SOHBETİN ADI: CAMİ SOHBETİ (TASAVVUF)
SOHBET TARİHİ: 11.09.1992
Euzûbillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ederiz şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah'ın zikir sohbetini yapmak üzere Yüce Rabbimiz bir araya getirdi.
Yunus Emre dediğimiz zaman mutasavvıf aklımıza geliyor. Bu kişi hakkında kitaplar çok şey yazdı. Bazı kitaplar onun dînsiz olduğunu gösterirler; namaz kılmadığını, kıblesiz olduğunu. Hakkında pek çok dedikodu yapılan bir kişiden bahsediyoruz. Oysaki Kur'ân-ı Kerim'e baktığımız zaman, Yunus'un Kur'ân-ı Kerim'deki bütün Allah'ın velî kullarına ihsan ettiği kademelerin hepsini aştığını görüyoruz.
Yunus, Allahû Tealâ'nın indinde muhteşem bir insandır. Allah'ın, bütün insanların Allah ile olan ilişkilerindeki en üst kademeye çıkması için 28 tane basamak söz konusu. Bu 28 basamağın her birini Yunus'un aştığını görüyoruz âyet-i kerimelerden. Onun şiirleriyle Kur'ân-ı Kerim âyet-i kerimeleri arasında çok ciddi bir münasebetin hep var olduğunu görüyoruz.
Tasavvuf deyince evvela bileceksiniz ki; Tasavvuf Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı hayatı yaşamaktır. Tasavvuf kelimesi “sof” kelimesinden geliyor. Sof da yün demek Arapça. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında Medine'deki camii arkası sofa şeklindeydi. Üstü kapalıydı, duvarları açıktı. Bu açık olan duvarların çevrelediği o sofada yaşayan bir takım sahâbe vardı. Bu sahabeye ehl-i sufa denirdi. Hem bu sofa kelimesinin muhtevası içerisinde hem de onlar daima yün giydikleri için yün yani sof kelimesinin muhtevası içinde tasavvuf kelimesi ortaya çıkmış oluyor. Böylece Allahû Tealâ'nın indinde, Tasavvuf dediğimiz zaman; hep bu tasavvufları hatırlıyoruz ki, bunların başlangıcını sahâbenin büyük bir kısmı teşkil ediyor. Bunlar devamlı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sohbetlerinde bulunurlardı. Oradan başka hiçbir yere gitmezlerdi. Kim sohbeti dinleyemediyse mutlaka gelip haberi bunlardan alırlardı ve böylece hayatları hep Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber onun yolunda geçen bir grup insan.
İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra sahâbeye tâbî olanlar, tâbî olanlara tâbî olanlar ve zamanımıza kadar gelen devre içerisinde hep tâbîiyet konusu, mürşidlere bağımlı olmak konusu zamanımıza kadar ulaşmış. Bütün bu insanlar asırlar boyunca hep tasavvuf ehli olarak tanınmışlar. İşte bunlardan bir tanesi de Yunus. Yunus'un Sarıcaköy'de bir çiftliği var. Babasından kalma bir çiftlik ve Yunus bu çiftlikte hayatını devam ettirirken bir kıtlık senesinde tasavvufa adım atmasına sebep olan şöyle bir hadise geliyor başına:
O kıtlık senesinde Yunus'un elinde hiçbir şey yok, erzak yok. Evde çoluk çocuk aç ve Yunus istiyor ki çoluk çocuğuna erzak götürsün. Diyorlar ki: “Hacı Bektaşi Velî denilen bir velî var (evliya var). Ona gidersen -onun dergâhına- sana bir şeyler verir muhakkak.”
Yunus Hacı Bektaşi Velî'nin dergâhına varıyor. Hacı Bektaşi Velî de diyor ki Yunus için:
“Ona” diyor, “söyleyin, ona buğday vermeyelim de nefes verelim.” Yunus diyor: “Ben nefes falan istemiyorum. Ben buğdayımı isterim ve giderim.” Neticede Yunus'a buğday veriyorlar ve Yunus oradan ayrılıyor. Ama içine bir ateş düşüyor yola çıktığı zaman ve tekrar geri dönmek gereğini duyuyor. Yunus'un içine bu ateşi düşüren şey; 7 defa arka arkaya rüyasına giren bir pir-i fâni, bir aksakallı yaşlı zat. Bu zatın kim olduğunu Yunus hep merak edermiş. Ama kim olduğunu da bir türlü bilemezmiş. İşte içine düşen aşk üzerine geri dönen Yunus, Hacı Bektaşi Velî'nin dergâhına geldiği zaman o dergâhtan geri çevriliyor. Çünkü Hacı Bektaşi Velî diyor ki: “Biz ona teklif ettik. Teklifimizi kabul etmedi. Biz onun anahtarını Tapduk Emre'ye verdik. Gitsin Tapduk Emre'ye ulaşsın.” Ve Yunus böylece Tapduk Emre'ye ulaşıyor. Bir de bakıyor ki rüyasında kendisine 7 defa arka arkaya görünen kişi işte bu zat, yani Tapduk Emre ve onun elini öpüyor ve Yunus'un tasavvufa girişi böyle başlıyor.
