gazetelere beyanatlar falan vermekle bu iş olmaz. Hiçbir şeyden haberiniz olmadığı, her sayfadaki her sözünüzden belli. Bilmiyorsunuz dîninizi! Ve dîninizi öğrenmekle mükellefsiniz!

Bu sözlerim bütün dîn adamlarına değildir. Bir kısmı biliyoruz ki görüyorlar, doğruyu yakalıyorlar ama söyleyemiyorlar. Bu söyleyememeye de çok büyük anlamda bir mânâ  veremiyoruz. Neden korkuyorsunuz? Biz korkuyor muyuz? Tek başımızayız! Etrafımızdaki şu kadarcık insanla birlikte hepinize meydan okuyoruz. “Bilmiyorsunuz dîninizi!” diyoruz. Hani var mı bizimle beraber karşı karşıya çıkacak birileri? Gelin, davet edelim sizi buraya. 3 günlük konferans tayin edelim. Ya da barkovizyonla biz oraya ulaşalım. Karşı karşıya gelelim. Bakalım karşımıza hanginiz çıkabileceksiniz? Lafla peynir gemisi yürümez!

Biz, insanları Allah'a davet ediyoruz. Bir defa daha altını çizerek söylüyorum. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe neyi yaşamışlarsa onların yaşadığı o 7 safhanın 7’sine de sizleri davet etmekle vazifeliyiz. Bu Kur’ân’ın farz emridir. 7 safhanın 7’si de farzdır! Ve bir defa daha tekrar ediyoruz. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V) vasıtasıyla onunla birlikte 7 safhanın 7’sini de yaşamışlar.

Söyler misiniz bize neyimiz yanlış? Yoksa Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbe yanlış bir şey mi yaptılar? Bir inceleyin bakalım davetimiz O’nun davetinin dışında mı? Size diyoruz ki, hidayet çağı başladı. Hidayet, o gün yaşandı. Ondan evvel Hz. İsa zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. Musa zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. İbrâhîm zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. Nuh zamanında yaşandı.

Hepsi de İslâm’ın 7 safhasını yaşamışlar! Başka bir dîn zaten yok! Siz, dîninizin farkında değilsiniz. Kalkmışsınız insanlara fetva veriyorsunuz! Bunlar bütün dîn adamlarına söylenmiş sözler değildir. Şu başka insanlara hakkımızda “Hayır, o bilmiyor.” diyenleredir. Sizlere gönderdiğimiz ihtarları okuyun bakalım. Bir kelimesine karşı çıkabilecek misiniz?

Allah'a ulaşmayı dilemiyorsunuz! Dîn adamı olarak geçiniyorsunuz! Allah'a ulaşmayı dilemiyorsunuz! Ruhunuzu, ölmeden Allah'a ulaştırmaya mecbursunuz! Üzerinize Allahû Tealâ bunu farz kılmış. Ve dilediğiniz anda sizi, Kendisine ulaştırmayı da garanti ediyor. Hem bilmiyorsunuz hem de incelemiyorsunuz. İncelemek gereğini de duymuyorsunuz. Bu ne kadar büyük bir vebal almaktır! Farkında değil misiniz, zavallı dîn adamları?

Bir defa daha tekrar ediyorum sevgili kardeşlerim! Sevgili dîn adamları! Hepinize hitap etmiyorum. Özellikle karşımızda olup da bizi karalamak konusunda hiçbir ilimin sahibi olmadan, en zavallı pespaye problemlerle, en pespaye standartlarda bize saldıran o zavallı insanlara sesleniyorum! Sizi de kurtaracak olan gene biziz! Farkında değil misiniz, a benim zavallı kardeşlerim?  

Gene kurtuluşunuz bizim elimizde! Bizden öğreneceksiniz dîninizi! O, bilmediğiniz dîninizi, bizden öğrenmek zorundasınız! Başka bir alternatifiniz yok! Anlaşıldı mı efendim?

