}
Aktüel Bilim Konulu Suallere Cevaplar 17.01.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 113412


SOHBETİN ADI: AKTÜEL BİLİM KONULU SUALLERE CEVAPLAR
TARİHİ: 17.01.2005


Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz; bir aktüel bilimler sualler ve cevaplar faslında.

İlk sual Dr. Abdulcabbar Boran’dan geliyor, diyor ki:

SORU: Big Bang’in patlama hızından atomların fiziksel dengelerine, 4 temel kuvvetin oranlarından yıldızların kimyasal yani simya işlemlerine, güneşin yaydığı ışığın cinsinden suyun akışkanlık değerine, Ay’ın dünyaya olan uzaklığından atmosferdeki gazlarının oranına, dünyanın Güneş’e olan uzaklığından ekseninin yörüngesine olan eğilimine, dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızından dünya üzerindeki okyanusların dağların fonksiyonlarına kadar her detay insanların yaşamı için olağanüstü derecede uygun yaratılmıştır. Bugün bilim dünyası kâinatın bu özelliklerini insanî ilke; anthropicprinciple ve ince ayar; fine-tuning kavramlarıyla ifade etmektedir. Bu kavramlar kâinatın amaçsız, başıboş, tesadüfî bir madde yığını olmadığını, aksine insan yaşamını gözeten bir amaca göre (insan yaşamını gözeten değil sadece esas alan -kâinatın en üst yaratığı insandır, bunu esas alan) bir amaca göre hassas bir biçimde tasarlandığını özetlemektedir. Son 20-30 yıl içinde pek çok bilim adamı veya bilim yazarı kâinatın bir rastlantılar yığını olmadığını, aksine her detayda insan yaşamını gözeten ya da hedef alan olağanüstü bir tasarım ve ayar bulunduğunu gösterdiler.

CEVAP:  Furkân-2 ve Mulk-3 ve de Nûh-15, Cabbar tarafından bir nirengiler olarak ele alınmış.”

Furkân-2’de diyor ki Allahû Tealâ:

25/FURKÂN-2: Ellezî lehu mulkus semâvâti vel ardı ve lem yettehız veleden ve lem yekûn lehu şerîkun fîl mulki ve halaka kulle şey’in fe kadderahu takdîrâ(takdîren).

O (Allah) ki; göklerin ve yeryüzünün mülkü, O’nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir. Mülkte, O’nun şeriki (ortağı) olmamıştır. Ve herşeyi, O yarattı sonra da onların kaderini takdir etti.


“ellezî lehu mulkus semâvâti vel ardı: O’dur ki göklerin ve arzın (yani yerin) mülkü O’nundur.” diyor.

“ve lem yettehız veleden ve lem yekûn lehu şerîkun fîl mulki: Ve mülkün de bir ortağı yoktur ve O çocuk ittihaz edinmemiştir.”

“ve halaka kulle şey’in: Ve O, her şeyi yaratmıştır.”

“fe kadderahu takdîrâ(takdîren):
 Sonra da onların kaderini takdir etmiştir.”

Yani gelecek Allahû Tealâ tarafından zamanı sıfırlayan sonsuz hızın sahibi olması hasebiyle zaten önceden bilinmektedir. Bizim düşünemeyeceğimiz kadar sıfıra çok yakın, sıfır sayılabilecek bir zaman aralığında Allahû Tealâ bütün zamanları birden yaşamıştır; o sonsuz hıza sahip olması sebebiyle. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ meselâ kıyâmetten geçmiş zaman kipiyle bahseder.

Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi, meselâ Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.



“Şeytan, insanlara olan vaadini ya da daha doğru bir ifadeyle hedefini kıyâmet günü gerçekleştirdi. Ve mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, geri kalanların hepsi şeytana kul oldular.” diyor Allahû Tealâ.

Mü’minleri oluşturan, sadece mü’minler şeytanın kulu değil; geri kalan herkes şeytanın kulu. Mü’minler kim? 72 fırkadan her birinin içinde bulunan Allah’a ulaşmayı dileyenler, 73. fırka.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bu durumda Allahû Tealâ’nın… “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.” diyor Allahû Tealâ.

Mulk Suresinin 3. âyet-i kerimesine gelelim, diyor ki Allahû Tealâ:

67/MULK-3: Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ(tibâkan), mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut(tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr(futûrin).

Gökleri yedi tabaka (7 kat) olarak yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında bir uyumsuzluk göremezsin. Haydi bakışını çevir (tekrar bak), bir yarık (çatlak) görüyor musun?



“ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ(tibâkan): O’dur ki; semâvâtı (gökleri) tabaka tabaka 7 sema olarak (tabaka tabaka) yarattı.”

“mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut(tefâvutin).”

“mâ terâ fî halkır rahmâni:
 Rahmân’ın halk etmesine bak (bak ki onda bir tefâvut göremezsin).”

“mâ terâ.”