Yunus bir âşık; evvelâ (her şeyden) evvel Allah âşığı. Bu aşkı şiirlerinde çok güzel bir şekilde dile getirmiş Yunus.
Şöyle diyor:
“Aşk durur derdim dermanı, aşk yolunda kodum canı,
Yunus Emre eğdir bunu, bir dem aşksız olmayayım.
Çün dosta gider yolum, mülk-i ezeldir ilim.
Aşktan söyler bu dilim, aşk oldu seyran bana.
Yoğ iken ol bâriğah, var idi ol padişah.
Ah bu aşk elinden, ah dert oldu derman bana.
Haber eylen âşıklara, aşka gönül veren benim.
Aşk varisi olubanı, denizlere dalan benim.
Yer gök dolu bu aşk durur, aşktan yeğreği yok durur.
Aşka bahar kim getire, …kan olan benim.
Düşmüş idik Hakk kaldırdı, birliği bize bildirdi.
İçimize aşk doldurdu, dürüst oldu îmânımız.
Eğer dosta erdin ise canı gönül verdin ise,
Dostun ayan gördün ise bu varlığı bırak nedir.
Deli oldum, adım Yunus. Âşık oldu bana kılavuz.
Hazrete deyin yalınız, yüz sürülüğü varan benim.
Diliyle aşk diyenler, bilmezler aşk ne idiğünü.
Benim cevabım sen eşit, aşka izzetimdir baha.
Miskin Yunus neylesin, derdin kime söylesin.
Varsın dostu toylasın, lezzetli nesnedir aşk.
Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni.
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim.
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni.
Aşkın âşıklar öldürür, aşk denizine daldırır.
Tecelliyle doldurur, bana seni gerek seni.
Aşkın şarabından içem, mecnun olup dağa düşem.
Sensin dün ü gün endişem, bana seni gerek seni.
Sufilere sohbet gerek, ahilere ahret gerek.
Mecnun’lara Leylâ gerek, bana seni gerek seni.
Eğer beni öldüreler, külüm göğe savuralar.
Toprağım anda çağıra, bana seni gerek seni.
Yunus durur benim adım, gün geldikçe artar odum.
İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni.”
Görüyoruz ki Yunus, Allah'a şiddetli bir aşkın içerisinde. Ama sadece Rabbimize karşı duyduğu aşk değil. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e karşı da şiddetli bir aşkı, bir sevgiyi duyduğu kesin.
Şöyle diyor:
“Canım kurban olsun senin yoluna.
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Şefaat eylesin kenter kuluna.
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Mümin olanların çoktur cefası,
Ahirette olur zevk-u safası.
Onsekizbin âlemin Mustafası,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yedi kat gökleri seyran eyleyen,
Kürsinin üstünde cevlan eyleyen,
Miracında ümmetini dileyen,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Dört çâriyâr onun gökçek yâridir.
Onu seven günahlardan beridir.
On sekiz bin âlemin sultanıdır,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gümânsız.
Sana uymayanlar gider imânsız.
Aşık Yunus neyler dünyayı sensiz.
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Arayı arayı bulsam izini,
İzinin tozuna sürsem yüzümü.
Hak nasip eylese görsem yüzünü,
Ya Muhammed canım arzular seni.
Bir mübarek sefer olsa da gitsem.
Kâbe yollarında kumlara batsam.
Hup cemalin bir kez düşte seyretsem.
Ya Muhammed, canım arzular seni.
Zerrece kalmadı gönlümde hile.
Sıtk ile girmişem ben hak yola.
Ebu Bekir, Ömer, Osman da bile,
Ya Muhammed canım arzular seni.
Ali ile Hasan, Hüseyin anda.
Sevgisi gönülde, muhabbet canda.
Yarın mahşer günü ulu divanda,
Ya Muhammed canım arzular seni.
Arafat dağıdır bizim dağımız
Anda kabul olur bizim duamız
Medine'de yatar Peygamberimiz.
Ya Muhammed, canım arzular seni.
Yunus meth eyledi seni dillerde,
Dillerde, dillerde hem gönüllerde.
Ağlayı ağlayı gurbet ellerde,
Ya Muhammed, canım arzular seni.”