Onun için bu tövbe sohbetinde diyoruz ki: “Allahû Tealâ’nın huzurunda yaptığınız o büyük gaf sebebiyle, büyük günahınız sebebiyle tövbe edin!” İnceleyin, en ufak bir yanlışlık bulursanız hemen bizi uyarın.

Utanmıyor musunuz? Hem incelemezsiniz hem bilmezsiniz hem de başka insanları da Allah'ın yolundan caydırmak için özel bir gayret gösterirsiniz. Siz, şeytana hizmetin dışında kime hizmet ettiğinizi zannediyorsunuz? İnşaallah anlamışsınızdır ne demek istediğimizi…

Bugün anlamasanız da yarın mutlaka anlayacaksınız ve utanç duyacaksınız yaptığınız bu büyük hatadan dolayı. Allah'tan af dileyeceksiniz! Belki de sizin yüzünüzden o zamana kadar milyonlarca insan cehenneme gitmiş olacak. Onların vebalini yüklenerek bir kısmınız öleceksiniz. Hiç utanmıyor musunuz? Dîn adamı olarak geçinen insan evvelâ okur. “Acaba ne söylüyor bu adam? Ben, bu adamı karalamaya çalışıyorum ama acaba ne diyor?” Hiç umurunuzda bile değil. Sizin için düşman olması lâzım bir insanın sadece, düşmanınız olması lâzım ve sizin ona saldırmanız lâzım.

Efendiler! Kendinize yazık ediyorsunuz! Buradabu konuşmayı yapan, Allah'ın bugünkü çağının, hidayet çağının sahibidir. Bunun künhüne varabilmeniz için evvelâ ne söylüyoruz onu okuyun. Adresinizi verin ihtarları gönderelim. On binlerce insana ihtar gönderdik bu güne kadar. Hiç kimse onların yanlış olduğu konusunda en ufak bir kelime kullanamadı.

Anlamıyor musunuz? Hâlâ anlamıyor musunuz? Eğer biz, sizi Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı hayata çağırıyorsak; o 7 safhayı size anlatıyorsak, kesin olarak ispat ediyorsak ki Kur’ân-ı Kerim'de onlar 7 safhayı yaşamışlar. Ve biz de sizi o 7 safhaya davet ediyorsak, o zaman biz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaptığı çağrının dışında ne söylüyoruz ki? Beni suçlamakla O’nu suçlamış olmuyor musunuz? Bizi suçlamakla Allah'ı suçlamış olmuyor musunuz? Utanmıyor musunuz bunu yapmaktan?

Bir defa daha söylüyorum: Allah'ın huzurunda tövbe edin! Yaptığınız büyük günahın acısını cehennemde çok ağır ödersiniz. Henüz vakit var. Söylediklerimizi incelemeden bize saldırmanız ahlâksızlık değil mi? Şeytanın emrinde olmak değil mi? Biz, sizi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaşadığı hayata davet ediyorsak, siz de “Hayır, onun söyledikleri yanlış.” diyorsanız. O zaman siz, kimin emrindesiniz?

Onlar sahâbe gibi olamayacaklarsa, bizim çağrımız onun dışında bir şey mi? Kim söyleyebilir bunun aksini? Sadece Kur’ân’ın standartlarında konuşuruz. Ve konuştuğumuz her şey mutlak Kur’ân hakikatleridir. Hiçbiriniz gönderdiğimiz ihtarlara karşı çıkamazsınız. Çünkü onları, bize Allah öğretti.

İşte size bir tek sual: Allah'a ulaşmayı dilediniz mi? Hayır, dilemediniz. Ve de “Allah'a ulaşmayı dilemek de neymiş? Biz Kur’ân-ı Kerim'i biliriz.” diyorsunuz, öyle değil mi?

• Ama gideceğiniz yer cehennem!
• Ama dalâlettesiniz!
• Ama küfürdesiniz!
• Ama hüsrandasınız!
• Ama takva sahibi değilsiniz!
• Daha ötesi şeytanın kulusunuz!
• Daha ötesi şeytanın dostusunuz, Allah'ın dostu değilsiniz!