“Rahmân’ın yarattığında bir düzensizlik göremezsin.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, hamdolsun ki Cabbar devamlı olarak bu konuların ayrı ayrı açılardan detaylarına giriyor. Her seferinde size bugünün ilmiyle tam bir uyuşma içinde bir Kur’ân takdimini görüyorsunuz.

Allahû Tealâ diyor ki:

“ferciıl basara hel terâ min futûr(futûrin): Yüzünü bir çevir bak, onda bir çatlak görebilir misin?” diyor Allahû Tealâ.

“hel” ile başlamış konuya.

ferciıl basara hel terâ min futûr: Gözünü bir çevir, bak (rücû et).

“ferciıl basara.”

“Bakma hassası hassını (görme hassanı) çevir bak. Onda bir çatlak görebilir misin?” diyor Allahû Tealâ.

Hiç bir noktada bir çatlaklık mevcut değildir. O, bütünü yaratır.

Nûh Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

71/NÛH-15: E lem terev keyfe halakallâhu seb’a semâvâtin tıbâkâ(tıbâkan).

Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı (yedi gök katını) nasıl yarattı?



“e lem terev keyfe halakallâhu seb’a semâvâtin tıbâkâ(tıbâkan).”


e lem terev: Görmüyor musunuz?
keyfe: Nasıl.
halakallâhu: Allah halk etti.
seb’a semâvâtin: 7 kat gökleri.

“tıbâkâ(tıbâkan).”

“7 tane kat kat (tabaka tabaka) yaratmıştır.” diyor Allahû Tealâ.

Şimdi Cabbar diyor ki:

“Bu âyetlerde Allah’ın yaratmasındaki ölçü ve uyuma dikkat çekilmektedir. Efendimiz, 20. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanan hassas ayar; “fine-tuning” ifadesinin bu âyetlerde bildirilen gerçeği tasdik ettiğini söyleyebilir miyiz?”

Evet, söyleyebiliriz ve bu hassas ayarın inanılması, insan ölçülerine göre inanılması yani insanların böyle bir şey vücuda getirmesi mümkün olmadığı cihetle, inanılması güç muhteşem sonuçlar ortaya koyduğunu görüyoruz. Şu anda dünyamız da dâhil olmak üzere bizim güneş sistemimiz saatte 700 milyon km’den, saatte 700 bin km’den daha hızlı bir hareket halinde. Hiç bir zaman eski yerine dönmemek üzere yoklukta devam eden bir yolculuk. Her şey öyle muhteşem bir uyum halinde yaratılmış ki hızdaki 1 saniyenin 15 sıfırlı bir rakamda 1’i kadar bir düşüklük kâinatın oluşmamasını, içine kapanmasını oluşturacaktı. Gene aynı miktarda, 15 sıfırlı; sıfırdan; sıfır virgülden sonraki 15 sıfırlı 1 saniyenin 15 sıfırda biri kadar yani katrilyonda, 1 saniyenin katrilyonda 1’i kadar bir değişiklik eğer bu daha yüksek bir hızda olsaydı bu sefer de kâinat uçacak, parçalanacaktı, boşluğa açılacaktı. Allahû Tealâ muhteşem bir dengeler sistemi üzere kâinatı yaratmış ve de son derece dikkat çekici bir kavramlar topluluğu bir bütün oluşturuyor, sevgili kardeşlerim.

Dr. S. D. diyor ki:

SORU: Amerika’da Johns Hopkins Kimmel Kanser Hastanesi’nden araştırmacılar, bazı immün sistem hücrelerinin diğerlerinden daha akıllı olduğu konusunda yeni bilgiler elde etmişler.

 

CEVAP: Görüyor musunuz köftehorları? Daha akıllıları bile var.

“İmmün sistemin bazı hücrelerinin diğerlerinden daha akıllı olduğu…”

Yani onlar arasında da kumandanlar falan var herhalde ha? Çünkü biliyorsunuz immün sistem, vücudun koruma sistemi yani vücudun harp ordusu düşmanlarıyla harp edecek olan ordusu. Bunun için de daha akıllıları var olduğuna göre bakalım, neler çıkacak şimdi karşımıza?

“Kemik iliği kanseri olarak bilinen myeloma hastalarında, kemik iliğinde bulunan T lenfositlerinin dolaşımda bulunan T lenfositlerinden daha etkili şekilde tümör hücrelerini yok ettiklerini gözlemlemişler.”

Ayrı grup iki ordu, kemik iliğindeki T lenfositleri biliyorsunuz bunlar vurucu güçler, T lenfosit dediğiniz zaman orda durun, burası, T lenfositleri vücudun koruma sisteminin aktif ordularını ifade eder, düşmanları gördükleri anda yok ederler. Yeter ki düşmanı görsünler. Ayrıca yok etmemeleri de mümkün değildir. Çünkü onun kadar güçlü başka bir sistem Allahû Tealâ yaratmamış. Her hâlükârda mikropların yapabileceği şey, bakterilerin yapabileceği şey sadece kaçmak ve de daha doğrusu saklanmak, gizlenmek oluyor. Kendilerini tanıtmadıkları sürece yani onların tanımasını engelledikleri sürece hayatta kalabiliyorlar. Yakalandıkları an yok edilmeye mahkûmlar.

