}
Takva 24.02.1994
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 200434


SOHBETİN ADI: TAKVA
TARİHİ: 24.02.1994


Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.                                               

Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ederiz ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Yüce Rabbimiz Allah'ın sohbetini yapmak üzere bir araya getirdi.

Bugünkü konumuz: Takva. Bu kelimenin lügat mânâsı sakınmak, korkmak, çekinmek anlamına geliyor. Neden sakınmak, neden korkmak? Allah'tan sakınmak, Allah'ın sevgisinin azalmasından sakınmak.


İki ayrı kademe için ikisi de geçerli. İnsanlar başlangıçta Allah'tan çekinirler, sakınırlar, korkarlar. Neden? Allah onları cehenneme atacak diye. Ama velâyet kademelerinde ilerleyince bir cehennem korkusu yok olur.  Çünkü kişi Allahû Tealâ'nın indinde felâha ulaşmanın bütün standartlarına sahip olmuştur. O zaman başka bir sakınma, çekinme, belki bir korku başlar. Bu korku acaba bir hata yaparım da Allah'ın benim üzerimdeki sevgisi azalır mı korkusudur. İşte Allah'ın bütün velîleri, bütün evliyası eğer sakınma diye, korkma diye bir şey varsa sadece bundan çekinirler, bundan korkarlar.  Yani bu korku nefslerinin duyduğu cehenneme gitme korkusu, azap çekme korkusu değildir. Ruhlarının duyduğu, acaba Allah'ın bana karşı sevgisinde azalma olur mu tarzında bir korkudur.

İşte takva dediğimiz zaman meseleyi başlangıçtan ortaya koyarsak insanlar kendilerine bakıyorlar, diyorlar ki: “Ben Allah'tan korkuyor muyum, sakınıyor muyum, Allah beni cezalandıracak diye bir korkum var mı? Var. Öyleyse” diyor, “ben” diyor, “takva sahibiyim.”

Takva sahibi olmak bu demek değil.  Bu tamamen takvanın lügat mânâsından hareketle konuların nefslere izafe edilmesi halidir. Takvanın muhtevasında  Allah'tan sakınmak var. Bu sakınma öyle bir sakınma ki; kişiyi ancak yüceltebilecek olan bir sakınma. Meseleyi böyle algıladığınız zaman takvanın gerçek anlamının ne olduğunu Kur'ân'ı Kerim'den tek tek çıkartmanız lâzım ve çıkarttığınız zaman şunu tespit edeceksiniz ki; bir insanın takva sahibi olabilmesi 28 basamaklık bir yaklaşım stratejisinin içinde bir insanın 21. basamağı tamamlamasıyla mümkündür.

İnsanla Allah arasındaki ilişkiler bildiğiniz gibi 28 tane basamaktan oluşuyor.  Bu 28 basamağın 21’incisine ulaşmadıkça  21’incisini hatta tamamlamadıkça hiç kimse takva sahibi olamaz. İnsanlar boşuna kendilerini aldatırlar: “Ben takva sahibi oldum.” diye.  Öyleyse takva sahibi olmanın Kur'ân-ı Kerim'deki standartları demek ki bir kişinin 28 basamaktan 21' ini tamamlamasıyla mümkün olmaktadır. Yoksa “Allah'tan korkan herkes takva sahibidir.” diye bir iddia sadece kişinin kendi kendisini  aldatmasıdır. Gerçekten Kur'ân-ı Kerim böyle mi söylüyor, beraberce bakalım. Bu konuyu detaylarıyla açıklayabilmek için kısaca 28 basamağı sizlere söylemem lâzım.  Çok kısa geçmek istiyorum asıl konumuza girebilmek için.

1. basamakta olaylar var.

2.  basamakta bu olayların tarafımızdan değerlendirilmesi var.

3. basamakta bu değerlendirmenin bizi bir yere götürmek üzere harekete geçilmesi var.  Bu ya Allah'a doğru bir yolculuğa hasret duymak demektir; Allah'a ulaşmayı dilemek demektir veya ne yazık ki bir takım insanların düştüğü büyük bir hataya düşmek; şeytana ulaşmayı dilemek demektir.  İşte bu talep bir insanı Allah'a ulaştıracak istikametteyse o kişi 3. basamağı yükselmiştir. Aksi takdirde hiçbir zaman 3. ve onun üzerindeki basamaklara  yükselmesi mümkün olmaz kişinin. 

Kim Allah'a ulaşmayı dilerse -3. basamağın sahibi olmuşsa- mutlaka Allahû Tealâ 4. basamağı onu ulaştırır. Yani Allah o kişide Rahîm esmasıyla tecelli eder.


5. basamakta Allah bu kişiyi sebîllerine, mürşidlerine ulaştıracağına dair garanti veriyor.

6. basamakta Allah kişinin kulaklarındaki vakrayı alıyor ve kişi irşad makamının sözlerini işitmeye başlıyor.

7. basamakta Allah kişinin kalbindeki ekinneti alıyor, yerine ihbat koyuyor ve böyle bir sistemle o kişiyi; irşad makamının sözlerini işiten bu kişiyi idrak etmek imkânına da kavuşturuyor.

İşte bu insanlar irşad makamının sözlerini algılayabilenlerdir. Yani Kur'ân-ı Kerim tabiriyle kendilerine ilim verilebilenlerdir. Burası 7. basamak. Kişi kendisine îmân verilen, kendisine ilim verilen, îmân verilen bir kişi oluyor. Bu kişi âmenû olan kişidir.

Bildiğiniz gibi Vel Asr Suresi 28 basamağın hepsini ihtiva ediyor. Bu 28 basamak bütün olarak anlatılmış Kur'ân-ı Kerim'de. İlk 7 basamağa kadar olan kesimi şöyle:

 

103/ASR-1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


“vel asri:
 Asra yemin ederim.”
“innel insâne le fî husr(husrin): İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar.” 
“illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.” 


İşte burada kişi âmenû oldu, devam ediyor yoluna kişi.

8. basamakta Allah,  o kişinin kalbine hidayet veriyor, hidayet koyuyor.

9. basamakta bu hidayetin o kişinin kalbini Allah'a çevirdiğini göruyoruz. Niçin? Allah'tan gelen nurları o kalbin rahmet kapısından içeri sokabilmek için.


10. basamakta Allah göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor.

Açmazsa ne olur?  Açmazsa Allah'tan gelen nurlar zikir yaptığımız zaman gelir göğsümüze kadar; ama göğsümüzden kalbimize ulaşamaz, göğsümüzden tekrar geriye döner. İşte Allahû Tealâ, kalbimize ulaşması ve kalbimizi aydınlatabilmesi için Allahû Tealâ'nın nurlarının 10. basamakta göğsünüzden kalbimize bir yol açıyor.

11. basamakta zikir yapıyoruz; Allah'tan gelen rahmetle fazl göğsümüze geliyor. Göğsümüzden kalbimize ulaşıyor ama kalbimiz mühürlü. Bu mührün içine, bu mührün kenarından içeriye yalnız rahmet sızabiliyor, fazl hiç giremiyor. Bu sızıntı da kalbimizde hafif bir aydınlık için bir oluşum başlattırıyor. Bu 11. basamak.