Bunların hepsini ispat ederiz size… Öyleyse ne yaptığınızı zannediyorsunuz, a benim zavallı kardeşlerim? Ne zaman aklınız başınıza gelecek de saldırmadan evvel bir okumak lütfunda bulunacaksınız gönderdiğimiz ihtarları?

23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde hidayet anlatmışsınız. Anlattığınız bütün hidayet tarifleri yanlış!

Ne yapmak istiyorsunuz? O insanları Allah'ın yolundan men ettiğinizin farkında değil misiniz? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ sizler için Nisâ Suresinin 167, 168, 169. âyetlerinde?

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi: Onlar kâfirdirler ve Allah'ın sebîlinden men ederler.”

Siz, şu anda bu davranış biçiminizle bize karşı çıkarak bütün insanları o Sıratı Mustakîm’den, Allah'ın yolundan men ediyorsunuz.

“Kad dallû dalâlen baîdâ: Onlar, uzak bir dalâlet içindedirler.” diyor. Dalâletiniz de onları Allah'ın yolundan men ettiğiniz için uzak bir dalâlet.
 
“İnnellezîne keferû ve zalemû: Onlar, muhakkak ki; hem kâfirdirler hem de zalimdirler.” diyor Allahû Tealâ.

Sizler için söylüyor. O insanları Allah'ın yolundan men ettiğiniz için söylüyor.

“Lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ: Allah, onlara mağfiret etmez ve onları tarîka ulaştırmaz.”

“İllâ tarîka cehenneme: Sadece cehennem tarîkine ulaştırır.”
“Hâlidîne fîhâ ebedâ: Orada ebediyyen kalıcıdırlar.”

Anlamıyor musunuz? Hâlâ bize çatmaya devam edecek misiniz? Bu bilgisizliğinizle, bu cehaletinizle hâlâ karşımızda olmaya devam edecek misiniz? Farkında mısınız insanları neyden men ettiğinizden? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbenin yaşadığı hayattan, İslâm’ın 7 safhasından, onları men etmektesiniz şu anda. Bunlar zaten sizin bilmediğiniz şeyler.

Yahu insan birisine saldırırken biraz utanır. Önce, o kişi hakkında bilgi sahibi olmak ister. Bilgi sahibi olur ki neresinden vuracağını bilsin. Siz hakkımızda hiçbir şey söyleyemiyorsunuz. Sadece yaptığımız şeyin yanlış olduğunu, bizim bir sahtekâr olduğumuzu söylüyorsunuz. Neye istinaden? Söylediklerimizi dinlemeden, insanları neye çağırdığımıza bakmadan, hakkımızda nasıl hüküm verebiliyorsunuz? Bu yaptığınız şey mutlak olarak tövbeyi gerektirir. Bir defa daha tekrar ediyorum: Mutlaka tövbe edin!

Sevgili kardeşlerim! Konumuz, tövbe idi. Kur’ân-ı Kerim'de bir kişinin kendi kendine yaptığı günahları sebebiyle yaptığı tövbeden bahsediliyor. Buna alelâde tövbe diyoruz. Kişi bir günah işler. Pişmanlık duyar, nedamet duyar, nadim olur. Ve de “Yarabbi! Benim o günahımı bağışla. İnşaallah ben bu konuda bir daha günah işlemeyeceğim.”

Allahû Tealâ’dan devamlı o günahı hakkında bağışlanma ister. Bu, alelâde tövbedir.  Herkes böyle bir tövbeyi hayatı boyunca mütemadiyen yapar.

İkinci çeşit tövbe; mürşidin önünde yapılan tövbedir. Burada o kişi Allah’tan mükâfatlar alacaktır. Ama bunun için mürşidin önünde yapılan tövbe için sıralayacağımız standartlarda bir ehliyetin, bir liyakatin sahibi olmak lâzım.