Şimdi bakalım:

“ Kemik iliğinde T lenfositlerinin tümör hücrelerine karşı daha teçhizatlı hale geldikleri ve dolaşımda bulunanlara göre tümör hücrelerini daha kolay tanıdıkları görülmüş.”

Vücudun kemik iliğinde olmayan, kemik iliklerinin dışında kalan T lenfositlerinden daha teçhizatlıymış kemik iliğindeki T lenfositleri ve de tanıma faktörleri de daha gelişmiş. Daha kolay tanıyorlar düşmanlarını zaten önemli olan tanımaları, tanıdıkları anda derhal gidip yok ediyorlar. Ötekiler buna karşı koyabilecek olan güce Allahû Tealâ tarafından hiç bir zaman kavuşturulmamış. Yani sevgili kardeşlerim, güçlü olan bizleriz ama vücudumuzu muhafaza eden T lenfositlerinden mikroplar, virüsler saklanmayı başarıyorlar. Hücrelerin içine girip kendilerini dost gibi gösteriyorlar. Çünkü T lenfositleri dışarısını kontrol edebiliyor.

“İmmün sistemin gözünden kaçan tümör hücrelerine karşı geliştirilmeye çalışılan savaşta, laboratuar şartlarında yaptıkları çalışmada myeloma tümör hücrelerine karşı gelişmiş antikorları manyetik bilyaların etrafına yerleştirip bunları T lenfositleriyle karıştırmışlar.”

Myeloma yani kemik iliği kanseri tümör hücrelerine karşı geliştirilmiş olan antikorları manyetik bilyaların etrafına yerleştirip, bunları T lenfositleriyle karıştırmışlar. T lenfositlerinin arasında manyetik bilyalara yerleştirilmiş, etrafına yerleştirilmiş antikorlar var ama T lenfositlerinin öyle bir etrafına düzenlenmiş ki bu antikorlar, tümör hücrelerine karşı geliştirilmiş.

“Bu T hücrelerini tekrar kanser hücrelerinin bulunduğu ortama verince, %86 oranına tümör hücrelerinin büyümesinin durduğunu, ayrıca DNA’sında kanser geni bulunan henüz aktif hale geçmemiş primitif tümör hücrelerinin bile bu T lenfositleri tarafından tanınıp yok edildiği gözlenmiş.”

Bu da çok enteresan bir şey sevgili kardeşlerim. Manyetik alanları kullanıyorlar. Manyetik, bu kanser hücrelerini tanıyan tümör hücrelerine karşı gelişmiş olan antikorlar yani onları hemen tanıyabilecek etrafta olan antikorları manyetik bilyaların etrafına yerleştirmişler, bunları T lenfositleriyle karıştırmışlar. İkisi bir arada bir grup düşmanı buluyor. Öteki grup düşmanı yok ediyor. Antikorlar düşmanı buluyorlar, tespit ediyorlar ve beraberce yok ediyorlar. Antikorların manyetik bilyaların etrafına yerleştirilmesi ve bunların T lenfositleriyle karıştırılmasından oluşuyor sonuç.

Sonuç mu? Kanser hücrelerinin %86’sının yani tümör hücrelerinin %86’sının büyümesinin durduğu, ayrıca DNA’sında kanser geni bulunan, henüz aktif hale geçmemiş primitif tümör hücrelerinin bile bu T lenfositler tarafından tanınıp yok edildiği gözlenmiş. Yani tanıyan antikorlar. Myeloma tümör hücrelerine karşı gelişmiş olan antikorları kullanıyorlar. Yani nasıl hani kaçakçıların bulunduğu yerlerde meselâ esrar bulunduğunu, eroin bulunduğunu tespit etmek üzere bu konuda geliştirilmiş köpekler kullanılıyorsa, onlar burunlarındaki özellik sebebiyle arabanın neresine saklanırsa saklansın, kokularından anlıyorlar eroini ve işaret ediyorlar, havlıyorlar orada. Tıpkı bu öncü köpekler gibi düşmanın tanınmasını sağlayacak olan antikorlar ve antikorlar buluyorlar düşmanı; T lenfositleri de yok ediyor. Antikorlarda da bir yok etme özelliğinin mevcut olduğunu düşünüyoruz.

“Dolaşımdaki T lenfositlerinin bu yöntemle hazırlanıp hastalara verilebileceği, hatta bunun aşı gibi kullanılabileceğini bildiren araştırmacılar, kanserle savaşta immün sistemle ilgili yeni bir adım daha atmışlar.”

