}
Cuma Hutbesi - 2 (Ahzâb 72) 31.12.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 113409


SOHBETİN ADI: CUMA HUTBESİ-2 (AHZÂB-72)

TARİH: 31.12.2004

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki Ahzâb Suresinin 72. âyet-i kerimesinde:

 

33/AHZÂB-72: İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).

Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.


“Biz emaneti, göklere, dağlara, yerlere teklif ettik, onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar. İnsana teklif ettik, insan emaneti yüklendi. O insan ki; zalim ve cahildir.” diyor Allahû Tealâ.

 

Öyleyse insan adlı müessesede şu anda üç tane faktör var; ruh, vech (fizik vücut yani) ve nefs. Bu üç tane müessese bir arada bir bütün oluştururlar. Ve bunlardan ruhunuz, sadece bir emanettir. Ruhu emanet olarak teslim alanın sadece fizik vücut olmadığını, buna nefsin de iştirak ettiğini, ikisinin birden ruhu emanet aldığını Allahû Tealâ nefsin vasıflarını vererek orada bize ifade ediyor. Nefsin vasıflarını veriyor ki; bilelim ki sadece fizik vücudumuz ruhumuzu almamış emanet olarak, nefsimiz de emanetin sahiplerinden birisi.


Öyleyse bir insan, üçlü bir müessese oluşturur:

 

“Ruhu vardır; Allah’a mutlaka geri dönmesi lâzım gelen,

*Nefsi vardır; mutlaka nefs tezkiyesi ve tasfiyesi olması gereken,

*Ve fizik vücudu vardır; Allah’a teslim olması gereken.

 

Öyleyse ruh, vech ve nefs; üç ayrı cesedimizle biz Allah içiniz. Bunlardan, Allah’ın Zat’ına ulaşabilip Allah’ın Zat’ında yok olacak olan sadece ruhumuzdur ve üzerimize farzdır. Allahû Tealâ bunun bir emir olduğunu söylüyor evvel emirde. Ruhumuzu Allah’a ulaştırmanın bir emir olduğunu söylüyor Allahû Tealâ, Ra’d Suresi, 21. âyet-i kerime:


13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 

“Onlar ki” diyor, “ruhlarını Allah’a ulaştırmakla emrolunmuşlardır.” Allahû Tealâ’nın burada bunu bir emir olarak verdiğini görüyoruz. “Onlar ki; Allah’ın kendilerine verdiği emaneti Allah’a ulaştırırlar.” diyor Allahû Tealâ.


“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın Kendisine ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.” diyor.

 

Demek ki Allahû Tealâ bir emir veriyor; bizde Allah’a ait olan bir şey var, onu Allah’a ulaştırmamızı emrediyor Allahû Tealâ. Ruhumuzun Allah'a ulaştırılmasının bir emir olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki; insanın ruh adı verilen müesseseyi Allah’a mutlaka
 ulaştırması gerekir. Müzzemmil Suresi 8. âyet-i kerime, Allahû Tealâ açık bir şekilde Allah’a mutlaka ruhumuzun ulaşması lâzım geldiğini ifade ediyor:

 

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

 

“Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.” diyor.

 

Ruhumuza açık bir şekilde Allahû Tealâ, biz şu dünya hayatını yaşarken ulaşmasını emrediyor, Allah’a ulaşmasını emrediyor ruhumuzun.

 

Öyleyse ruhumuzun Allah’a ulaşması, Allahû Tealâ tarafından üzerimize farz kılınıyor. Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:


39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize azap gelmeden, kabir azabı gelmeden, şu dünya hayatını yaşarken Allah’a yönelin, Allah’a ulaşmayı dileyin ve O’na teslim olun.

 

Evvelâ o Allah’a ulaşmayı dileyen, dilediğiniz hedefi gerçekleştirin; “Önce ruhunuzu Allah’a teslim edin, sonra fizik vücudunuzu, sonra nefsinizi, en sonra da iradenizi Allah’a teslim edin.” müessesesinin bütünü, bu Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde yer almış.

 

Allahû Tealâ Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde diyor ki:


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


“irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et ey ruh! Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş.” diyor Allahû Tealâ.