Üçüncü tövbe ise Allah'ın karşısında Allah'ın söylediklerine uyarak, O’nun söylediklerini tekrar ederek. Dikkat edin sözlerime! Allah ile başbaşasınız! Allahû Tealâ size söylüyor, siz de tekrar ediyorsunuz Allah'ın söylediklerini. Bunun adı “Tövbe-i Nasuh” tur. Tahrîm Suresi 8. âyet-i kerimede yazar.

66/TAHRÎM 8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


Demek ki Kur’ân’da üç çeşit tövbe geçiyor. Alelâde tövbe hakkında hiç kimse hiçbir garantinin sahibi değildir. Günahı işler sonra da Allahû Tealâ’dan tövbede bulunur. “Yarabbi! Ben, bu günahı işlemek istemiyordum. Şöyle şöyle sebeplerim vardı. Beni bağışla bundan sonra hiç işlemeyeceğim.” vs. vs.  Ama hiçbir garantisi yok.

Allahû Tealâ bu konuda hem diyor ki: “En büyük günahları işlemiş olanlar bile benim affımdan ümitlerini kesmesinler.” (Âyet-i kerime). Hem de diyor ki: “Sakın şeytan sizi benim affıma güvendirmesin.”

39/ZUMER 53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


35/FÂTIR 5: Yâ eyyuhen nâsu inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yegurrennekum billâhil garûr(garûru).

Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.


İkisi de Allahû Tealâ’nın âyeti. Ne demek istiyor acaba Allahû Tealâ? Mevlânâ ne diyordu? “Yüz defa, bin defa tövbeni bozmuş olsan gene gel. Bu dergâh ümitsizler dergâhı değil.” Acaba bu tövbenin bozulması, Mevlânâ tarafından hangi açıdan hükme bağlanmış?

Sevgili kardeşlerim! Öyle bir nokta var ki orada Allahû Tealâ bütün günahlarınızı örtüyor. Öyle bir nokta var ki O örtmüştü ya günahlarınızı, örttükten sonra bir de sevaba çeviriyor. Mevlânâ, Kur’ân’ın bu âyetlerini biliyor. Günahların örtülmesi konusundaki âyet, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun. (Yani aslında Allah'a inananlar ama Allah'a ulaşmayı dilemeyenler.) Takva sahibi olun. Allah'a ulaşmayı dileyin. Allah, size furkanlar versin! Ve günahlarınızı örtsün.”

İşte bir insan 1. basamakta; olayları yaşar.
 
2. basamakta; olayları değerlendirir. Davranış biçimini ortaya koyar. 2. basamakta insanlar seçilirler. Ama bu anlattığım kişiler gibi, tövbeye davet ettiğim kişiler gibi, eğer başka insanların hidayetine mâni oluyorlarsa Allahû Tealâ tarafından katiyen seçilmezler. Onlar toplumun %10’dan çok daha küçük bir parçasını teşkil ederler. İnsanların %90’dan fazlası seçilir 2. basamakta. Bu seçilenlerden kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onu derhal işitir, bilir ve görür. Ve o kişinin üzerinde Rahmân esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli neticesinde; Allah'a ulaşmayı dileyen kişiden bahsediyoruz. Allah, onun gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır. Görme hassasının üzerindeki gışaveti alır. Kulaklarındaki vakrayı alır. İşitme hassasının mührünü açar. Kalbindeki ekinneti alır. Kalbinin mührünü açar. Ve kalbinin içine kişinin idrak etmesi için ihbat koyar.

Bu 7 tane işlemdir. Bu 7 tane işlemin her birinde o kişinin günahlarının 1/7’i kadar bir miktarını kişinin sevap hanesine yazdırır Allahû Tealâ. Kiramen kâtibîn melekleri bunu ezbere biliyorlar. Bunu derhâl kişinin amel defterinin sağ tarafına yeşil rakamlarla yazarlar. Kişinin günahlarının aynı miktarı sevap hanesine yazıldığı için o kişi sevapları günahlarından fazla olan bir kişidir. Gideceği yer; Allah'ın cennetidir. Nerden mi biliyoruz? Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesinde diyor ki:

23/MU'MİNÛN 102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


“Kimin sevap tartıları fazla gelirse onlar, takva sahipleridir.”