Bir defa daha okuyalım, çok ilginç sevgili kardeşlerim:

“Bu yöntemle hazırlanıp, dolaşımdaki T lenfositlerinin bu yöntemle hazırlanılıp hastalara verilebileceğini, hatta bunun aşı gibi kullanılabileceğini kullanılabileceğini bildiren araştırmacılar kanserle savaşta immün sistemle ilgili yeni bir adım daha atmışlar. İnşaallah bu konu hakkındaki görüşleriniz.” diyor kardeşimiz.

Zaten bunları söylerken görüşümüz de ortaya çıktı. Tıp yeni bir başarıya imza attı. Yani biliyoruz ki T lenfositleri karşısına kim çıkarsa çıksın, bütün negatif güçleri yok edebilecek olan bir özelliğin sahibi.

İşte vücudun bütün düşmanlarının T lenfositleri tarafından tanınmasını temin edecek olan bir tanıtma örgütü. Düşmanı görüyor, “İşte,” diyor, “burada.” Ve oraya ulaşan T lenfositleri mutlaka düşmanı yok ediyor.  Öyleyse incelemelerimiz, tıbbın incelemeleri devam ettikçe bu kılavuzları adım adım yakalayacaklardır ve kılavuzları T lenfositlerinin karışımıyla gönderdiğiniz zaman kılavuzlar bulacak, T lenfositleri de yok edecekler.

İşte sevgili kardeşlerim, mikro âlemde savaşlar böyle cereyan ediyor.

Ş. D. diyor ki:

SORU: Allahû Tealâ, nötrino ve karşıt nötrinolardan elektronları ve karşıt elektronları yaratmış.

CEVAP: Nötrinolardan elektronları ve karşıt elektronları... Evet, bir çift sağ sol spinli nötrinodan 1 çift elektron, 1 çift sağ ve sol spinli karşıt nötrinodan 3 ve 4 numaralı küreleri değiştirmek suretiyle 1 çift elektron yaratmış Allahû Tealâ, karşıt elektron, elektron ve karşıt elektron. Buna ek olarak da manyetik alanları oluşturmuş. Karşıt elektronun yani pozitronun elektrik yükü artı, elektronunki eksi. Manyetik alanları da bu sebeple birbirine ters.

“Elektron madde kimliğinde olmasına rağmen, manyetik alanların sadece tesir hüviyetine sahip olduklarını görmekteyiz.”

Evet, elektron madde kimliğinde fakat manyetik alanlar sadece tesir; doğru, doğru teşhis.

“Karşıt elektronun spin sayısı, elektronun spin sayısının yarısı kadar olduğu için yarı ağırlığa sahiptir.”

İnşaallah evet,  bu da doğru. Karşıt elektronun devir sayısı, elektron devir sayısının yarısı kadar ve bu sebeple elektronun ağırlığının yarısı kadar ağırlığa sahip.

“Bu durumda karşıt elektronun manyetik alan kuvveti, elektronun sahip olduğu manyetik alan kuvvetinin yarısı kadardır diyebilir miyiz inşaallah?”

Bu standartlarda sonuç evet oluyor. Bu sebeple bir protonun, bir nötron diyelim nötronun ağırlığı mevcut olan, içinde mevcut olan, 3676 tane elektronun yarısı kadardır. Çünkü yarısı negatif ağırlıklıdır. Bu pozitif ağırlıktan onu düşerek sonuca ulaşacağız.

“Ve manyetik alan, karşıt elektronun manyetik alan kuvveti elektronun manyetik alan kuvvetinin yarısı kadardır, diyebilir miyiz?” diyor kardeşimiz.

Şimdi bundan, bu noktada konudan emin değiliz. Ağırlık açısından biliyoruz ki her karşıt elektronun ağırlığı, elektronun ağırlığının yarısı kadardır. Ayrı ayrı manyetik alanların sahibi olduğunu da biliyoruz. Ayrı ayrı elektrik yüklerinin de sahibi olduğunu biliyoruz. Ters elektrik yükü, ters manyetik alan ama bu manyetik alanlar birbirinin tersi olduğu için, birbirini çekmesi gerekirken, birbirine yapışması gerekirken elektronlarla karşıt elektronların böyle bir olay gerçekleşmiyor. Aynı manyetik alanın birbirini itmesi, karşıt manyetik alanlarınsa birbirini çekmesi söz konusu. Hem elektronun içindeki bütün karşıt elektronların birbirini itmemesi, devreden çıkartamaması hem de elektron elektronlardaki artı elektrik yükleri sebebiyle elektronların dağılmaması bir başka kuvvet tarafından dizayn ediliyor.

Böyle bir sistemde onları bir arada tutan bir başka kuvvet olması lâzım. Burada onların manyetik alanları yani karşıt elektronların manyetik alanları elektron manyetik alanın yarısı kadar olduğu takdirde hücre içinde ve nükleusta nasıl bir etkinin oluşması lâzım geldiği konusunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bir kuvvetler dengesi olması lâzım ki eşitlik sağlanabilsin. Kütleleri oluşturan parçacıklar aynı manyetik alanı taşıyorlarsa birbirini itmesi lâzım, itilmiyor; beraber duruyorlar. Karşı manyetik alanların birbirini çekmesi lâzım, elektronlarla karşıt elektronlar birbirlerine yapışmıyorlar.