Bu kalbimizdeki nurların oraya yerleşmesi %2 çevresini  bulduğu zaman, bu bize yeni bir hususu sağlıyor. Artık huşû sahibi oluyoruz, basamak 12. Huşû sahibi olana da Allahû Tealâ'nın sözü var: “Kim huşû sahibi olursa, hacet namazını kılarsa, Ben ona mutlaka mürşidini  gösteririm.” diyor. İşte huşû sahibi olan kişi hacet namazını kılıyor, Allah'tan mürşidini soruyor, Allah da ona mürşidini gösteriyor 13. basamak  ve kişi Allah'ın gösterdiği mürşide ulaşıyor, önünde diz çöküyor, tövbe ediyor ve “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullah” diye kelime-i şehâdet getiriyor. Böylece kişi mürşidine tâbî oluyor.

Burada o kişiye Allah'ın verdiği birçok hediye var. Bu hediyelerden bir tanesi, Allah'ın o kişinin kalbine îmânı yazmak suretiyle o kişiyi mü'minler standardına geçirmesi. Artık o kişi o gün, 14. basamakta mürşidine ulaşıp da onun önünde tövbe ettiği gün mü'min oluyor.  Çünkü Allah mührü açıp kalbinin içine îmânı sokmuş, îmânı yazmış. Böyle bir îmânın o kişinin kalbine yazılması yeni bir şey daha oluşturuyor. Îmânın yazılması için mühür açıldığı için Allahû Tealâ tarafından, mühür artık serbest hale geçmiştir. Kişi mürşidine ulaştıktan sonra zikir yaparsa Allahû Tealâ'dan evvela bir hediye alıyor: Yeni bir nur daha, sâlavât isimli nur. İkinci hediyesi kalbine îmân yazılmasıydı. Bu sebepten mühür açılmıştı. Böyle olduğu için kişi zikir yaptığında Allah’tan gelen rahmetle fazl ve sâlavât kişinin göğsüne geliyor, göğsünden kalbine geliyor, kalbinin mühürünü içeriye doğru itiyor zulmet kapısına kadar. Zulmet kapısını kapatıyor. Rahmet kapısından da içeri rahmetle fazl ve sâlavât beraberce giriyor. Zikir boyunca bu kişinin nefsinin kalbinden içeri zulmet giremiyor, karanlıklar giremiyor. Buna karşılık Allah'ın nurlarının 3’ü de giriyor. Böyle bir şey o kişiyi amilüssalihata ulaştırıyor. Islâh edici amellere, nefs tezkiyesine ulaştırıyor. İşte bu noktada o kişi nefs tezkiyesine artık başlamıştır yani amilüssalihata. Vel Asr Suresinin ikinci yedi basamağı burada tamamlanıyor.

 

“vel asr: Asra yemin ederim.”
“innel insane le fi husr(husrin):  İnsanlar hüsrandadırlar.”
“illâllezine âmenu: Ama âmenû olanlar hariç.”
ve amilûs sâlihâti: Islâh edici amellerde bulunanlar hariç.”  (14. basamak.)                    

                                                                                              

Kişi mürşidine ulaştı, bundan sonra bu kişinin neler yapması lâzım? Nefsini tezkiye etmesi lâzım. Bu tezkiye 7 kademede olgunlaşacak: Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye. İşte bu 14 basamağı da deminki yedi basamağa eklerseniz; ruh Hakk’a ulaşmış olur ve kişi artık Hakk’a ulaşıp da Hakk’ı tavsiye edebilecek olan bir seviyeye vasıl olur. Burası o kişi için takva sahibi olma noktasıdır. Ruh Allah'a ulaşmıştır ve Hakk’ı tavsiye edici bir hüviyet almıştır. Vel Asr Suresi de şöyle devam ediyordu zaten.

 

“vel asri: Asra yemin ederim.”
“innel insâne le fî husr(husrin): İnsanlar hüsrandadırlar.”
“illâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı: Âmenû olanlar hariç, ıslâh edici amellere başlayanlar hariç ve Hakk’a ulaşıp da Hakk’ı tavsiye edenler hariç.” İşte 21. basamak.

Bugünkü konumuz, bu 21. basamağın sonunda bir insanın 1. takvaya ulaşması. 2. takvaya ne zaman ulaşıyoruz? Bundan sonra 4 tane daha basamak aşmamız lâzım. Artık bir insan 21. basamağa ulaşıp da Allah'a verdiği yeminleri yerine getirince 3 ayrı cepheden de takva sahibi oluyor, 3 yeminini yerine getirdiği için. Bu 1. takvadır ve kişi ruhu Allah'ta fâni oluyor, ifnâ oluyor, yok oluyor. Bu velâyetin 1. basamağıdır. Sonra Allah o kişiye bir taht ihsan ediyor ve böylece kişi velâyetin 2. basamağına ulaşıyor; beka basamağı. Birincisi fenâ basamağıydı. Sonra bu kişi zühd sahibi oluyor, zikrini günün yarısından öteye taşırıyor; 3. velâyet basamağı. Sonra fizik vücudunu Allah'a teslim ediyor, 2. teslim ve 2. takva, velâyetin de 4. basamağı. Bundan sonra bu kişi daimî zikrin sahibi oluyor; velâyetin 5. basamağı. Ondan sonra da nefsindeki bütün afetler yok oluyor. Üç vücudunu da Allah'a teslim ediyor; ruhunu da fizik vücudunu da nefsini de bu basamakta nefs teslimi yapıldığı için teslim ediyor ve böylece bütün teslimler tamamlanıyor. Kişi 3. takvaya; son takvaya ulaşıyor ve takva elbisesini giyiyor. Burada artık hiçbir günahın işlenmesi mümkün olmayan bir özelliğin sahibidir kişi. Bu sebeple Allahû Tealâ bu noktaya “takva elbisesini giymek” diyor Kur'ân-ı Kerim’de. İşte 3 tane takva ve bunun sonucu, bu bir özet.

 

Şimdi konumuzu biraz daha detaylarıyla açıklığa kavuşturalım. Nereden başlar olay?  Olay hep Allah'ın insanı en çok sevmesinden başlar, gene öyle başlıyor. Allah en çok insanı seviyor. Çünkü hem dünyayı hem kâinatı Yüce Rabbimiz insan için yarattığını söylüyor.  Öyleyse bütün kâinat ve dünya uğruna yaratılan bu Allah'ın en çok sevgilisi, Allah en çok insanı seviyor. Bu sevdiği mahlûkunun da mutlu olmasını istiyor. Allah'ın bütün insanlardan istediği şey mutlaka onun sadece saadetidir, mutluluğudur. Bu mutluluğu ikiye ayırmış Yüce Rabbimiz, cennet saadeti ve dünya saadeti.

Bir insanın cennet saadetine ulaşmasını temin etmek üzere, Allah ezelde bütün insanları huzurunda topluyor -hepimizi- ve hepimize  yeminler verdiriyor; yemin, misak ve ahd. Bizden Allahû Tealâ'nın aldığı 3 tane yemin var. Sonra bu yeminleri, misakları ve ahdleri üzerimize farz kılıyor ve sonra da buyuruyor ki: “Kim bu yeminleri, misakleri ve ahdleri yerine getirirse işte o kişi” diyor, “cennetlik olur.” diyor. Yani “1. takvanın sahibi olur.” diyor. İşte şimdi bu hususu biraz daha detaylarıyla açıklığa kavuşturalım.

A’râf-172, Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”



“Biz, ezelde bütün insanların sırtlarından onların zürriyetlerini çıkardık da hepsine birden dedik ki: e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? kâlû belâ: Dediler ki: Evet.”

Ve âyet-i kerime şöyle bitiyor: “Biz, bütün insanları o gün huzurumuzda topladık. Hiç kimse kıyâmet günü ben bunlardan haberdar değildim demesin diye, bütün insanları o gün huzurumuzda topladık.”