Takva sahiplerinin de mutlaka cennete gideceğini söylüyor Allahû Tealâ. Diyor ki: “Takva sahiplerinin gideceği yer; cennettir.”

50/KAF 31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.

Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.


Âli İmrân Suresinin 15. âyet-i kerimesi ve 118. âyet-i kerimesi; kişinin gideceği yerin cennet olduğunu söylüyor, eğer bu vasıftaysa.

3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


3/ÂLİ İMRÂN 118: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum habâlâ(habâlen), veddû mâ anittum, kad bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ tuhfî sudûruhum ekber(ekberu), kad beyyennâ lekumul âyâti in kuntum ta’kılûn(ta’kılûne).

Ey âmenû olanlar! Kendinizden (mü'minlerden) başkalarını sırdaş edinmeyin. Onlar sizi fesada düşürmekten geri kalmazlar ve size sıkıntı verecek şeyleri temenni ettiler. Kin ve öfkeleri ağızlarından (sözlerinden) belli olmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şey (kinleri) daha da büyüktür. Akıl etmiş olsaydınız, size âyetleri açıklamıştık.


Ve sonraki âyet-i kerime Mu’minûn-103:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


Allahû Tealâ diyor ki: “Kimin de sevap tartıları hafif kalırsa (günahları sevaplarından fazla olursa) onlar hüsranda olanlardır. Onların gidecekleri yer cehennemdir, ebediyyen cehennemde kalacaklardır.”

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'ın dizaynına dikkatle bakın! Bu dizayn hepinizi en güzele ulaştıracak hüviyettedir. Allah'a ulaşmayı dileyenlerin bütün günahları bu minval üzere örtülür. Burası 7. basamaktır. 7. basamakta günahları örtülmüştür. Ertesi gün ölse kişi; Allah'a ulaşmayı diledi hiç ameli yok. Sıfır amel, ertesi gün öldü; sevapları günahlarından fazla. Onun gideceği yer; Allah'ın cennetidir. Allahû Tealâ, Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde hüsranda olanların amellerinin boşa gittiğini söylüyor. O kişinin amelleri sebebiyle hiçbir derecat kazanamaması söz konusu.

39/ZUMER 65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilâllezîne min kablike, le in eşrakte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).

Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.


Kimdir hüsranda olanlar? Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesi: “Kim Allah'a mülâki olmayı, ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı inkâr ederse, onlar hüsranda olanlardır.” diyor.

10/YÛNUS 45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).


Hüsranda olanlar amelleri boşa gidenler. Gidecekleri yer; cehennem.

İşte sevgili kardeşlerim! Dîn adamı olarak geçinen bu insanlar, Allah'a ulaşmayı dilemiyorlar. Okumak gereğini bile duymuyorlar. Öylesine eminler ki o, Allahû Tealâ’nın yanında dalâlette kalmalarına sebebiyet veren o ilimleriyle. Allahû Tealâ, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde diyor ki:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habibim! O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah, onları onların ilimleri üzerine dalâlette bırakır. Onların görme hassalarının üzerine gışavet çeker, göremezler. Onların işitme hassalarını mühürler. Onların kalplerini de kalplerindeki idraki de mühürler.” diyor Allahû Tealâ.

Ve aynı kişilerin kâfirler olduğunu söylüyor Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde.