Görüyoruz ki Yunus, Allah'a karşı ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e karşı şiddetli bir aşkın sahibi. Bir büyük sevginin, bir büyük muhabbetin sahibi. Acaba Yunus, bu Yunus hakkındaki iftira edenler gibi gerçekten Allahû Tealâ'nın bir sevgilisi değil miydi? Yoksa Allah'ı çok seven, Allah'ın da bir sevgilisi miydi? Böyle olup olmadığını Kur'ân-ı Kerim'den tahkik etmemiz lâzım. Evvelâ bir defa insanı tanıyacağız, tasavvufu tanıyabilmek için Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin hayatını tanıyabilmek için insanı tanıyacağız. Allahû Tealâ bir insanın 3 tane cesetten oluştuğunu söylüyor, Kur'ân-ı Kerim'imizde. Hicr Suresi 26. âyet-i kerime söyle buyuruyor, Yüce Rabbimiz:
15/HİCR-26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.
“ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin): Biz, insanı şekillenmiş ve kuru bir balçıktan halk ettik.”
Demek ki fizik vücudumuz halk edilmiş (yaratılmış), çamurdan. Nefsimizden bahsediyor Allahû Tealâ:
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).
“ve nefsin ve mâ sevvâhâ: O nefse ve onu sevva edene.”
Nefsimiz de sevva edilmiş. Ama gökler de sevva edilmiş. Bakara Suresinin 29. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor Yüce Rabbimiz:
2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).
“huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan: O’dur ki (O Yüce Allah'tır ki) arzda yarattığı (dünyada yarattığı) her şeyi sizin için yarattı, ey insanlar!” diyor Allahû Tealâ.
Demek ki şu dünya bütünüyle bizler için yaratılmış. Gökler, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
“fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin): O’dur ki (O Yüce Allah'tır ki) gökleri 7 kat olarak sevva etti (dizayn etti).”
Nefsimizi de sevva etmiş, gökleri de sevva etmiş Allahû Tealâ ve gökleri nasıl 7 katlı sevva etmişse nefsimizi de 7 tane kademeden oluşturuyor. Bu kademeler Kur'ân-ı Kerim'imizde Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiyye, Mardiyye ve Tezkiye adlarını alıyor. İşte âyet-i kerimeler:
Yûsuf Suresi 53:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
“ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî:
Ya Rabbi! Ben nefsimi ibra edemem (beraat ettiremem). Çünkü nefsim bana emreder, şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasının tecelli ettiği nefsler müstesna.”
İşte bu nefsin başlangıç kademesidir, Nefs-i Emmare. Bütün insanlarda başlangıçta mutlaka bu nefs kademesinin var olduğunu görüyoruz. Sonra Nefs-i Levvame’den bahsediyor Allahû Tealâ.
Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
“ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti: O levvame nefse kasem ederim.” diyor Allahû Tealâ,“Yemin ederim.” diyor.
Levm etmek kınamak demek. İnsanoğlu bakıyor ki Allah'ın yoluna girmiş. Ama ne kadar hazindir ki nefsi gene hatalar yapıyor ve bu hataları görünce kişi nefsini kınıyor, levm ediyor. Bu kademe 2. kademe; Nefs-i Levvame.
Sonra Allahû Tealâ Nefs-i Mülhime’den bahsediyor, Şems Suresi 8. âyet-i kerime:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ: O nefse takvası ve fücuru ilham edilir.”
Takva: Allah'ın güzellikleri. Fücur da şeytanın bizi cehenneme çekmek için kullandığı özel hileler. Demek ki artık 3. kademede kişi Allah'tan ilham almaya başlıyor.
4. basamak, Mutmainne basamağı.
Allahû Tealâ Fecr Suresinin 27. âyet-i kerimesinde: “yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.” diyor, “Ey mutmain olan nefs!”
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
Demek ki nefsin 4. kademesi tatmin olan, doyuma ulaşan bir nefs. Ne demek bu? Ne zaman bir insan Allah'ın kendisine olan ihsanlarını yeterli bulursa, bu ihsanlar o kişi için yeterli görülürse işte o zaman o kişi mutmain olmuştur. Çünkü Allah'ın verdikleriyle doymaktadır. Bir huzursuzluğu kalmamıştır. İşte kim bu mutmainne kademesini aşarsa o kişi Allah'tan razı oluyor.
Radiye kademesi, Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde.
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“râdıyeten.” diyor, Allahû Tealâ ve arkasından da “mardıyyeten.” diyor. Çünkü bir insan Allah'tan razı olur. Hemen arkasından Allah da ondan razı olur. Radiye bizim Allah'tan razı olduğumuz kademe. Mardiyye ise Allah'ın da bizden razı olduğu kademe. Böylece nefsimizin Kur'ân-ı Kerim, 6 kademesinden bahsetmiş oldu. 7. kademesi tezkiye adına alıyor.
Fâtır Suresi 18. âyet-i kerime, şöyle buyuruyor Yüce Rabbimiz:
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru): Kim nefsini tezkiye ederse (temizlerse, arıtırsa) o kişi kendisi için bunu yapar ve ruhu Allah'a ulaşır.”
Öyleyse demek ki bir insanın nefsinde tam 7 tane kademe var.
Birincisi: Nefs-i Emmare; şerri emreden nefs kademesi.
İkincisi: Nefs-i Levvame; suçlanan, kınanan nefs kademesi.