Yani hiç istisna yok. Bütün insanlar, hepimiz Allah'ın huzurundayız. Allahû Tealâ bizlerden yemin, misak ve ahd alıyor. Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz bizlere şöyle söylediğini ifade ediyor:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



“Sözlerimi işittiniz mi dedim?” diyor. Siz de dediniz ki: “İşittik.” Ben de dedim ki: “Öyleyse itaat edin.” Siz de dediniz ki: ”ata’nâ: İtaat ettik.” Yani “Nefsiniz konusunda Bana yemin verdiniz, tezkiye olacağınıza dair. Ruhunuz konusunda Bana misak verdiniz, ruhunuzun ölmeden önce Bana ulaşmasına dair. Fizik vücudunuz konusunda da ahd verdiniz, şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair ve Ben de size, hepinize bu yeminleri üzerinize farz kıldığımı söyledim ve bu yeminlerle sizin bağlandığınızı söyledim.”


Öyleyse hepimiz ezelde Allahû Tealâ’ya 3 tane yemin vermişiz; yemin, misak ve ahd. Bunlarla da bağlamış Allahû Tealâ bizi.  İşte fizik vücudumuzun Allah'a verdiği ahd, Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyet-i  kerimelerinde dizayn ediliyor.

Şöyle buyuruyor Allahû Tealâ:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.



“e lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun), ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).”

“Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır ve Ben sizden Bana kul olacağınıza dair ahd almadım mı? İşte bu da Sıratı Mustakîm’de bulunmaktır.” diyor Allahû Tealâ.

Ya nefsimizden ne almış? Yemin almış. Nefsimizden aldığı şeyin yemin olduğunu açıkça ifade ediyor Allahû Tealâ, Muddessir Suresinin 38, 39, 40. âyet-i  kerimeleri buyuruyor:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.



“kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun, illâ ashâbel yemîn(yemîni), fî cennâtin: Bütün nefsler cehennemde rehinedirler. Ama yemin sahipleri, onlar cennette olacaklardır.”

Kimdir ashâbel yemin, yemin sahibi? Yeminini yerine getiren kişi, yemin sahibi olan unvanını alıyor. İşte böylece görüyoruz ki Allah’a bir yemin vermiş nefsimiz. Kim nefsinin yeminin yerine getirirse mutlaka Allah'ın cennetine bu âyet-i kerime gereğince gidecek. “Yemin sahipleri, yeminlerini yerine getiren nefsler mutlaka cennette olacaklardır.” diyor Allahû Tealâ.

Ruhumuzun Allah'a verdiği yemin, misak adını alıyor ve Allahû Tealâ Ra’d Suresi 20 ve 21. âyet-i kerimelerinde şöyle söylüyor:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 

“ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah ile olan ahdlerini ifa ederler (yerine getirirler).”
“ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Misaklerini nakzetmezler (bozmazlar).”
“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi O’na (Allah'a) ulaştırırlar.” buyuruyor Allahû Tealâ. 

Allahû Tealâ burada açık bir olgudan bahsediyor: “Onlar, Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (yani ruhlarını) Allah'a ulaştırırlar.”

Bunu yapan kişi ne yapmıştır? Misakini yerine getirmiştir, misakini bozmamıştır.  Öyleyse misak demek ki ruhumuzun Allah'a ulaşması. 

İşte Nisâ Suresi 175. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).



"Kim Allah'a sarılacaksa (Allah'a vâsıl olup da ona sarılacaksa” diyor, “(va’tesamû allahi: Allah’a sarılacaksa) Allah onu Kendisine ulaştırır.” diyor, “Ve Sıratı Mustakîm’e.”


Demek ki Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri kimleri; Allah'a ulaşmayı dileyenleri mutlaka Kendisine ulaştırıyor. Allahû Tealâ'nın bu istikametteki ifadesi zaten açık. Biliyorsunuz ki insanoğlu bir odak noktasının daima sahibi olmuştur. Nedir bu odak noktası? Bir insanın hayatındaki en önemli olgu, bir an, bir başlangıç noktası, bu nokta Allah'ı dilediğiniz -Allah'a ulaşmayı dilediğiniz- noktadır. Hayatınızdaki en önemli an budur. Çünkü bu nokta sizi mutlaka cennete ulaştıracaktır. Eğer Allah'a ulaşmayı dilemiyorsanız, böyle bir talebiniz yoksa o zaman hiçbir zaman Allah'a ulaşamazsınız. Neden?  Çünkü Allah da Kendisine ulaşmayı dilemeyenleri Kendisine ulaştırmıyor.

Ankebût Suresinin 5 ve 6. âyet-i kerimeleri, Allahû Tealâ buyuruyor:

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).

Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).



“men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin: Kim Allah'a mülâki olmayı (dünya hayatında ruhunu Allah'a ulaştırmayı) dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.”

 

Yani Allah'ın dilediği şey, o kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması mutlaka gerçekleştirilecektir.  Neden? Çünkü o kişi Allah'a varmayı, Allah'a ulaşmayı diliyor. Böyle bir talebin sahibi iseniz hiç endişe edecek bir şey yok, mutlaka Allah'a ulaşacaksınız. Çünkü göreceğiz ki Allah'a ulaşmayı dileyen kişi Allah tarafından Allah'a ulaştırılır. O kişinin özel gayretlerinin pek fazla bir fonksiyonu, zaten aslında fazla bir gayreti de yok. Allah'ın yardımıyla gerçekleşiyor her şey. Gayretler mi? Ondan sonra hızlanıyor. Allah'a ulaşıncaya kadar nihayet 33.000 zikre ulaşırsınız. Ama Allahû Tealâ sizden daimî zikri istiyor. Öyleyse bu bir ay meselesidir. Birkaç ay içinde, hatta bazı kardeşlerimiz bir ay içinde ona ulaşmayı başardılar. Demek ki bir kaç ay içerisinde bu olay gerçekleşir, kişi 33 bine çıkar. Ruhu da Allahû Tealâ'ya ulaşır, tamam. Ama dünya saadeti onun ötesindeki çok çetin bir iştir. Daimî zikre ulaşmadan hiç kimse Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de ifade ettiği dünya saadetine, mutlak saadete hiçbir zaman ulaşamaz. Bunun anahtarı daimî zikirdir.

Öyleyse şu aşamada ne görüyoruz? Biz Allahû Tealâ'ya 3 tane yemin vermişiz: Yemin, misak ve ahd. İsimlerini gördük, neden? Çünkü 3 tane vücudumuz var. Bir fizik vücudumuz var; halk edilmiş (yaratılmış). Bir nefsimiz var; sevva edilmiş (dizayn edilmiş). Bir de ruhumuz var; üfürülmüş Allahû Tealâ tarafından. Ve Allahû Tealâ bu 3 tane cesedimizin her birisine ayrı ayrı görevler yüklüyor. Her birisinden ayrı bir yemin alıyor, mahiyetleri de birbirinden tamamen farklı. İşte bu yeminleri yerine getirebilirsek cennet mekânımız olacağı cihetle Allahû Tealâ bu yeminlerin hepsini üzerimize farz kılmış. Nefsimizin tezkiyesini 3 defa farz kılmış. Fizik vücudumuzun Allah'a kul olmasını 3 defa farz kılmış. Ruhumuzun biz ölmeden Allah'a ulaşmasını ise 9 defa farz kılmış ve böylece 3 yeminimiz de Allahû Tealâ tarafından üzerimize farz kılınmış.  Bu durumda demek ki biz insanlar, 3 tane yemini yerine getirmek mecburiyetinde olanlarız.