2/BAKARA 6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA 7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


Sevgili kardeşlerim! Tövbe eden bir kişi Allahû Tealâ’ya tövbe etmiştir. Allahû Tealâ, tövbeyi dilerse kabul eder. Dilerse etmez. Söylediğim gibi iki şeyi birden söylüyor. Garantisi yok kişinin. Ama kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah, ona sormaz bile, “Günahlarını affedeyim mi?” diye. Allahû Tealâ, onun günahlarını mutlaka örttürür. Günahları örtülen kişinin sevapları günahlarından fazla olmuştur. Gideceği yer mutlak olarak Allah'ın cennetidir.

Ee… Ne oldu? O kişi Allahû Tealâ’dan hep talepte bulundu. “Yarabbi! Günahımı affet. Yarabbi! Günahımı affet.” Affedilip affedilmeyeceği belli değil. Ama eğer o kişi Allah'a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ bütün günahlarını örtüyor. Allah'ın bu hakikatlerinden bahsediyoruz size, a benim canlarım, ciğerlerim! A dînlerini bilmeyen zavallı saldırıcılar! Kendinize yazık etmiyor musunuz?

Devam edelim yolumuza. Allah bu kişilerin kalplerine ulaşır, Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre.

64/TEGÂBUN 11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Kalplerinin nur kapısını Allah'a döndürür, Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre.

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


Onların göğüslerini yarar, göğüslerinden kalplerine bir nur yolu açar, En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre.

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


Bu kaseti alın, dinleyin! Âyetlere birer birer bakın! Bakalım ne söylüyoruz? A benim zavallı dîn öğretici kardeşlerim! Kendinize ne kadar zulmettiğinizin farkında değilsiniz. Size göre bizim hiçbir değerimiz yok. İncelemeden nasıl hakkımızda hüküm veriyorsunuz? Bu söylediklerimi alıp sadece bunları bir tahkik etseniz; Allah'ın ilminin sizinkinden ne kadar farklı olduğunu görmeyecek misiniz o zaman?

Peki, siz öğretemiyorsanız bunları bugün, biz bunları nereden biliyoruz? Nasıl oluyor da bütün insanları Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yoluna davet ediyoruz? Ve ancak bunları yapan bir kişi bu yola girebilir. Siz, siz olun sevgili dîn adamları! Allah'ın karşısında mahcup olmayın. Evvelâ ilmi öğrenin! O, öğrendiğiniz ilimle ne siz kurtulabilirsiniz ne de ilmi öğrettiğinizi zannettiğiniz o binlerce, on binlerce talebeniz.

Sonra ne olur? Sonra bu kişinin kalbinde, kalbine giren %2 rahmet nuru sebebiyle bu kişi huşûya ulaşır. Huşûya ulaşan herkese de Allahû Tealâ, farz olan mürşidine ulaşmayı emreder. Evet, mürşide ulaşmak farz. Farz olmadığını iddia edenler bizim mürşid hakkında yazdığımız ya da konuştuğumuz kasetlere bir göz atsınlar bakalım ne görecekler. Mürşidine ulaşan kişi ulaştığı noktada bir sürü mükâfat alır. Derecelerden bahsediyoruz.

O kişinin bütün günahları sevaba çevrilir, Furkân Suresi 70. âyet-i kerime.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


O evvelce örtülen günahları var ya! Allah o günahları bir de sevaba çeviriyor. Şöyle diyor Furkân Suresinin 69. ve 70. âyet-i kerimesi:

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “O cehenneme gidenler, cezaları arttırılarak orada kalacaklardır.” Cezalarının, işledikleri günahların artmasıyla artacağından bahsediyor. Ama diyor ki: “Kim tövbe eder de (mürşidin önünde yapılan bir tövbeden bahsediyor Allahû Tealâ) mü’min olursa.” Nasıl bir mü’min? Kalbine îmân yazılıyor. O Allah'a ulaşmayı dileyen kişi mürşidine tâbî olduğu zaman kalbine îmân yazılıyor, Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Bu sebeple îmânı artan bir mü’min oluyor kişi. Kim mü’min olursa ve nefs tezkiyesine; amilüssâlihata başlarsa her ikisi de tâbiiyetin kesin olduğunu gösteriyor. Tâbiiyet gerçekleşmiş. “O zaman” diyor Allahû Tealâ, “O zaman, Allah onun seyyiatini hasenata çevirir. Günahlarını sevaba çevirir.”