Böylece hidayet müessesesinin bir bütün olarak bize, üzerimize mutlak olarak farz kılındığını söylüyor Allahû Tealâ. Öyleyse her hâlükârda hepimiz ruhumuzu Allah’a ulaştırmakla vazifeliyiz. Hamdolsun ki sizler bunu gerçekleştirmiş olanlarsınız. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin olarak emirler ihtiva eder. Bu emirlerin en önemlisi, hidayete müteallik âyetlerdir. Bunlar kurtuluşun temsilcileridir. Felâh müessesesi bunlarla mümkündür.


Öyleyse felâh hangi hidayetle başlar? Felâh, cehennemden kurtuluş demek. Öyleyse felâh, cennete ulaşmak demek. 7 tane felâh kademesi geçiyor Kur’ân-ı Kerim’de:


*Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman birinci felâh kademesindesiniz.

*Mürşidinize ulaşıp tâbî olduğunuz zaman ikinci kademedesiniz.

*Ruhunuzu  Allah’a ulaştırdığınız zaman üçüncü kademedesiniz.

*Fizik vücudunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman dördüncü kademesindesiniz.

*Nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman beşinci kademedesiniz.

*İhlâsa ulaştığınız zaman, muhlis olduğunuz zaman, size irşad adına verilen bütün bilgileri hazmettiğiniz zaman, o zaman altıncı kademedesiniz.

*İradenizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman yedinci kademedesiniz.


7 felâh,  7 tane hidayet kademesi içerir. Söylediğim kademelerin her birisi, daha üst seviye, daha üst seviye, daha üst seviye hidayet kademeleridir.

 

Öyleyse hidayet eşittir kurtuluş, felâh; sadece hidayetle mümkündür. Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemedikçe felâha ulaşamaz, cehennemden kurtulması hiç kimsenin mümkün değildir. Bir insanın cehennemden kurtulabilmesinin standartları Kur’ân’da açıkça yer almıştır. Bu, o kişinin mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesiyle başlayan bir kurtuluş vesilesidir.

 

Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek; işte hidayetin başlangıç noktası veya bir başka ifadeyle birinci hidayet, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı, şuradan, kalbinizden, sıcacık bir taleple Allah’a ulaştırmalısınız ve dilinizle de ikrar etmelisiniz. Dilinen ikrar, kalp ile tasdik. Kalbinizde olan bir talebi, Allah’a ulaşma dileğini Allah’a ulaştırmadıkça, dilinizle söylemeniz bir şey ifade etmiyor Allahû Tealâ’ya. Mutlaka kalbiniz, Allah’a ruhunuzu ulaştırmak isteğinin sahibi olacak. Allahû Tealâ bunu işitir, bilir ve görür. Unutmayın, hep kalbinize bakar; acaba kalbinizde böyle bir talep oluştu mu? Oluştuğu anda kalbinizde, olay bitmiştir sizin için. Siz cehenemden kurtuldunuz sevgili kardeşlerim.

 

Eğer bir insan Allah’a ulaşamyı dilemezse ne olur? Hidayetin başlangıç noktası Allah’a ulaşmayı dilemek olduğu için  bu konuyu çok iyi öğrenmek mecburiyetindesiniz. Çünkü başkaları bilmiyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan hangi noktadadır? Allah’ın âyetlerinden gâfildir. Hangi noktadadır? Gideceği yer cehennemdir. Hangi âyetler söylüyor bize bunu? Allahû Tealâ açık ve kesin bir şekilde koymuş hükmünü. Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri:


10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“innellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn. Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn.” diyor Allahû Tealâ:


“Onlar ki” diyor, “Bize mülâki olmayı, ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı kesinlikle dilemezler.” diyor, “muhakkkak surette dilemezler.” diyor.

 

Allah’a mülâki olmak; ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak, Allah’ın Zat’ında ruhunuzun yok olması demektir.


Öyleyse:” Onlar Bize muhakkak surette mülâki olmayı dilemezler.” diyor Allahû Tealâ.


Ondan sonra diyor ki: “Onlar Bizimle olan ilişkilerinde negatif bir standardın sahipleridir.”


Onlar için Allahû Tealâ’nın söylediği şey, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bu insanların durumu:


1- Onlar dünya hayatından razıdırlar,

2- Dünya hayatıyla mutmain olurlar,

3- Allah’ın âyetlerinden gâfildirler,

4- Gidecekleri yer cehennemdir.