İki âyet-i kerime 3 yeminimizi birden üzerimize farz kılıyor, biri Mâide-7:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



“Bana verdiğiniz bu yeminlerle hepinizi bağladım.” diyor, “Hepiniz bu yeminlerinizi yerine getirmekle mükellefsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

En’âm-152:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.



“ve bi ahdillâhi evfû: Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin (yerine getirin).” diyor, “Üç yemininizi de yerine getirin.”

Sonra demek ki yeminlerimizin hepsi iki defa üzerimize farz kılınmış. Mâide-105 ile Allahû Tealâ nefsimizin tezkiyesini bir defa daha farz kılıyor üzerimize.

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.



“yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar! Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur.” diyor, “Nefslerinizin sorumluluğu üzerinizedir.”

Üçüncü defa farz kılınıyor.

Fizik vücudumuzun Allah'a kul olması? O da üçüncü defa farz kılınıyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.



“yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum: Ey insanlar! Allah'a kul olun; sizi yaratan Allah'a kul olun.”

Ruhumuzun Allah'a ulaşması ise daha 7 defa farz kılınıyor.

1’incisi, Zumer-54:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

 

“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah'a ulaşın ve O’na teslim olun”

 

2’ncisi, Rûm-31:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



“munîbîne ileyhi: O’na dön (O’na ulaş).”


3’üncüsü, Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!



 “irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et (Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş).”


4’üncüsü, Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.



“fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a sığın).”


5’incisi, Lokmân-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.



vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye):  Kim Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna tâbî ol (Sıratı Mustakîm üzerinden sen de Bana ulaş).”

6. âyet-i kerime, Yûnus-25:


10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.



“vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi): Allah teslim yurduna çağırır.”

Zumer-54 de gördük ki teslim Allah'a yapılır. Öyleyse teslim yurdu Allah'tır. Allah Kendisine çağırıyor (6. âyet-i kerime).

Ve 7. âyet-i kerime, Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.



“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah'ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah'a ulaş.”

İşte Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri demek ki nefsimizin tezkiyesini 3 defa farz kılmış üzerimize. Fizik vücudumuzun Allah'a kul olmasını 3 defa farz kılmış. Ama ruhumuzun biz ölmeden Allah'a ulaşmasını 9 defa farz kılmış üzerimize.

Ne olur bu farzları yerine getirirsek? Allahû Tealâ 3 yeminimizden birden bahsederek bunların sonuçlarını çok açık bir şekilde koymuş ortaya.

Fecr Suresi 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimeler:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.



yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî.”

“Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol, Allah'ın rızasını kazan.” Yani “Tezkiye ol. Allah'a verdiğin nefsini tezkiye etme, temizleme, arıtma Allah'ın nurlarıyla nefsinin kalbini doldurma konusunda Allah'a verdiğin yeminini yerine getir.”

Ruha sesleniyor: “ircii ila rabbiki: Sen de Rabbine rücû et (Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş, Allah'a verdiğin misakini yerine getir; ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaşması).”

Ve fizik vücuda sesleniyor: “fedhuli fi ibadi:  O zaman (nefsini tezkiye ettiğin zaman, ruhunu da Bana ulaştırdığın zaman, o zaman) kullarımın arasına gir, ey fizik vücut! Çünkü sen Bana, Bana kul olacağına dair ahd vermiştin.”

İşte böylece 3 vücudumuzun Allah'a verdiği 3 yemin de yerine getirilmiş oluyor. Sonuç ne olur? 

“vedhuli cenneti: Ve cennetine gir.” 30. âyet-i kerime.

 

Öyleyse kim Allah'a verdiği nefsini tezkiye etme yeminini, ruhunu Allah'a ulaştırma misakini, fizik vücudunu şeytana kul etmekten kurtarıp Allah'a kul etme ahdini yerine getirirse bu kişinin mekânı mutlaka cennettir. Öyleyse Allahû Tealâ bütün insanları huzurunda toplamış mı? Evet. Bütün insanlara yemin, misak ve ahd verdirmiş mi? Evet. Bütün insanlara bu yeminlerini yerine getirdikleri takdirde mutlaka cennete gideceklerini garanti ediyor mu? Ediyor. Öyleyse Allah'ın bütün insanlardan istediği şey, bütün insanların bu cennet saadetine mutlaka ulaşmalarıdır.

Allahû Tealâ biliyor ki nefslerimiz Allah ne emir verirse o emre mutlaka karşı çıkacaklardır. Bunu çok iyi bilen Allahû Tealâ üzerimize farz kılıyor ki bu yeminleri, nefsimizin karşı çıkmasına rağmen bu yeminleri yerine getirelim de mutlaka Allah'ın hepimizi için hedef gösterdi o cennete ulaşalım. Göreceğiz ki bu cennete ulaşmak aslında hiç de zor bir şey değil ama insanlar bilmiyorlar. Neden hiç de zor bir şey değil? Çünkü cennete ancak insan Allah'ın yardımıyla ulaşır. Allah'ın yardımıyla cennete ulaşacak kişiden ise Allahû Tealâ bir tek şey istiyor: Allah'a ulaşmak konusunda o kişinin bir talebin, bir isteğin sahibi olmasını. Eğer böyle bir isteğin sahibiysek mutlaka Allahû Tealâ yardımlarıyla bizi hedefine ulaştıracaktır. Biz zikretmesini sevmeyen biri olabiliriz, namaz kılmayı sevmeyen birisi olabiliriz, bu başlangıçtaki halimizdir. Herkes böyledir çünkü nefs insanları mutlaka bunları yapmaktan övünecektir. Ama  ne zaman ki Allah'a ulaşmayı diledik, Allah Rahîm esmasıyla tecelli etti; o günden sonra Allah'ın yardımları bizi namazı seveceğimiz, zikretmeyi seveceğimiz, bunlardan zevk alacağımız bir noktaya taşıyor. Allah'ın yardımıyla biz, Allah'ın bütün ibadetlerini sever bir hale geliyoruz. Allah'ın bütün ibadetlerini seven bir insan oluyoruz. İşte bunu bize sevdiren Allahû Tealâ’dır ki; sevgisinin başlangıç noktası bizim Allah'a ulaşmamızı dilememizdir. Her şey buradan başlıyor.

Öyleyse Allahû Tealâ demek ki bütün insanların mutlaka yeminlerini yerine getirerek takva sahibi olmasının istiyor ve takva sahibi olmadan hiç kimse Allah'ın cennetine ulaşamaz.  Bu Allahû Tealâ'nın indinde takva sahibi olmak keyfiyetinin, 3 tane yeminin yerine gelmesi ile gerçekleşeceğini görüyoruz Kur'ân-ı Kerim’imizde. Ne zaman bir insan nefsini tezkiye ederse o kişi o noktada takva sahibi olur. Ne zaman bir insan ruhunu Allah'a ulaştırabilirse o noktada takva sahibi olur. Ne zaman bir insan fizik vücudunu şeytana kul etmekten kurtarıp Allah'a kul ederse o zaman takva sahip olur.