Tövbe, mürşidin önünde yapılan bir tövbe. Günahların sevaba çevrilmesi.

Şimdi beraberce Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesine beraberce bakıyoruz.

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


“Habibim! O, nefslerine zulmedenler sana gelseler ve senin önünde diz çöküp tövbe etseler. Ve günahlarının affını dileseler bizden. Günahlarını mağfiret etmemizi dileseler, Sen de onlar için onların günahlarının örtülmesini bizden talep et. O zaman Biz her iki tarafın da talebini yerine getiririz. O zaman böyle olduğunu göreceksin.” diyor Allahû Tealâ.

Her iki talebi de Allah'ın yerine getirdiğini göreceksin. Yani sahâbenin talebi üzerine sahâbenin günahlarını örtüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha o günahları affediyor. Yani günahları sevaba çeviriyor. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde günahların sevaba tebdili açık bir şekilde yer almış durumda.

Bir şart; kişi Allah'a ulaşmayı dilemiş, mürşidine ulaşmış, tâbiiyetini gerçekleştirmiş. Bir kişi Allah'a ulaşmayı dilemezse hangi mürşide ulaşırsa ulaşsın, devrin imamına da ulaşsa o kişinin günahları sevaba çevrilmez. Hiçbir işlev yapılmaz haklarında. Başlarının üzerine devrin imamının ruhu gelmez. Kalplerinin içine îmân yazılmaz.

Sevgili kardeşlerim! Sözlerimize kulak verin! Buradaki tövbe; mürşidin önünde yapılan tövbedir. O tövbe, günahları sevaba çevirir. İki âyet-i kerime Furkân-70’le Nisâ-64 bunun kesin ispatıdır.

Peki, sonra ne olur? Sonra o kişinin ruhu vücudundan ayrılır. 7 tane gök katını aşar. Kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %51’i bulduğu zaman, 7 katın her birinde %7, %7 fazl birikir; kişinin nefsinin kalbinde nefs tezkiyesi yoluyla. %51 nurda ruh Allah'a ulaşır. Ve Allah'ın Zat’ında yok olur. Daha sonra bu kişi; nefsinin kalbinde %81 nurlar oluştuğu zaman, fizik vücudunu Allah'a teslim eder. Fizik vücut da Allah'a teslim olur. Daha sonra bu kişiye nefsinin kalbindeki nurlar %100 yok olduktan sonra yerlerin melekûtu gösterilir. Göklerin melekûtu gösterilir. Ve 14 mertebe kalbi müzeyyen olur. Nefsini de Allah'a teslim eder. Ve en son göstereceği yer Allahû Tealâ’nın 7 kat gökleri gösterdikten sonra, 7. katın 7. âlemi olan İndi İlâhi’nin en yüksek noktası Sidretül Münteha’dır.

Sidretül Münteha’yı gören kişi için yeni bir olgu başlar, Tahrîm Suresi 8. âyet-i kerime devreye girer.

Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, o gün kıyâmet günü peygamberlerimizle birlikte olanları mahzun etmeyiz. Onların günahlarını örteriz. Onlar, nurları önlerinde ve sağlarında yürürler. Ve “Yarabbi!” derler, “Bizim nurumuzu tamamla. Ve bize mağfiret eyle.”

66/TAHRÎM 8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


İşte Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bunları söylüyor. Kişi nefsini temizlediği zaman evvelâ yerlerin melekûtunu görür; Ulûl’elbab makamındadır. Göklerin melekûtunu görür; İhlâs makamındadır. Ve tamam olunca 7. katın 7 âlemi, Tövbe-i Nasuh’a davet edilir.