 

Öyleyse bu iki sistemi dengede tutan bir üçüncü sistem söz konusu. Yarım ağırlıklar kanununun temel faktörü bir ağırlığın, her âlemde ölçülebilir bir ağırlığın mevcut oluşuyla ispat ediliyor. Bir kişi 80 kiloysa aslında onun gerçek ağırlığı sadece elektronlardan olsaydı160 kiloydu. Ama 80 kilolukta bir karşıt elektron sebebiyle ağırlığının yarısı yok olduğu için, kişi bizim âlemimizde 80 kilo olarak tartılıyor. Böyle bir dizaynın arkasında yatan gerçek sebep; karşıt elektronların her birisi; 3676 tane karşıt elektron her birisinin birbirini itmesi lâzım. Spin sebebiyle bu gerçekleşmiyor. Ve elektron için de aynı şey söz konusu. 3675 tane elektron bir hidrojen atomunda bir arada ama birbirlerini itmiyorlar. Bir denge halinde kalıyorlar. Yetmez, elektron topluluğuyla karşıt elektron topluluğunda karşıt yüklere sahip oldukları için birbirlerini çekmesi lâzım ve çekmiyorlar. Bu dengede kalma söz konusuysa denge bozukluğu halinde farklı bir sonucun oluşması lâzım gelirmiş gibi görünüyor ama böyle bir sonuç hiç yok. Allahû Tealâ’nın oradaki kullandığı sistemi henüz bilmiyoruz. İnşaallah öğreniriz ve kardeşimize ulaştırırız.

Ankara’dan O. A. diyor ki:

SORU: “Özellikle yaşlılıkta ortaya çıkan kemik erimesi (osteoporoz) hastalarına karşı en etkin ilacın soğan olduğu belirtildi. Kadınlarda menopoz, erkeklerde ise özellikle 65 yaş sonrası ortaya çıkan kemik erimesine karşı kuru beyaz soğan iyi geliyor. Yapılan araştırmayla kuru beyaz soğanda bulunan ve GPCS adı verilen birleşimin kemikleri güçlendirdiği ve kemik erimesini önlediği tespit edildi. Bilimsel bir araştırmanın sonuçlarına göre fareler üzerinde yapılan deneyler beyaz kuru soğanda bulunan bir bileşimin kemikleri güçlendirdiğini ve kemik erimesini önlemede faydalı olduğunu ortaya koydu. Kemikleri sağlam ve sağlıklı tutmanın başlıca yolunun sağlıklı beslenme, içki ve sigaradan uzak durma ve şişmanlığı önleyecek ölçüde egzersiz yapmak olduğunu söyleyen araştırmacılar, kuru beyaz soğanda bulunan ve GPCS adı verdikleri bir bileşimin kemik erimesine karşın son derece etkin olduğunu kaydettiler. Kuru beyaz soğan kadınlarda menopoz, erkeklerde ise özellikle 65 yaş sonrası ortaya çıkan kemik erimesine karşı beyaz kuru soğanın iyi geldiğini ifade eden araştırmacıların yaptıkları deneylerde kuru beyaz soğanla beslenen farelerin kemiklerindeki zayıflamanın diğer farelere göre çok daha yavaş olduğunu gördükleri belirtildi. Araştırmacılar, kemik erimesine yol açan paratiroid hormonunu uyguladıkları fareleri beyaz kuru soğanla beslediklerinde de bu hormondan etkilenen hücrelerin bir kısmının tedavi olduğunu gözlemlediklerini ifade ettiler. Bu konu hakkında görüşleriniz,” diyor, sevgili kardeşlerim.

CEVAP: Kuru beyaz soğanda bulunan bu hassa yani GPCS, GPS değil de GPCS adlı birleşim, bu kemik erimesine karşı son derece etkili olduğu söyleniyor. Öyleyse bu aslında çok güzel bir konu. Bütün sebzelerin kendilerine has faydaları var. Soğanın bu faydası şimdiye kadar bilinmiyordu ama şimdi ihtiyarların, bizim gibi ihtiyarların daha fazla kuru soğan yemeleri gerekecek.

Allah razı olsun.