Öyleyse Allah'ın bizden aldığı yeminlerle bu yeminlerin yerine getirilmesi ve takva sahibi olmak arasında çok sıkı bir rabıta var; illiyet rabıtası; en üst seviyede bir bağımlılık rabıtası. Biz insanlar Allah'a yeminler vermişiz, misakler vermişiz, ahdler vermişiz. Bunların yerine getiremezsek takva sahibi olamıyoruz. Bunları yerine getiremezsek cennet sahibi de olamıyoruz. Öyleyse takva sahibi olmak ve cennete gitmek aşağı yukarı aynı hedefi anlatan birer mefhum. Allahû Tealâ'nın indinde kim takva sahibi olmuşsa 1. takvanın sahibi olan bu kişi, daha ilk takvanın sahibi olmasına rağmen gene de cennetin sahibidir. Sonra daha üst seviyede bir cennetin sahibi olacaktır; fizik vücudunu Allah'a teslim ettiği zaman, 2. takvanın sahibi olduğu zaman. Sonra daha üst seviyede bir cennetin sahibi olacaktır; 3. takvanın sahibi olduğu zaman, takva elbisesini giydiği zaman. Öyleyse cennete girebilmek takva sahibi olmakla eş anlamlıdır. Bir insan ne zaman Allah'ın cennetine girebilir? Ne zaman takva sahibi olursa o zaman gelebilir.

Demek ki bir insanın takva sahibi olabilmesi onun cennete gitmesini mutlaka gerektiriyor  veya cennete gitmek standardını elde eden bir adam, o kişi takva sahibidir. İşte yolun başından itibaren olaylara şimdi beraberce bakalım. Biz demin izah ettiğimiz statü içerisinde, Allah'ın Allah'a ulaşmak istikametindeki emirlerini yerine getirmeye ne zaman başlarız? Bu istikamette Allahû Tealâ'nın söylediği şeyleri birer birer anlatmıştık çok kısa olarak. Evvela biz insanların etrafında olaylar ceyran ediyor. Bu olayların bizi bir düşünceye ulaştırması lâzım. İşte Dehr Suresinin 3. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Allah herkesi hidayete ulaştırmayı diler.” istikametinde bir ifade kullanmış. Arkasından da diyor ki: “Ama dileyen kişi şükredenlerden olur, dileyen kişi küfredenler olur.”

76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.

Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.



Öyleyse bizim dilememiz asıl. Allah'a ulaşmayı dilediğimiz takdirde Allah'a ulaşan birisi olacağız. Şeytana ulaşmayı dilediğimiz takdirde şeytana ulaşan birisi olacağız. Öyleyse kim Allah'a ulaşmayı dilerse işte burada belli olacak. 1.basamakta olayları yaşayacağız. 2. basamakta olayları mukayese edeceğiz, karşılaştıracağız. Arkadan da muhakeme edeceğiz. Bir hükme varmak üzere her değerlendirme sistemini devreye sokarak son bir değerlendirme yapacağız. İşte bu değerlendirmenin sonucu son derece önemli: Ya Allahû Tealâ'ya varmayı dileyeceğiz veya dilemeyeceğiz. Eğer Allahû Tealâ’ya varmayı diliyorsak Bakara Suresinin 256. âyet-i kerimesine tâbî olan birisiyiz biz.

Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.



lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi).”

“Dînde zorlamak yoktur. Ancak kim Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin indinde Allah'a ulaşmayı dilerse…” Bunun anlamı ne? Yani “irşad yolunu dilerse.”

“İşte o irşad yolu gayy yolundan tamamen ayrılmıştır.”  Peki, nasıl diler insan? Âyet-i kerimenin devamı şöyle söylüyor: “Kim tagutu inkâr ederse (yani gayy yolunu, insanı şeytanı götüren yolu) inkâr ederse; ben böyle bir yola asla girmem derse) o kişi mutlaka urvetil vuskâ’ya sımsıkı yapışır.” diyor.

Urvetil vuskâ mürşidin elidir. Kişi gider, mürşidinin elini öper ve Allah'tan kopması mümkün olmayan bir kulba; urvetil vuskâ’ya sımsıkı yapışır. İşte bu Bakara Suresi 256. âyet-i kerimesi. Bunun üzerine ne oluyordu? Biz Allah'a ulaşmayı dileyen birisi olduğumuz için Allah Rahîm esması ile üzerimize tecelli ediyor. Bu tecelli birinci meyvesini Allah'ın bizi bir garantisi ile karşılaştırarak veriyordu. Bu garanti bütün Allah'ın üzerinde tecelli ettiği kişilerin mürşidlerine ulaştırılma garantisidir. Bu Mâide Suresinin 16. âyet-i kerimesi gereğince gerçekleşir. Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm’e hidayet eder (ulaştırır).



“Kim Allah'ın rızasına tâbî olursa Allah onu mutlaka sebîllere ulaştırır.”

Daha sonra ne var?  Daha sonra Allahû Tealâ kişinin kulaklarındaki vakrayı alıyor. Daha sonra Allahû Tealâ kişinin kalbindeki ekinneti alıyor ve bu kişi Allah'a ulaşmaya ehil olacak. Çünkü Allah'a ulaşmayı diliyor. Bundan sonraki olayları biliyorsunuz: Allah'ın insanın kalbine hidayet koyması, bu hidayetin o kişinin kalbini Allah'a döndürmesi, arkadan Allahû Tealâ'nın nurlarının o kişinin kalbine ulaşması Allah'ın açtığı yol sebebiyle, kişinin takva sahibi olması, mürşidine ulaşması, mürşidinden aldığı 7 tane hediye. Bu noktadan itibaren ne olur? O kişi mürşidinden aldığı emirlerin gereği olarak zikrini giderek artıracaktır. 14. basamaktan sonra 7 tane nefs kademesinden geçmesi gerekiyor bu kişinin.

1. kademe: Nefs-i Emmare.

Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:

Hz. Yusuf diyor ki Yüce Rabbimize:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



“ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî: Ya Rabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem (temize çıkartamam). Çünkü nefsim bana şerri emrediyor. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”

İşte Allah Rahîm esmasıyla tecelli etmiş kişide 4. basamakta. Ve bu hedefe bir insanın ulaşması insanın zikrini giderek artırmasıyla mümkün. Zikrimizi mürşidimizden aldığımız emirler gereğince artırıyoruz, artırıyoruz, artırıyoruz; öyle bir gün geliyor ki bu zikir kademesinde Allah’tan gelen nurlar nefsimizin kalbinde %7 nispetinde bir aydınlık oluşturuyor, nur oluşturuyor. İşte burası nefsimizin 1. kademesini temizleyebildiğimiz yer; Nefs-i Emmare. Şerri emreden nefs kademesini böylece aşıyoruz. Ruhumuz mu? Biz mürşidimize ulaştığımız gün ruhumuz vücudumuzdan çıkıp Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesine gereğince Sıratı Mustakîm’e ulaşmıştı.

Diyor ki Allahû Tealâ:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).”

Böylece Allahû Tealâ'nın ifadesi şu oluyor: “İşte o gün Hakk günüdür. Dileyen kişi kendisine Allah'a ulaşan Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eder ve kim Allah'a ulaşırsa Allah o kişi için sığınak olur.”

Öyleyse ruhumuz vücudumuzdan ayrılmış, Allah'a ulaşmak üzere Sıratı Mustakîm’e vâsıl olmuş ve biz nefs tezkiyesine başlamışız. Nefs Tezkiyesinin birincisini bitirdik; Nefs-i Emmare. Ruhumuz zemin kattan 1. kata kadar yükselmeye başladı.

Zikrimizi daha çok artırıyoruz, 2. nefs kademesi: Nefs-i Levvame.

Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:

75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.



“ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti: O levvame nefse kasem ederim.” diyor, “Yemin ederim.” diyor Allahû Tealâ.