İşte bu Tahrîm Suresinin 8 âyet-i kerimesi onunla başlıyor. “Öyle bir tövbe ile tövbe edin ki Allah’ın huzurunda, o Tövbe-i Nasuh olsun.” Yani nasuh, mensuh müessesesinin hükümferma olamayacağı bir Nasuh tövbe. Değişmesi mümkün olmayan bir tövbe. Neden? Çünkü kişinin tövbesini değiştirmesi ancak bir sebebe dayalıdır. O da nefsinin kalbindeki afetler. Şeytanın o kişi üzerindeki hâkimiyeti, tövbesini bozmaya zorlar onu. Ama ya bu kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamışsa. %98 fazl, %2 de rahmet nuru o kişinin nefsinin kalbini tamamen doldurmuşsa, o zaman o kişi Allahû Tealâ’nın dizaynında felaha ermiştir. Orada Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin o kişiye bir kurtuluş yolu çizmiştir.

Kişinin nefsinin kalbi %100 afetlerden temizlenmiştir. Ve 14 mertebede müzeyyen kılınmıştır. Tövbe-i Nasuh’a davet edilince salâh makamına geçer kişi; velâyetin, İslâm merdiveninin 28. basamağı. Velâyetin 7. kademesi, 7. safhası, velâyet makamlarının da yedincisi. Ve salâh makamında bu kişinin önce günahlarını örter Allahû Tealâ. Sonra ona salâh nuru verir. Birincisi o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet etmekti. Kişi Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirdi. Ondan sonra günahlarını örter. Ondan sonra salâh nurunu verir. Sonra da günahlarını sevaba çevirir.

Bu kişi irşada ulaşmıştır. Kendisine irşad edilmek açısından ulaştırılan bütün muhtevayı almıştır. İrşad edebilmek için, irşad etmek kendisine aldığı ilim açısından irşad edebilecek seviyeye gelmiştir. Ama henüz iradesini teslim etmemiştir. Bu sebeple irşad makamına tayin olunmaz. Ve orada günahları sevaba çevrilince Allahû Tealâ onun iradesini teslim alır. Ve onu “İrşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle irşad makamına tayin eder.

Sevgili kardeşlerim! Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe; ister ensar olsun, ister muhacirîn olsun, sahâbe dediğimiz Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlardan bahsediyoruz. Onların hepsi irşad makamına ulaştılar. İşte Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelîn var ya! Onlardan bir kısmı ensardandı. Bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor sabikûn-el evvelîn.

Kimmiş onlar, kimmiş? Ensara ve muhacirîne tâbî olanlar. İsimleri ne? Tâbiin. Peki, tâbiine tâbî olanlar? Daha sonrakiler, isimleri tebe-i tâbiin. Bütün sahâbe irşad makamına ulaşmışlar mı? Hepsi ulaşmışlar. Öyleyse hepsi Tövbe-i Nasuh’unu mutlak olarak gerçekleştirmişler. Vaktiyle sevaba çevrilen günahları bir defa daha affedilmiş, bir defa daha sevaba çevrilmiş. İşte Nasuh Tövbesi böyle bir tövbe.

Gördüğünüz gibi sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!

• Bir alelâde tövbe var Kur’ân-ı Kerim'de.
• Bir mürşidin önünde yapılan tövbe var.
• Bir de Nasuh Tövbesi var. Allah'ın huzurunda yapılan tövbe.

Bize, hakkımızda hiçbir kanaate sahip olmadan, varsayımlara dayalı olarak çatan bütün insanlara bu ihtarımızdır. Kendinize yazık ediyorsunuz! Bizim söylediklerimizde Allah'ın söylediklerinin dışında hiçbir şey bulamazsınız. Ve biz sadece bir vasıtayız. Bizi konuşturan O’dur. O zaman Allah'a karşı bir savaş açtığınızın farkında mısınız?
 
A benim zavallı kardeşlerim! Tövbe edin!
A benim zavallı kardeşlerim! Tövbe edin!
A benim zavallı kardeşlerim! Tövbe edin!

İmam İskender Ali M İ H R