Üçüncüsü: Nefs-i Mülhime; Allah'tan ilham alan nefs kademesi.
Dördüncüsü: Nefs-i Mutmainne; doyuma ulaşmış olan nefs kademesi.
Beşincisi: Nefs-i Radiye; Allah'tan razı olan.
Altıncısı: Nefs-i Mardiyye; Allah'ın da kendisinden razı olduğu nefs kademesi.
Yedincisi ise: Nefs-i Tezkiye; temizlenmiş, arınmış bir nefs.
İşte görüyoruz ki Allahû Tealâ gökleri nasıl 7 kat olarak vücuda getirmişse (sevva etmişse); nefsimizi de aynı şekilde sevva etmiş Allahû Tealâ, 7 katlı olarak.
İşte böyle bir dizayn içerisinde insanın bir de ruhundan bahsediyor Allahû Tealâ, Secde Suresi 9. âyet-i kerime:
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
“ve nefeha fîhi min rûhihî.”
“Onun” diyor, “insanın içine ruhumuzdan üfürdük.” diyor.
Öyleyse bir insan Allahû Tealâ'nın halk ettiği, topraktan yarattığı bir fizik vücudun sahibi. İkincisi Allahû Tealâ'nın sevva ettiği (dizayn ettiği, inşa ettiği) bir nefsin sahibi ve bir de üfürdüğü ruhun sahibi. Öyleyse üç ayrı ceset üç ayrı fiille oluşmuş ve Allahû Tealâ ezelde hepimizi huzurunda topluyor, A’râf Suresi 172. âyet-i kerime.
Diyor ki:
7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”
“Biz, bütün Âdemoğullarının sırtlarından onların vücutlarını, zürriyetlerini çıkardık da onların hepsine birden dedik ki: (e lestu birabbikum) Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (kâlû belâ) Dediler ki: Evet.”
Ezelde, zamandan evvel Allahû Tealâ ne kadar insan varsa yani şu ana göre konuşuyorum. Şimdiden evvel ölmüş, şu anda yaşamakta olan ve henüz doğmamış, gelecekte doğacak olan ve hayatını gelecekte devam ettirecek olan bütün insanlar; hepimiz Allahû Tealâ'nın huzurunda toplanmışız ve Allahû Tealâ demiş ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Hepimiz de Allahû Tealâ'ya demişiz ki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.”
Peki, ne olmuş sonra? Bundan sonra ne olduğunu Allahû Tealâ Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde anlatıyor, diyor ki:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.
“Hepinizden ey insanlar, yeminler istiyorum. Bütün nefslerden tezkiye olacaklarına (temizleneceklerine) dair, bütün ruhlardan ölmeden evvel Bana ulaşacaklarına dair ve bütün fizik vücutlardan şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacaklarına dair üç ayrı tip yemin istiyorum.” Daha açık bir ifadeyle: “Yemin, misak, ahd istiyorum.”
Nefsimizin yeminine “yemin” diyor Allahû Tealâ. Fizik vücudumuzun yeminine “ahd” diyor. Ruhumuzun yeminine ise “misak” diyor.
Ve soruyor Allahû Tealâ: “Sözlerimi işittiniz mi?” Cevap veriyoruz: “semi’nâ: İşittik.”
“Öyleyse itaat edin.” diyor. Hepimiz yeminler, misaklar, ahdler veriyoruz.
Allahû Tealâ bir defa daha soruyor: “Emrimi yerine getirdiniz mi (emrime itaat ettiniz mi)?”
Hepimiz birden cevap veriyoruz gene: “ata’nâ: İtaat ettik.”
Ve Allahû Tealâ buyuruyor: “Hepinizi Bana verdiğiniz bu üç tane yeminle bağladım (taahhüt altına soktum). Hepiniz bu yeminlerinizi yerine getirmekle mükellefsiniz.” diyor Allahû Tealâ.
Demek ki ezelde daha kâinatta yalnız İndi İlâhi varken, Allahû Tealâ ne insanı ne başka şeyleri yaratmadan evvel bütün insanları birbirlerinin sırtlarından zürriyet olarak çıkartıyor ve huzurunda toplayıp bunları söylüyor. Hepimizden ayrı ayrı yeminler alıyor. Bu yeminleri Kur'ân-ı Kerim ayrı ayrı âyet-i kerimelerde net olarak açıklıyor. İşte fizik vücudumuzun -şu cesedimizin- Allah'a verdiği ahd, Yâsîn Suresi 60 ve 61. âyet-i kerimeler:
Şöyle buyuruyor Allahû Tealâ:
36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
“e lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun), ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).”
“Ey Âdemoğulları! Ben sizden ahd almadım mı? Şeytana kul olmayacaksınız diye. Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır ve Ben sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunmaktır.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Demek ki Allah hepimizden, hepimizin şu fizik vücutlarından ahd almış. Hangi anlamda? Şeytana kul olmamak ve Allah'a kul olmak istikametinde.