İstanbul’dan M. M. G. diyor ki:

SORU: “Bir tıp dünyasında son yıllardaki dönüm notlarından biri olan kök hücre uygulamaları tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de yaygınlaşmayı bekliyor. Ne var ki bu çalışmalar yeni umutlar sunmasının yanı sıra yasal ve etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Kök hücre tedavisinin aşamaları örneğin, genlerin değişimi. Tedavinin ilk adımında vericinin doku uyum genleri hastanın doku uyum genleriyle değiştiriliyor. Böylece vericiden alınan kök hücre genetik mühendisliği yöntemleriyle hastanın dokusuyla uyumlu hale getirilmiş oluyor. Bu konudaki değerli açıklamalarınız,” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Şimdi kök hücreler, biliyoruz ki kök hücreler her hücrenin hüviyetine girebiliyor. Kök hücre dediğiniz zaman herhangi bir hücreden bahsetmiyoruz, adeta bütün hücrelerden bahsediyoruz. Çünkü kök hücreyi hücre yapılarından hangisinin toplu bulunduğu yere aşılarsanız, kök hücrenin o hücrenin hüviyetine girdiğini görüyoruz. Kemik iliği hücrelerinde de aynı özellik mevcut.

“Şimdi kök hücre tedavisinin aşamaları meselâ genlerin değişimi; tedavinin ilk adımında vericinin doku uyum genleri, hastanın doku uyum genleriyle değiştiriliyor.”

Vericinin doku uyum genleri, hastanın doku uyum genleriyle değiştiriliyor. Böylece vericiden alınan kök hücre genetik mühendisliği yöntemleriyle hastanın dokusuyla uyumlu hale getirilmiş oluyor ve böylece bir problem çıkmadan kök hücre o kişinin hangi hücresinde bir tedavi unsuru oluşturacaksa, hasar bulunuyorsa o hasarı tedavide derhal faal olarak devreye giriyor. O hücreden çok sayıda üretiyor kök hücre ya da o hücreye dönüşüyor ve böylece vücuttaki bir kaza sebebiyle, bir hastalık sebebiyle veya şu anda düşünemediğimiz başka bir sebeple hangi alandaki hücrelerde azalma olmuşsa kök hücre mutlaka onların hüviyetine dönüşüyor.

 

Öyleyse kök hücreler gerçekten çok önemli vasıtalar; çünkü normal statüde bir hastanın hangi uzvunda rahatsızlık varsa oradaki hücrelerden oraya aşılamanız lâzım ki orada görevini tam olarak yapsınlar. Orada aynı hüviyetteki hücreyi vücuda getirsinler. Bunun istinası bir kemik iliği hücreleri, bir de kök hücreleri. Kök hücrelerini de kemik iliği hücrelerinin de nereye aşılasanız derhal şekil değiştirip onların hüviyetine girebilme özellikleri var. Ve de geleceğin tedavi yöntemlerini çok iyi bir şekilde artık şekillenmiş olarak görüyoruz. Hastalıklar var olmaya devam edecektir ama hasta olan hücreleri yenileriyle değiştirmek her zaman mümkün olacaktır. Artık ilaç tedavileriyle değil, hastalığın olduğu yere onun panzehirini ya da daha doğru bir ifadesiyle onun iyileştirici hücrelerini hasta hücrelerle değiştirmek üzere bir müdahale söz konusu olacak; giderek daha bilinçli, daha hedefe yönelen, dağılmayan bir sistem içinde. Şu anda da kısmen uygulanabiliyor bu ama daha çok acemi insanlık bu konuda. Ama bir gün gelecektir ki; hangi hastalık hangi uzuvdaysa oraya, o uzvun içine hasara uğramış olan hücrelerin yerine kök hücreler veya kemik iliği hücreleri gönderilecek ve bir aksi davranışla yani hücrelerin bir itirazıyla karşılaşmadan o kişinin hücrelerine bu kök hücreleri ulaştırılmak suretiyle orada çoğalmaları sağlanacak ve çoğalan her hücre kök hücresi hüviyetinde çoğalacak ama oradaki hücrenin hüviyetine girecek. Böylece orası, hasta bölge onarılmış olacak, tamir edilmiş olacak. Kısaca hedefler her gün biraz daha, biraz daha, biraz daha gelişiyor, tanınıyor ve çözümler getiriliyor problemlere.

Adana’dan E. I. kardeşimiz diyor ki:

SORU: Bulutlarda saklanan ve damar tıkanıklığı, böbrek taşı gibi hastalıklara neden olan nanobakteriler küresel ısınmayla daha uzun ömürlü olacak. Uzmanlar bu hastalıkların salgın halini alabileceğini vurguluyor. Bilinen bakterilerin %1’i büyüklüğündeki nanobakteriler; böbrek taşı, kalp hastalığı ve rahim kanseri gibi bazı hastalıkların tetikleyicisi sayılıyor. Bilim insanları atmosferde bulutlarda yaşayan nanobakterilerin küresel ısınmayla daha uzun ömürlü olacağı ve bu hastalıkların oluşumuna etkilerinin artacağını öne sürüyor.

CEVAP: Damar tıkanıklığı; bir. Böbrek taşı; iki.

Bu konuda etkili bir negatif faktör bunları arttırıyormuş, bu nanobakteriler.