Nefsimiz için Allahû Tealâ verdiği şey bu: Nefsimiz için yeminimiz. Demek ki Nefs-i Levvame’ye ulaşıyoruz. Nefs-i Levvame kınanan bir nefsi ifade ediyor, suçlanan bir nefsi ifade ediyor. Burada nefsimizi kınıyoruz. Biliyoruz ki nefsimiz hatalar yapıyor. Bunu şeytandan aldığı telkinlerle yapıyor ve bu sebeple nefsimizi kınıyoruz. Nefsimizin kalbinde %7 daha nur birikmiş durumda ve devam ediyoruz yolumuza. Zikrediyoruz, zikrediyoruz ve daha sonra %7 daha nur birikiyor nefsimizin kalbinde. Nefs-i Mülhime’ye ulaşıyoruz, Allah’tan  ilham almaya başladığımız bir nefs kademesi. Ruhumuz mu? O da 3. kata kadar yükselmeye başlıyor Allah'tan ilham almaya başladığımız bir kademe.

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.



“fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ: O nefse şeytanın fücuru da Allah'ın takvası da ilham edilir.” diyor Allahû Tealâ.

İlhamın başladığı nokta burası.

4. kademede Mutmainne var.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!



“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu: Ey mutmain olan nefs!”

Böylece Allahû Tealâ’yla ilişkilerimizde nefsimizin mutmain olması söz konusu. Ve ne zaman oluyor bu mutmain olma işlemi? 4. basamakta. Nasıl? Allah'ın zikriyle. Mutmain olmak, doyuma ulaşmak demek. Kim nefsindeki hırs adı verilen afeti yenerse işte o zaman bu kişi mutmain olmuştur, doyuma ulaşmıştır. Arkadan da Allah'tan razı olacak, % 7'daha nur birikecek nefsinin kalbinde, rıza makamının sahibi olacak.

râdıyeten mardıyyeten.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!



“Allah'tan razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanarak.”


İşte burada biz Allah'tan razı oluyoruz; 5. basamak %7 daha nur birikiyor nefsimizin kalbinde. Arkasından Allah da bizden razı oluyor; 6. basamak ve böylece ruhumuz da 6. gök katına kadar yükselmeye başlıyor. 7. basamak için Allahû Tealâ tezkiye adını kullanmış.

Fâtır Suresi 18. âyet-i kerime:

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).



“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).”

“Kim nefsini tezkiye ederse (yarıdan daha fazla Allah'ın nurunu nefsinin karanlıklarına hâkim kılmak üzere nefsinin kalbine sokabilirse bunu başarabilirse) o kişi nefsini tezkiye etmiştir ve bunu kendi nefsi için yapmıştır.”

Neden? Çünkü nefs, Allah'a tezkiye olacağına dair yemin vermişti.

“Ve böylece ruhu Allah'a doğru seyreder.” diyor. Yani “Allah'a ulaşır.”

7. basamağa ulaşan kişi, nefsinin muhtevasında %50'den fazla nurun yerleştiği bir insandır.  %49 nefs tezkiye konusunda 7 kademeden geliyor, %2 de huşûdan oluşuyor ve böylece %51 nur o kişinin kalbinde oluşuyor. O kişinin kalbi böylece nefs tezkiyesine ulaştı. Allah'a verdiği kişi yeminini yerine getirdi, nefsini tezkiye etmek yeminini. Ruhu 7 kat yükselerek Sidretül Münteha'yı aştı, yokluğa geçti, Allah'ın Zat’ına ulaştı. Ruh da Allah'a verdiği misaki yerine getirdi. Kişinin fizik vücudu da nefsi tezkiye olduğu için ruh da Allah'a ulaştığı için Allah'a kul olmayı başardı. 3. yemini de yerine geldi. Ne olur? O kişi Allah'ın cennetine muhatap olur, Allah'ın cennetinin sahibi olur.

İşte Allahû Tealâ Tekaddes Hazretlerinin indinde Allah'ın cennetine muhatap olmak söz konusu, burada gerçekleşiyor. Bu noktaya ulaşan bir insanın durumuna yeniden bakalım, Fecr- 27, 28, 29, 30’da ne görüyoruz?

“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî."

“Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol, Allah'ın rızasını kazan.” Yani “Allah'a verdiğin nefsini tezkiye etme konusundaki yeminini yerine getir.”

Sonra ruha sesleniyor: “irciî ilâ rabbiki: Sen de Allah'a ulaş (ruhunu Allah'a döndür, Allah'a vâsıl ol, misakini yerine getir).”

Fizik vücuda sesleniyor: “fedhulî fî ibâdî: O zaman (nefsini tezkiye ettiğin zaman, ruhunu da Allah'a ulaştırdığın zaman, o zaman) kullarının arasına gir.”

Ve sonucu söylüyor Allahû Tealâ:

Yani: “Böylece fizik vücudunu da şeytana kulluk etmekten kurtarıp Allah'a kul etmiş olursun.”

Sonucu söylüyor: “vedhulî cennetî: Ve cennetime gir.”

 

Anlıyoruz ki her kim nefsini tezkiye tezkiye ederse, ruhunu Allah'a ulaştırırsa ve fizik vücudunu Allah'a kul ederse o kişi muhakkak Allah'ın cennetine ehil olur.  Sözlerimizin başında bunun takva sahibi olmak demek olduğunu söylemiştik. Gerçekten böyle mi? Nefsini tezkiye eden bir kişi takva sahibi oluyor mu? Bu sualin cevabı: Evet. Ruhunu Allah'a ulaştıran bir kişi takva sahibi oluyor mu? Evet. Fizik vücudunu Allah'a teslim eden, Allah’a kul eden bir kişi takva sahibi oluyor mu? Evet. Bakalım âyet-i kerimelere, Necm Suresi 32. âyet-i kerime:

53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.

Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.



“Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini söylemesinler. Boşuna böyle bir iddiada bulunmasınlar. Çünkü Allah takva sahiplerini bilir.”

Kimdir takva sahibi? Açık bir şekilde Allah ifade etmiş: Takva sahibi nefsini tezkiye eden kişidir. İşte bu 14 basamağa 7 basamak daha ekleyerek 21. basamağa ulaşmış olan herkes ne yapmıştır? Nefsine tezkiye etmiştir. Öyleyse nefsini tezkiye etmek açısından, birinci yemini açısından takva sahibi olmuştur. Acaba ruhunu Allah'a ulaştıran kişi de takva sahibi olur mu? “Evet.” diyor Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi.

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



“munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah'a dön (ruhunu Allah'a ulaştır) ve takva sahibi ol.”

Demek ki kim ruhunu Allah'a ulaştırırsa takva sahibi oluyor. 2. yeminini de böylece kişinin misakini yerine getirmesi halinde takva sahibi olduğunu görüyoruz.

Gelelim 3. yeminine yani kişinin fizik vücudunu Allah'a kul etmesi haline: O zaman da takva sahibi oluyor mu? İşte Bakara Suresi 21. âyet-i kerime:

2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.



“yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).”

“Ey insanlar! Sizi yaratan Allah'a kul olun ve böylece takva sahibi olun.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse her kim, insanlardan her kim Allah'a kul olmuşsa -fizik vücudunu Allah kul etmişse- o kişi fizik vücudunu Allah'a kul ettiği cihetle de 3. açıdan da 3. yemini açısından da takva sahibi olmuştur. İşte bu 3 tane takvanın üçü de 1. takva basamağını ifade eder sadece. Ayrı ayrı cephelerden ama hepsi aynı noktaya ifade eder: 1. takva. Nefsin tezkiyesi ile ulaşılan takva, fizik vücudun Allah'a kul olmasıyla ulaşılan takva, nefsin tezkiyesi ile ulaşılan takva hepsi, 3 tane yeminimizin muhtevasının her birisi bize takva sahibi kılıyor. Ama 3 ayrı cepheden bakıyoruz meseleye. Ama üçü de 1. takva, sadece ilk takva bu, 1. takvamız burada gerçekleşiyor.