Ya nefslerimizden? Nefslerimizden yemin almış. İşte Şems Suresi 9. âyet-i kerime:
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.
“kad efleha men zekkâhâ: Andolsun ki sadece onlar felâha ulaşırlar (cennete ulaşırlar).” Kimler? “Tezkiye olanlar (nefslerini temizleyenler).”
Muddessir Suresinin 38, 39 ve 40. âyet-i kerimelerinde -üç âyet-i kerime- Allahû Tealâ buyuruyor:
74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).
74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.
74/MUDDESSİR-40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.
“kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun, illâ ashâbel yemîn(yemîni), fî cennâtin: Bütün nefsler cehennemde rehinedirler. Ama yeminlerini yerine getiren, böylece yemin sahibi olan nefsler; onlar cennete gideceklerdir.”
Demek ki Allah'a verdiğimiz bir yemin var: Nefsimizi tezkiye etmek, temizlemek, arıtmak. Kim bu yeminini yerine getirir de yemin sahibi olursa onlar için cennete gitmek söz konusu ve ruhumuzun yemininden bahsediyor Allahû Tealâ, Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22. âyet-i kerimeleri şöyle diyor:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
“ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah ile olan ahdlerini (Allah'a verdikleri yeminlerini, misaklerini ve ahdlerini yerine getirirler (ifa ederler).”
“ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Ve misaklerini (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak konusundaki yeminlerini) nakzetmezler (yalanlamazlar).”
Yalanlamazlarsa ne olur? 21. âyet-i kerime bunu söylüyor.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.”
“vellezîne: Ve onlar.”
“yasılûne: Vasıl ederler (ulaştırırlar).”
“mâ: Şeyi.”
“emerallâhu: Allah’ın emrettiği (şeyi yani ruhlarını).”
“bihî: Ona.”
“en yûsale: Ulaştırmayı.”
“Allah'ın Kendisine (Allah’a) ulaştırmayı emrettirdiği şeyi onlar Allah'a ulaştırırlar.”
“ve yahşevne rabbehum: Rab’lerine karşı huşû duyarlar.”
“ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi): Kötü hesaptan korkarlar.”
13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
“vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Ve onlar Allah'ın Zat’ına ulaşmayı sabırla dileyenlerdir.”
Demek ki 3. yeminimiz misak adını alıyor; ruhumuzun yemini ve ruhumuzun ölmeden evvel Allah'a kavuşması konusunda. Öyleyse nelerden bahsediyoruz? Demek ki 3 ayrı tipte yeminimiz var. Nasıl Allahû Tealâ vücutlarımızı oluştururken fizik vücudumuzu -şu vücudumuzu- halk etmişse, nefsimizi sevva etmişse, ruhumuzu ise üfürmüşse; 3 ayrı tipte vücudu 3 ayrı fiille vücuda getirmişse bu vücutlara verdiği emirleri de yeminleri de ayrı ayrı yemin şekillerini anlatmış. Nefsimizin yeminine “yemin” diyor Kur'ân-ı Kerim’imiz. Ruhumuzun yeminine “misak” diyor. Fizik vücudumuzun yeminine ise “ahd” diyor. Böylece 3 ayrı tip cesedin Allah'a verdiği 3 tane yemin var.
Acaba Allahû Tealâ bu yeminleri insanlara neden verdiriyor? Bunun sebebini hemen anlamak mümkün. Çünkü Allah yarattığı bütün mahlûkat arasında en çok, en çok insanı seviyor. Nereden anlıyoruz?
2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).
“huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan.” diyor Allahû Tealâ, “O’dur ki (O Yüce Allah'tır ki); şu arzda yarattığı her şeyi sizin için yarattı,” diyor, “ey insanlar!”
Demek ki Dünya adı verilen bu gezegende Allah'ın yarattığı her şey biz insanlar için yaratılmış. Öyleyse bu gezegende, Dünya adı verilen bu gezegende en üstün varlık insandır. En üstün varlık insandır ki her şey onun için yaratılmış. Kâinat için de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor, Câsiye Suresi 13. âyet-i kerime:
45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
“ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu: O dur ki (O Yüce Allah'tır ki); bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığı her şeyi katından insanın emrine musahhar kıldı.” diyor.
Öyleyse Allah'ın bütün göklerde, bütün arzlarda yani kâinatın her zerresinde yarattığı her şey insan için yaratılmış. Bu bize ne anlatıyor? Bu bize şunu anlatıyor: Allah en çok insanı seviyor. Bütün kâinatı, insandan başka yarattığı her şeyi insan için yaratmış. Peki, insanı kimin için yaratmış? Kendisi için. Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesi:
2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.
“innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne): Muhakkak ki biz Allah içiniz ve mutlaka Allah'a ulaşacağız.”