“Bilim insanları atmosferde, bulutlarda yaşayan nanobakterilerin küresel ısınma sebebiyle daha uzun ömürlü olacağı ve bu hastalıkların oluşumuna etkilerinin artacağını öne sürüyorlarmış. Ulm Üniversitesi’nden Andrei Sommer ve Chardiff Üniversitesi’nden N.C’nin ortaya attığı teze göre nanobakteriler önce insan bedeninde oluşuyor. İnsandan havaya karışıyor ve sonra yeniden insanlar tarafından alınıyor.

Bu da çok enteresan. Önce insan bedeninde oluşuyor nanobakteri, insan bedeninden çeşitli sebeplerle, idrar sebebiyle, ter sebebiyle, tükürükle, nefesle havaya karışıyor ve sonra yeniden insanlar tarafından alınıyor. Böylece insanlardaki hastalıklar başka insanlara rahatça ulaşabiliyor.

“Bilim adamları, Journal of Proteome Research dergisinde yayınladıkları makalede nanobakterilerinin atmosferde varlığını sürdürdüğünü kanıtladıklarını ifade etti. Bu konu hakkında değerli açıklamalarınızı bekleriz.” diyor kardeşimiz.

Demek ki bütün insanlar isteseler de istemeseler de bir mikrop yayıcı hüviyetteler. Onlar farkına bile varmadan nanobakteriler insandan havaya karışıyor, atmosferde bir süre bekliyor. Sonra da uygun olasılıkta olan bir insana zarar verici bir fonksiyon eda etmeye başlıyor. Ve sevgili kardeşlerim, bu konunun önlenmesi de mümkün değil. Çünkü böyle bir sistemin her an atmosfere karışması söz konusu. Belki verdiğimiz nefeste her an bir nanobakteriler çıkıp havaya karışıyor ve bir hastalık varsa bu hastalık, bu nanobakteriler vasıtasıyla atmosfere karıştıktan sonra tekrar aşağıya indiğinde başka bir insanın aynı mikrobu, aynı bakteriyi algılaması söz konusu ve de onun vücudunda hasar oluşturacak olan bir sistemin vücuda gelmesi söz konusu. Bilinen bakterilerin %1’i kadar küçükmüş bu bakteriler, “nanobakteriler” deniyor buna ve de önemli hastalıkların sebepleri; böbrek taşı, kalp hastalığı ve rahim kanseri yapıyor.

Yalnız bizim anlamadığımız bir şey var burada. Eğer biz insanlarda oluşuyor da atmosfere karışıyorsa ve oradan bulutlara yükseliyorsa onlar normal standartlarda alçalmayan, yükselen, havadan daha büyük bir şeyler olması lâzım. Peki, sonra nasıl iniyor? Atmosferde acaba bir özellik mi kazanıyor ya da yağmurlarla mı iniyor yeryüzüne? Enteresan bir sonuç çünkü biz insanlardan çıkıyorsa ve atmosferlerde, bulutlarda yer alıyorsa demek ki havadan hafif bu nanobakteriler ki yükselebiliyor yer çekimine rağmen. E yükseldikten sonra aşağı inmeleri nasıl mümkün oluyor? İnmemesi ve orda kalması lâzım havadan da hafif oldukları için. Demek ki bilmediğimiz bir sebeple aşağı iniyorlar; belki yağmurlar, belki başka sebepler ama insanlara büyük rahatsızlıklar verdikleri kesin. Böbrek taşı olsun, diğer hastalık çeşitleri olsun böbrek taşı, kalp hastalığı; kalp hastalıklarının da sebebi de buymuş, rahim hastalıklarının da rahim hastalıklarına da sebebiyet veriyormuş.

Denizli’den K. A. diyor ki:

SORU: Klonlanmış sığırların eti ve sütü normal sığırlarınınkine benziyor. Klonlama yöntemiyle doğan sığırların eti ve sütünün doğal yollarla doğan sığırlarınkine çok benzediği bildirildi. Connecticut Üniversitesi’nden Biyolog Chiyang Zhong Yang, bu ürünlerin insan sağlığı için taşıdığı riskler ve besin değerlerinin saptanması konusunda yapılan araştırmada doğal yolla doğan sığırların eti ve sütünün birleşimiyle klonlama yöntemiyle doğan sığırlarınki arasında önemli bir fark olmadığı sonucuna vardıklarını belirtti. Chiyang Zhong: “Bu araştırmada incelenen tüm faktörler, tüketim izni verilen sığır eti ve sütüyle aynı normal değerlerde olduğunu gösteriyor.” dedi. Araştırmacıların her iki tip sığırdan alınan binden fazla et ve süt örneğini inceleyip karşılaştırdıkları; hem proteinler, yağ yoğunluğu, laktoz gibi yüzlerce faktörü araştırdıkları bildirildi. ABD Federal Gıda ve İlaç Dairesi FDA klonlama yöntemiyle doğan hayvanların et ve süt ürünlerinin satılmasına izin vermiyor.