 

Allahû Tealâ bunu söylüyor. Onların dünya hayatına yönelik oldukları ve tatmini (doyumu) dünya hayatında yakaladıklarını söylüyor. Oysaki tatmini Allahû Tealâ’nın manevî  cephesinde aramak söz konusu. Ve hiç kimse ruhunu Allah’a ulaştırmadıkça bir hedefe ulaşmış olmaz. Ama kurtuluşu için Allah’a ulaşmayı dilemesi, kişi için yeterlidir.

 

Öyleyse Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri bize neyi öğretti? Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi:


1- Allah’ın âyetlerinden gâfildir.

2- Gideceği yer cehennemdir.

 

Peki, gelin bakalım beraberce, Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi ve 32. âyetleri ne söylüyor. Rûm-31 ve 32’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:


30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.

 

Demek ki bir insan Allah’a yönelmeden, Allah’a ulaşmayı dilemeden, takva sahibi değil. O kişinin üçüncü özelliği: Takva sahibi olamamak.


ve ekîmûs salâte: Ve namaz kıl.

ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Ve müşriklerden olma.

 

Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisinin müşrik olduğunu görüyoruz, şirk içinde olduğunu görüyoruz. “Şirk” diyor Allahû Tealâ.

 

“O müşriklerden olma ki onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, grup grup olmuşlardır. Her grup kendi elindekiyle ferahlanır.” diyor Allahû Tealâ.

 

Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, hidayete adım atmayan, hidayet üzere olmayan, birinci hidayete ulaşamamış kişidir. O kişi hidayette değildir, dalâlettedir.

 

Gerçekten dalâlette midir? Âyet var mı? Evet. Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesi:

 

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

 

“Allah dalâlette olanları bırakır.” diyor. “Allah dilediğini dalâlette bırakır. Ama o dalâlette bıraktıklarından her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları Kendisine ulaştırır.” diyor, “hidayete erdirir.” diyor.

 

Öyleyse Allah’ın dalâlette bırakmayı dilediği insanlar, âyet-i kerimenin muhtevasından açık ve kesin olarak anlaşıldığı gibi Allah’a ulaşmayı dilememiş olan insanlar. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, bu âyet-i kerime muhtevasınca aynı zamanda dalâlettedir.

 

Öyleyse bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dilememiş olan bu insanlar, hidayette olmayan bu insanlar, başka negatif vasıfların sahibi midir? Evet. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde: “Kim” diyor, “Allah’a mülâki olmayı, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı inkâr ederse, onlar,” diyor, “hüsrandadırlar.” “Ve onlar hidayette de değillerdir.” diyor Allahû Tealâ.


10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).

 

İki vasıf daha eklendi; hüsranda olmak ve hidayette olmamak.

 

Öyleyse bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar kiminle ilişkilidirler? Tagutla ilişkilidirler. Hem tagutun dostudurlar hem de tagutun kuludurlar. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

 

2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

 

“Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumâti.”

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah, âmenû olanların, Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin dostudur. Onları (onların kalplerini) zulmetten nura çıkartır.”

 

Yani kişi nefs tezkiyesi yapıyor, “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye kişi zikir yapıyor. Zikir yapınca Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât, göğsüne ulaşıyor, göğsünden kalbine ulaşıyor ve kalbindeki, Allah’ın Allah’a ulaşmayı diledikten sonra kalbine yazdığı, mürşidine ulaştığı zaman kalbine yazdığı îmân kelimesine Allah’ın katından gelen fazıllar yapışmaya başlıyor, karşıt kutupların sahibi oldukları için. Nefsinizin kalbinde fazıllar biriktikçe, Allah’ın emirlerine daha çok itaat eden, yasak ettiği fiilleri daha az işleyen bir mekanizmaya kavuşuyorsunuz. Zikirle, “Allah, Allah, Allah…” diye zikretmekle Allah’ın katından gelerek kalbinize yerleşen rahmet, fazl ve salâvât nurlarından fazıllar nefsinizin kalbine yerleştikçe, Allah’ın emirlerini daha çok yerine getiren, yasak ettiği fiilleri daha az işleyen bir hüviyete giriyorsunuz. Çünkü nefsiniz başlangıçta %100 afetlerle dolu.