Öyleyse bütün insanlar Allah için yaratılmış. Allah'ın insandan başka yarattığı her şey de insan için yaratılmış. Bu net bir açıklamadır. Allah'ın en çok sevdiği varlık bütün kâinatta insandır. Eğer Allah en çok insanı seviyorsa onun hakkında ne düşünür? İşte Kur'ân-ı Kerim bunu açıklıyor. Allah sadece bizim mutlu olmamızı istiyor. Mutlaka bütün insanların cennete gitmesini istiyor ve mutlaka bütün insanların şu dünya adı verilen gezegende yaşarken mutlak bir saadetin içinde yaşamalarını istiyor. Birincisine “ahiret saadeti” diyor. İkincisine “dünya saadeti” diyor ve istiyor ki bütün insanlar mutlaka ahirette cennete gitsin. Nereden biliyoruz? Çünkü Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri hepimizi demin söylediğim gibi 3 tane yemine davet etmiş ve demin söylediğim gibi hepimiz Allahû Tealâ'ya bu 3 tane yemini vermişiz.
Ne olur Allah yemine davet ettiyse, bu yeminleri vermişse? Bakınız, ne olur: Fecr Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî.”
“Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol (Allah'ın rızasını kazan, tezkiye ol).” Yani: “Allah'a verdiğin yemini yerine getir.”
Ruha sesleniyor: “irciî ilâ rabbiki: Sen de geri dönerek Rabbine ulaş (Allah'a verdiğin misaki yerine getir).”
Sonra şu vücudumuza sesleniyor Allahû Tealâ: “fedhulî fî ibâdî.”
“Ve o zaman (o zaman yani nefsin tezkiye olunca, temizlenince, ruhun da Allahû Tealâ'ya ulaşınca o zaman) gel, Benim kullarımın arasına gir (böylece Allah'a verdiğin ahdini yerine getir).”
Ne gördük burada? Nefs mi? Allah'a verdiği yemini yerine getirdi, tezkiye oldu. Ruh mu? Allah'a verdiği yemini yerine getirdi, Allah'a ulaştı. Fizik vücut mu? Allah'a verdiği yemini yerine getirdi ve Allah'a kul oldu. Böyleyse 3 yemini de yerine getirmiştir bu kişi ve sonuç 30. âyet-i kerime:
“vedhulî cennetî: Ve cennetime gir.”
Öyleyse her kim Allah'a verdiği 3 tane yemini yerine getirirse o kişi için cennet mutlak. Ee, Allah ne yapmış? Hiçbir insan istisna olmamak üzere bütün devrelerde yaşayacak olan insanların hepsini huzurunda toplamış. Hepimizden birden bu 3 yemini almış. Yerine getirirsek mutlaka cennete gideceğiz. Öyleyse Allahû Tealâ hepimizden bu yeminleri aldıysa muradı ne olabilir? Bu yeminleri bize Allah verdirdiğine göre, bu yeminleri yerine getireni de mutlaka cennetine alacağına göre Allah'ın isteği açık ve kesin. Hepimizin mutlaka cennete gitmesini istiyor. Ama biliyor ki şeytan buna mâni olmak isteyecektir. Neden? Biliyorsunuz ki ezelde Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ı yarattığı zaman, etrafında bulunan bütün meleklere ve cinlere dedi ki: “Onun önünde secde edin. Çünkü ona ruhumdan üfürdüm.” Bütün melekler derhal secde ettiler. Ama şeytanların arasından iblis yani şeytan adını verdiğimiz varlık Âdem (A.S)’ın önünde secde etmedi ve Allahû Tealâ buyurdu ki: “Emrime itaatsizlik ettin. Bu sebeple kâfir oldun. Seni sonsuza kadar cehennemde yakacağım.”
İblis de şöyle cevap verdi Allahû Tealâ'ya: “Ya Rabbi, beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Eğer bana o kadar süre hayat verirsen ben bu insanları yoldan çıkaracağım. Senin ihlâs sahibi kulların hariç. Ama ötekilerin büyük bir kısmını Sana şükreder bulmayacaksın.”
Allahû Tealâ da diyor ki: “Sen müsaade verilmişlerdensin.”
7/A'RÂF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.
7/A'RÂF-12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.
7/A'RÂF-13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).
(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.
7/A'RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.
7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.
7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.
7/A'RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.
15/HİCR-40: İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
“Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”
Şimdi iblis Allah'ın kendisini cehenneme atmasını insandan biliyor. Âdem (A.S)’ın hiçbir kabahati olmadığı halde, iblis insandan biliyor bunu ve Allah ne kadar bizim, insanların mutlaka cennete gitmesini istiyorsa şeytan da o kadar, bütün insanların kendisiyle beraber cehenneme gitmesini istiyor.