CEVAP: Aslında izin vermemekte haklıdır. Böyle görülür, kontroller yapılır ama bilmediğiniz bir başka açıdan insanlığa zarar verebilir. Ayrıca bu konunun sanki çok önemli bir konuymuş gibi gündemde olması da bizi rahatsız ediyor. Ya neden normal doğum dururken klonlama yöntemiyle gene bir inek anne haline getirilecek, gene bir koyun anne haline getirilecek ve gene doğum yapacak. Normal yollarla yapılan bir doğumla bu yolla yapılan doğum; ikisi de doğum. Neden ısrar ediliyor? Bir, bu bir Allah’a karşı çıkış değil mi? Allahû Tealâ normal standartlarda bu hayvanları zaten yaratmış ve insanların faydasına yaratmış. Onların etinden, sütünden, derisinden, her şeylerinden yararlanıyoruz ve de biz öyle istemiyoruz. Biz bunları klonlama yoluyla çoğaltacağız şeklindeki bir talep neyi ifade ediyor acaba? Bir başkaldırma mı? Hayvanlar zaten sevk-i tabiileriyle ürüyorlar ve tabiî yolla ürüyorlar. Sağlıklı olmaları çok daha akla yakın ve bu kadar iyi neticeler alıyorlarsa o doktorlara bir sualimiz var? Acaba bu doktorlar o hayvanların etlerinden yiyorlar mı, sütlerinden içiyorlar mı? Cesaret edip bunu yapsınlar bakalım da ondan sonra neticeye gidelim.

Netice itibarıyla sevgili kardeşlerim, bizim görüşümüz Allah’ın ortaya koyduğu statü her neyse bizlerin O’na itaat etmemiz lâzım. Şartları zorlamanın insanlara bir faydası olmayacağı kanısındayız. Arkasında nasıl bir negatif faktörün saklı olduğunu bilmiyor insanlar ve de en çok izlediğimiz şey bu deneyleri yapan doktorların, onların meselâ tavukların, böyle oluşturulan tavukların yumurtalarını yemesi, etlerini yemesi, ondan sonra bize neticeyi söylemesi. Buna cesaretleri yok anlaşılan. Mütemadiyen deney yapıyorlar. Peki, ne uğruna? Allahû Tealâ horozu da yaratmışsa, tavuğu da yaratmışsa, boğayı da yaratmışsa, ineği de yaratmışsa o zaman aynı biz normal doğum istemiyoruz, biz ille klonlama yoluyla bu hayvanları arttıracağız tezi bize çok geçerli görünmüyor sevgili kardeşlerim. Bu bir başkaldırma diye düşünüyoruz ilim adına, ilim adına hep böyle oluyor. Meselâ insanın maymundan türediği konusundaki bir iddia asırlardır sürer gider.

İşte bilindiği gibi, birisi çıkmış demiş ki: “Maymun insanın atasıdır.” Oysaki bakıyoruz genetik kodlara, hayır, maymun insanın atası değil. Çünkü 23 çift kromozomda maymun da var, insan da var ama 25 çift kromozomlu bir maymun var 27 çift kromozomlu gene maymun var. Daha ötesi de var, bundan daha ötede de. Öyleyse iddialar boşlukta kalmaya mahkûm değil mi? Allah’ın insan adı verilen yaratığının bütün standartları kutsal kitaplarda açıklığa kavuşturulmuş ve hepsinde doğruluğu her geçen gün biraz daha tıp tarafından kesinleştiriliyor. Buna rağmen iddia niye? Yani bu bir Allah’a karşı çıkma gayreti gibi görünüyor. Gibisiz öyle. Hâlâ birtakım insanlar iddia ediyorlar bunu, bu ispatlar gözlerinin önünde olmasına rağmen. Normal, normal ağırlıktaki bir maymun düşünün sevgili kardeşlerim, bunun beyninin vücuduna oranıyla normal ağırlıkta bir insan düşünün; insanın beyninin vücuduna oranı insanda 5 kat fazla. İnsan beyni kendi vücuduna oranla kıyas ediyoruz, maymunun vücuduna oranına olan beyninin 5 katı fazla. O zaman maymunun insanın atası olması söz konusu olabilir mi? Yani Allah’a karşı çıkma iddiaları bir boş laftan öteye hiç bir zaman geçememiştir. Bu da bu klonlama olayı da bunlardan bir tanesidir. İnsanlar klonlamayla neyi gerçekleştirmek istiyorlar? Herkes bir anne babadan doğar bir, buna bir engel de olmayacaktır. E bu kadar gayret arkasında neyi saklıyor acaba? Bir Allah’a karşı çıkış statüsü söz konusu ve biz bunu hiç beğenmiyoruz, bu bir başkaldırmadır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, beraber geçirdiğimiz 1 saatlik bir süreç içerisinde sizlere aktüel bilimler konusunda gene birçok alanda bir sohbet sunabildiğimiz için büyük mutluluk duyuyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.


İmam İskender Ali M İ H R