Önemli mi takva sahibi olmak? Elbette. Çünkü kim takva sahibi olursa o, Allah'ın evliyası olur. Evliya olmak deyince hemen türbeleri hatırlıyorsunuz. İşte mutlaka ölmesi lâzım kişinin diye düşünen pek çok insan var. “İnsanın evliya olabilmesi eskiden mümkünmüş.” diyorlar. “Olmuş eskiden evliyalar ama ölmüşler şimdi hepsi. Hayatta hiç evliya yoktur. Hepsi ölmüştür.” Böyle bir şeyin geçerli olmadığını Allahû Tealâ söylüyor, şöyle söylüyor Yunus Suresinin 62. ve 63. âyet-i kerimeleri:

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.



“e lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne): Bilin ki (iyi bilin ki) o Allah'ın evliyaları var ya onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaktırlar.”

“ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne): Onlar âmenû olmuşlardır (îmânın sahibi olmuşlardır) ve takva sahibi olmuşlardır.

Öyleyse kişiyi evliya yapan ne? Takva sahibi olmak. Buradaki kişi takva sahibi olmuş, evliya da olmuş.

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.



“lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati:
Onlara dünyada da müjdeler vardır ahirette de müjdeler vardır.”

Mutluluk hem dünya içindir hem ahiret içindir. Burada kişi ahiret mutluluğunu yakalayabilmiştir. Dünya mutluluğuna henüz ulaşamamıştır.

Sonra ne görüyoruz? Allahû Tealâ o kişiye bundan sonra bir fenâ makamını yani ruhunu Allah'a ulaştıracak olan sistemin sonunda ruhun Allah'ın Zat’ında ifnâ olması söz konusu. Ne zaman bu olursa ki hemen arkasından olur, o kişi velâyetin 1. basamağındadır, fenâ makamı. Sonra Allahû Tealâ bu kişiye bir taht ihsan edecektir. Kişi velâyetin 2. makamına gelecektir, beka makamı. Sonra bu kişinin zikri günün yarısını artacaktır, kişi velâyetin 3. makamına ulaşacaktır; zühd makamı. Sonra bu kişi fizik vücudunu Allah'a teslim edecektir ve velâyetin 4. makamına ulaşacaktır; 2. teslimi gerçekleşmiştir, 2. takvanın da sahibidir.

Nisâ Suresi 125. âyet-i kerime:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.



“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha ahsen kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.  


İşte her kim fizik vücudunu Allah'a teslim eder de muhsinlerden olursa bu kişi 2. takvanın sahibidir. Burada 2. teslim gerçekleşmiştir, fizik vücudunun da teslimi gerçekleşmiştir ve kişi 2. takvanın sahibidir. Bir sonraki makamda bu kişi daimî zikri ulaşacaktır. Yani ulûl'elbab olacaktır; 5. basamak. Ve arkasından da bu kişi daimî zikir sebebiyle nefsinin muhtevasında pek az kalan karanlıkları da nefsinin afetlerini de hep atacaktır. Nefsinin kalbini tamamen Allah'ın nurlarıyla dolduracaktır. Nefsinin kalbinde hiç afet kalmayacaktır. Yani muhtevayı bozacak olan, onun Allah'a nefsinin teslimine mâni olacak olan hiçbir afet o kişinin nefsinin kalbinde kalmayacaktır. İşte bu nokta o kişinin nefsini de Allah'a teslim ettiği, takva elbisesini giydiği noktadır.

Beyyine Suresi 5. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.



ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: Onlar emrolunmadılar; Allah'a nefslerinin teslim etmiş, dînde muhlis kullar (hâlis kullar) olmakla emrolundular ve bunu hanif olarak yapmakla emrolundular.”


İşte burası 3. ve son teslimdir; 27. basamak, velâyetin 6. basamağı. Bu noktadan sonra kişi artık takva elbisesini giymiştir. Ne demek istiyoruz? Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi bu sualin cevabını veriyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.



“Öyle bir tövbe yapın ki; bu tövbe nasuh tövbesi olsun ve Allah sizin günahlarınızı örtsün ve sizi bir nurla mükâfatlandırsın, önünüzde ve sağınızda, başınızın üstünde.”

İşte kim bir seher vakti Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a çağrılırsa bu kişi Allahû Tealâ'nın bir ihsanına hedef oluyor. Nedir o ihsan? Başının üzerinde bir nurun oluşması. İrşada tayin edecekse burada tayin ediyor. “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle kişi mürşid oluyor. Ama bu  noktanın konumuzla alâkalı olan özelliği, o kişinin bütün günahlarını Allahû Tealâ'nın örtmesidir. Sevaba çevirdikten sonra o kişi hasbelkader günah işlemişse ki işleyecektir. Nereye kadar? Buraya kadar işleyecektir. Çünkü bir insan nefsinin bütün afetleri yok olmadıkça her an günah işleme ihtimali vardır. Ama günahın oranı %5'e, %9'a, %10'a düşmüş  durumdadır. Ama burada, ihlâsa ulaştığı zaman kişi artık hiç günah işlemesi ihtimali yoktur. Çünkü nefsinde onu günaha sevk edebilecek olan afetlerin hepsi yok olmuştur.  İşte ihlâsta bu kişi hiç günah işlemez hale geliyor. Bir sonraki makam olan salâhta ise Allahû Tealâ onun o güne kadar, ihlâsa kadar işlediği günahlarını da örtüyor. Böylece bu kişi kabir azabından  beri oluyor, kabir azabı bu kişi için geçerli değil. Çünkü bütün günahları örtülmüş vaziyette. Yeniden günah işlemesi ise mümkün değil çünkü nefsinde afetler artık yok.

Bir insanın nefsinde afetler yoksa ne olur? Yoksa onu günaha sevk edecek olan hiçbir faktör mevcut değildir. Ruhu zaten bütün boyutlarıyla onu sevaba teşvik ediyordu; hep Allah'ın emirlerini yapmaya, yasak ettiklerini yapmamaya. Şimdi nefsi mi? Nefsi de aynı hüviyeti kazandı. Allah'ın bütün emirlerini yapmaya çağırıyor onu, yasak ettiği fiilleri de işlememeye çağırıyor. Öyleyse hem nefsi hem de ruhu yani aklın iki müşaviri de yalnız hayır işlemesini istiyor. Bu kişi bu sebeple artık günah işlemeyecek bir özelliğe kavuşmuştur.

İşte kim nefsini, nefsinin kalbini Allah'ın nurlarıyla bezerse, o kişinin nefsinin kalbi müzeyyen olursa işte o kalbi oluşturan Allah'ın nurları var ya o nurlar takva elbisesidir. O kişinin nefsinin kalbine Allah öyle bir elbise giydirmiştir ki; o elbise o kişiyi bütün günahları işlemekten mutlak olarak koruyacaktır. İşte kişi burada takva elbisesi giymiştir. Yani nefsinin  kalbi Allah'ın takva elbisesi ile örtülmüştür. O elbiseyi giydiği andan itibaren de o kişinin herhangi bir günah işlemesi ölene kadar artık mümkün değildir.