Şeytanla nefsimiz arasında bir ilişki var. Şeytan nefsimize devamlı tesir etmek mevkiinde. Bütün insanlar nefslerindeki 19 afetle birlikte var olurlar. Öfke, kin, haset, kıskançlık ve böyle birçok afet insanın iç dünyasında mevcut, nefsinde. İşte bu nefs şeytandan aldığı telkinlerle ister ki; insan asla Allah'a verdiği yeminleri yerine getiremesin. Bunu insanı yaratan Allah en iyi bilendir. Bu sebeple bu bize verdiği yeminleri sadece bizden yemin almakla kalmamış Allahû Tealâ, bu yeminleri üzerimize farz kılmış.
İşte Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesi, birinci farz âyet-i kerimesi:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.
“Hepinizi Bana verdiğiniz bu yeminlerle bağladım (taahhüt altına soktum). Hepiniz ey insanlar, hepiniz bu yeminlerinizi yerine getirmek mecburiyetindesiniz.” diyor.
Üç yeminimizi birden üzerimize farz kılan birinci âyet-i kerime.
İkincisi, En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki:
6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.
“Hepiniz Allah'a verdiğiniz yeminleri mutlaka yerine getirin.”
İki âyet-i kerime, üç yeminimizi birden üzerimize farz kılıyor. Nefsimizin tezkiyesi bir defa daha farz kılınmış, Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesiyle.
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.
“yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar (îmâna başlamak üzere olanlar)! Nefsleriniz üzerinize borçtur (nefsinizi tezkiye etmek; temizlemek; arıtmak üzerinize borçtur).” diyor.
Öyleyse biz insanlar bir kere daha, üçüncü defa daha nefsimizi temizlemek konusu üzerimize farz kılınan bir özellik taşıyoruz. Şu vücudumuzun Allah'a kul olması da bir defa daha farz kılınmış üzerimize, Bakara Suresi 21. âyet-i kerime:
2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.
“yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum: Ey insanlar! Sizi yaratan Allah'a kul olun (yani sakın şeytana kul olmayın).”
Üçüncü defa farz kılınıyor. Ama şu ruhumuz var ya; ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah'a kavuşması konusundaki farz emirler daha yedi defa verilmiş. İki defa üç yeminimiz birden üzerimize farz kılındığına göre; ruhumuzun Allah'a ulaşması da farz kılınmış. Ama daha yedi defa farz kılıyor Allahû Tealâ.
İşte Zumer Suresi 54. âyet-i kerime:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize kabir azabı gelmeden önce (yani ölmeden önce) ruhunuzu Allah'a ulaştırın ve ruhunuzu Allah'a teslim edin.” Birinci âyet-i kerime.
İki:
Rûm-31:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
“munîbîne ileyhi: O’na (Allah'a) dön (Allah'a ulaş).”
Üçüncüsü, Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesi:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“irciî ilâ rabbiki: Geri dönerek Rabbine ulaş.
Dördüncüsü, Zâriyât-50:
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
“fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a sığın, Allah'a firar et).”
5. âyet-i kerime, Lokmân-15:
31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
“vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye): Kim Allah'a ulaşmışsa (Bana ulaşmışsa) sen de onun yolunu takip ederek Bana ulaş.”
6. âyet-i kerime, Şûrâ-47:
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).
“istecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi):
Allah'tan o geri çevrilmesi mümkün olmayan ölüm günü gelmeden önce Allah'ın davetine icabet et (Allah'ın davetine uy).”
Allah'ın davetine bakıyoruz, Yûnus Suresi 25. âyet-i kerime:
10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.
“vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi): Allah teslim yurduna çağırır.”
“ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin): Kimi Allah Kendi Zat’ına ulaştıracaksa onu Sıratı Mustakîm’ine vâsıl eder.”
Anlıyoruz ki Allahû Tealâ’nın Zat’ı teslim yurdu. Allah Kendi Zat’ına davet ediyor ve davet ettiklerini de o Sıratı Mustakîm’ine ulaştırıyor. Demek ki davet, Allah'a davet. Bu davet ise Şûrâ Suresinin 47. âyet-i kelimesiyle farz kılınmış üzerimize.
Ve yedinci âyet-i kerime, Muzzemmil-8.
Diyor ki:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah'ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah'a (ruhen) ulaş (ölmeden önce).”
Yedi âyet-i kerimeyle Allahû Tealâ 7 defa farz kılmış. 2 de genel hükümler çerçevesinde ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah'a kavuşması 9 defa üzerimize farz kılınıyor. İşte Yunus'un şiirlerinde çok büyük bir yer olan, yer tutan bu ölmeden evvel insan ruhunun Allah'a ulaşması keyfiyeti Kur'ân-ı Kerim'de üzerimize tam 9 defa farz kılınmış. Yani Yunus eğer bir şeyler yapmışsa, ölmeden evvel ruhunu Allahû Tealâ'ya ulaştırıp evliyadan biri olmuşsa bu keyfi bir olay değildir. Allah'ın 9 defa üzerine farz kıldığı bir hususu Yunus yerine getiriyor.