Başlangıçta bütün insanların nefsi %100 afetlerle dolu, ruhları %100 hasletlerle dolu. Dengeyle dünyaya geliyorsunuz. Nefsinizdeki afetleri temizleyebilecek olan bir tane anahtar var, bir tek ilaç var; adı zikir. Allah’ın adını “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye anarak bu hedefe ulaşabilirsiniz.


Dikkat edin ki; bu müessese sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerde tecelli eder. Allah’ın Rahîm esması sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerde tecelli eder. Ve o Rahîm esması yoksa, Allah’ın katından, ne kadar zikrederseniz zikredin, size Allah’ın rahmeti, fazlı ve salâvâtı ulaşmaz. Mutlaka Rahîm esmasının üzerinizde tecellisi lâzım. Rahîm esmasının Allah’ın, tecelli etmesi için de mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım, dilemeniz lâzım. Dileğinizi Allahû Tealâ mutlaka görecektir, mutlaka gördüğü zaman Rahîm esmasıyla tecelli edecektir, Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi gereğince. Diyor ki:


12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî: Ben nefsimi beraat ettiremem (temizleyemem, temize çıkartamam). Çünkü nefs, şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler, onlar hariç.” diyor.

 

Onlar şerri etmemeye başlarlar demek bunun mânâsı. İşte o zaman bir insan, Allahû Tealâ’nın bu güzelliklerini ancak, sadece bir tek sebeple yaşayabilir. Bütün kapıları açan o sihirli anahtar, bir dilektir; Allah’a ulaşmayı dilemektir. Bütün güzellikler bu noktadan itibaren size ulaşır.

 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bütün insanlar şeytan tarafından münkerle ve fuhuşla emrolunurlar. Nûr Suresi 21. âyet-i kerime:


24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“Sakın şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Çünkü kim şeytanın adımlarına tâbî olursa, onlar münkerle ve fuhuşla emrolunurlar.”

 

Münker; Allah’ın söylediklerini inkâr eden, etmek mânâsına geliyor, fuhuş da nefsinizin afetlerine tâbî olmak istikametinde kullanılıyor.


Öyleyse kim bunlardan kurtulabilir, münkerden ve fuhuştan? Onlar tagutun dostuyken Allah’ın dostu olanlardır. İşte bütün sahâbe tagutun dostuyken Allah’ın dostu olmuşlar. Ne diyor Allahû Tealâ:


39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

 

“Onlar ki; taguta kul olmaktan, taguta kul iken ictinab ettiler, kendilerini kurtardılar.” Neden? “Çünkü onlar Allah’a mülâki olmayı dilediler, Allah’a yöneldiler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ.

 

Bütün sahâbe taguta kul iken, Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allah’a yönelerek tagutun kulluğundan kurtulmuşlar, Allah’ın kulu olmuşlar. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, tagutun kuludur. Tagut; insan ve cin şeytanlar demek. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi ise dilediği andan itibaren Allah’ın kulu olmayı başarmıştır. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte hidayet üzere olanlar, dalâlet üzere kalanlar.


Bir insan bir köprüden geçmek mecburiyetindedir. Bu köprü, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Sadece dileyen kişi Allah’ın cennetine girebilir. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe hiç kimse, dînin hangi konuda nesini yaparsa yapsın, hangi ibadeti yaparsa yapsın, cehennemden kurtulması mümkün değildir, söylediğimiz bütün hususlardan kurtulması mümkün değildir.

 

Öyleyse sizler, bunu bilenler ve hidayet üzere olan sevgili kardeşlerim, Allah’a beraberce çok hamdedelim, çok şükredelim ki; Allah bize hidayeti öğretti. Çok hamdedelim, çok şükredelim ki; biz de size hidayeti öğrettik. Gene çok şükredelim, çok hamdedelim ki; siz, bütün insanlığa hidayeti öğretmekle vazifelisiniz.

 

Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizin Cumasını bir defa daha kutluyorum, bir defa daha kurtuluşunuz için Allahû Tealâ’ya dua ediyorum. Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bu Cuma gününde bu vaazı ve bu hutbeyi bize nasip kıldı, sağ iken, hayatta iken.

 

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

 

İmam İskender Ali  M İ H R