Öyleyse bir kişi burada 3. takvanın sahibidir, takva elbisesini giymiştir. Allah onun bütün günahlarını nurlarıyla örtmüştür ve kişi o nurlardan bir elbise giymiştir, işte bu takva elbisesidir. Burada 3. ve son takvaya kişinin ulaştığını görüyoruz. Bu takva İslâm takvasıdır. O kişi İslâm olmuştur. İslâm'ın gerektirdiği 3. ve en üst seviye takvanın sahibi olmuştur. Bu takva elbisesini giymek öyle bir elbise giymek demektir ki; kişinin etrafında ne kadar günah olmuşsa o kişi bu günahlara asla iştirak edemez, etmesi mümkün değildir. Hiçbir günahı işletmeyecek olan bir elbiseyi, nur elbisesini Allah o kişinin kalbine giydirmiştir (nefsinin kalbine). Dolayısıyla nefsi bütünüyle bu standartların içine girmiştir. İşte bir benzetme yapın: Nefsinizin kalbinde eskiden kapkara bir elbise vardı, zulmetten oluşan, günahlardan oluşan, afetlerden oluşan bir elbise vardı. Bu elbiseyi Allahû Tealâ sizden çıkardı, aldı, yerine nur elbisesini giydirdi. Allah'ın nurlarıyla mutlak olarak bezenen bir nefs kalbiniz var, hiçbir açık noktası yok. Nefsinizin her tarafı Allah'ın nurlarıyla donanmış vaziyette. İşte bu nokta takva elbisesine, o nurları nefsinizin kalbinin giydiği nokta, sizin de takva elbisesini bütün olarak giydiğiniz nokta. Nefsiniz de ruhunuz da fizik vücudunuz da aynı takva elbisesini artık giymiştir. Burada siz Allah’ın sizin için hedef gösterdiği dünya saadetinin de sahibi oluyorsunuz. Yani hem iç âleminizde 3. takvanın sonu olarak, takva elbisesini giyerek mutlusunuz, huzurlusunuz hem dış âleminizde başka insanlarla olan ilişkilerinizde mutlusunuz hem de Allah ile olan ilişkilerinizde sonsuz bir saadetin sahibisiniz. İşte burada 21. basamakta kazandığınız cennet saadetine Allahû Tealâ, evliyalığın temel hedefi olan dünya saadetini de ekledi.

Ne diyordu? “Onlara cennete de müjdeler vardır, dünyada da müjdeler vardır. Cennette de saadet söz konusudur, dünyada da saadet söz konusudur.”

Öyleyse nasıl elde ettiniz bunu? Beraberce bakalım. Bir insanın dünya saadetine ulaşması 3 ayrı cepheden oluşuyor. Nefsini bu kişi dünya saadetine ulaşabilmek için iç âleminde mutlu olmak mecburiyetindedir, sulh ve sükûna ulaşmak mecburiyetindedir. Dış âleminde mutlu olmak mecburiyetindedir, sulh ve sükûna ulaşmak mecburiyetindedir. Allah ile olan ilişkilerinde mutlu olmak mecburiyetindedir. Bu kişi başlangıçta iç âleminde mutlu değildi. Neden? Nefsinde yalnız afetler olduğu için günah talebinde bulunuyordu ve ruh da hayır talebinde bulunuyordu. İkisi de taleplerinden vazgeçmediği için savaş vardı. İkincisi, nefs sık sık aklı kandırıp günah işletiyordu. Bu sebeple kişi huzursuzdu, sık sık huzursuz oluyordu. Arkadan da ruh nefse azap ediyordu, kişi bu sebeple ayrıca bir defa daha huzursuz oluyordu. Böylece bu kişi hep huzursuz oluyordu. Ama ihlâsa ulaştığı zaman, salâha ulaştığı zaman, takva elbisesini giydiği zaman bu kişi böyle değil. Çünkü nefsinde afetler yok. Nefs de ruh gibi hayrı talep edecektir. Ruh da hayrı talep edeceği için iç âleminde sulh ve sükûn oluşuyor kişinin. Ruh da hayrı istediği için nefs de hayrı istediği için yalnız hayır işliyor, günah işlemiyor. Bu sebeple kişi hep huzurlu davranışların içinde, ruhun nefse azap etmesi de mümkün değil. Görünüyor ki bu kişi iç âleminde mutlak bir saadete ulaşmış; takva elbisesinin saadeti.

 

Dış âlemine bakıyoruz kişinin: Dış âlemindeki durum ne? Baştan kişi çevresindeki insanlara nefsindeki afetler sebebiyle zulmediyor. Arkadan ruhu nefsini azap ediyor, iki açıdan da huzursuz. Arkadan bu kişiden çevresine huzursuzluk yayıldığı için, zulüm yayıldığı için çevresindeki insanlar da ona zülmediyor, gene huzursuz kişi. Başkasının zulmü dokunuyor ona, intikam almayı istiyor. İntikam alıyor, gene huzursuz. Çünkü yeni bir günah işlemiş oluyor. Arkadan ruhu nefsine azap ediyor, gene huzursuz. İntikamını alamazsa şuuraltı birikimi var, gene huzursuz. Ama ihlâsa ulaştığı zaman bunların hepsinin dış ilişkilerinde yok olduğunu görüyoruz. Çünkü nefsi de artık hayrı istiyor.

 

Bu sebeple bu kişi, nefsi de ruhu da hayır istediği için kimseye zulmedemez. Bu sebepler ruhu da nefsine azap edemez. Bundan çevresini hayır yayıldığı için çevresindeki insanlardan da ona hayır gelecektir. Her olayın arkasından mutlu olacaktır. Hasbelkader birisi zulmederse intikam almayı asla istemeyecektir. Çünkü nefsinde intikam afeti de yok. Onu intikama yöneltilebilecek diğer afetlerin de hiçbirisi yok. İntikamını hiçbir zaman almayacaktır, huzursuz da olmayacaktır. Ruhu nefsine de azap etmeyecektir bu sebeple. Ayrıca bu kişi intikam almayı zaten istemediği için intikam alamamaktan oluşacak bir şuuraltı birikimi hiçbir zaman bu insanda oluşamaz. Öyleyse dış âlemi de mutlulukla geçecek kişinin o günden ölümüne kadar.

Peki, Allahû Tealâ ile olan ilişkilerde? Allah'ın emrini yerine getirmediği için başlangıçta huzursuz, yasak edilen fiilleri işlediği için gene huzursuz. Çünkü nefsi onları yaptırıyordu ona. Ama şimdi nefsinde afetler yok. Allah'ın bütün emirlerini en üst seviyede yerine getiren bir insan bu. 5 vakit yerine 7 vakit namaz kılıyor. Ramazan ayı boyunca oruç tuttuktan sonra bütün sene de her perşembe günü oruç tutuyor. Zekâtını iki kat veriyor. Daimî zikrin sahibi, bütün emirleri en üst seviyede yerine getiriyor. Yasak ettiği fiilleri ise işlemesi mümkün değil. Çünkü nefsinde afetler yok. İşte takva elbisesi bir insanı buraya götürür. Hem iç âleminde hem dış âleminde hem de Allah ile olan ilişkilerinde bu kişi mutlak bir saadetin yani dünya saadetinin sahibidir. Bundan 14 asır evvel sahâbenin sahip olduğu saadete o da artık sahiptir. 

Öyleyse hepinizin üç tane takvanın sahibi olarak cennet ve dünya saadetine ulaşmanızı, Allahû Tealâ dan dilemek suretiyle bugünkü sohbetimizi burada inşaallah tamamlamak istiyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

 

İmam İskender Ali M İ H R