Ne yazık ki Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında bütünüyle tatbik edilen bu yeminlerin hepsi, 14 asır sonra bizim zamanımıza gelince hep unutulmuş. İnsanlar ne yazık ki bu yeminleri artık yerine getirmez olmuşlar. Buraya kadar anlattıklarımda ne gördük? Demek ki biz insanlar, Allahû Tealâ’yla olan ilişkilerimizde ezelde Allah'ın huzurunda toplanmışız. Bize 3 tane yemin verdirmiş.
Birincisi: Nefsinizi tezkiye etmek (temizlemek, arıtmak).
İkincisi: Ruhumuzu Allah'a ulaştırmak.
Üçüncüsü de: Fizik vücudumuzu bu iki yemini yerine getirerek Allah'a kul etmek. Yaratılış sebebimiz de bu.
Zâriyât Suresi 56. âyet-i kerime:
51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.
Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.
“ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni: Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.” diyor Allahû Tealâ.
Tek yaratılış gayemiz, Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerine kul olmak. Kul olmanın şartlarını ise görüyorsunuz, Allahû Tealâ yeminlerin yerine getirilmesi olarak vasıflandırıyor. Ve tasavvuf mensupları Allahû Tealâ'nın yoluna girdikten sonra mutlaka bu yeminlerini yerine getirmek mecburiyetindeler. Bütün insanlar için gördüğünüz gibi 9 defa farz kılınan bir husus. İşte Yunus bu istikamette bir gayretin sahibi olmuş ve bakıyoruz, demek ki Allahû Tealâ sadece bize bu yeminleri verdirmemiş; yeminleri, nefsimizin o yeminleri yerine getirmesine engel olacağını bildiği için yeminleri üzerimize 1 tanesini 9 defa, 2 tanesini de 3 defa farz kılmış. Muradı ne? Muradı: Herkes yeminlerini mutlaka yerine getirsin de mutlaka Allah'ın cennetine ulaşsın diye. Ama insanların nefsleri de buna mâni olmak istikametinde çalışıyor. Şeytan da bütün insanları bu yeminleri yerine getirmekten men etmeye çalışıyor.
Şimdi ne gördük? Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri istiyor ki; herkes bu yeminleri yerine getirsin. Herkes mutlaka cennete gitsin. Ama şeytan da istiyor ki; kimse bu yeminlerini yerine getirmesin. Yetmez, herkes birbirine düşman olsun ve herkes sıkıntı içerisinde, stres içerisinde bir hayat yaşasın. Ne ahiret hayatında cennette olsun ne de dünya hayatında Allah'ın bütün insanlara hedef gösterdiği dünya saadetine ulaşamasın.
Öyleyse tasavvuf dediğimiz zaman demek ki bu 3 tane yeminin yerine getirilmesi söz konusu. Bu yeminlerin yerine getirilmesinin ne yazık ki insanın kendi tarafından tek başına mümkün olmadığını görüyoruz. Böyle bir olayın tahakkuku oldukça güç görünüyor ve insanların mutlaka Allahû Tealâ’nın bir mürşidine ulaşması gerek, Yunus'un ulaştığı gibi.
Bu keyfiyet Allah'a verdiğimiz 3 ayrı yeminde ayrı ayrı kendini gösteriyor.
Birinci yeminimiz: Nefsimizin tezkiyesi. Nisâ Suresi 49. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSÂ-49: E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum. Belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar.
“Habîbim! O nefslerini tezkiye ettiklerini (temizlediklerini) söyleyenleri görmüyor musun? Hayır, öyle değil. Hiç kimse kendi nefsini kendisi tezkiye edemez (temizleyemez, arıtamaz). Ancak Allah dilediğinin nefsini tezkiye eder.”
Necm Suresi 32. âyet-i kerime:
53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.
“Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini (temizlediklerini) iddia etmesinler. Çünkü Allah takva sahiplerini bilir (nefslerini tezkiye edenleri bilir).”
Nûr Suresi 21. âyet-i kerime:
24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
“Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti kalbinize ulaşmasaydı, içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezdiniz (nefsinizi temizleyemezdiniz, arıtamazdınız).”
Öyleyse ne görüyoruz? Demek ki bir insan kendi kendisine nefsini tezkiye edemez. Kim eder? Evvela peygamberler eder. Nitekim Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
“kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum.”
“Size” diyor, “ey sahâbe, sizlerin arasından birisini peygamber olarak gönderdim.” Niçin?
“Size âyetlerimizi okusun ve anlatsın diye ve sizin nefsinizi tezkiye etsin diye (temizlesin diye, arıtsın diye).”
Öyleyse demek ki sahâbe de kendi nefslerini kendileri tezkiye edemiyorlardı. Bütün insanlar gibi Peygamber Efendimiz (S.A.V), onların nefslerini tezkiye etmek için (temizlemek için) gönderilmiş. Bütün insanlar Allahû Tealâ'ya bu nefs tezkiyesi yeminini vermişler. Öyleyse her devirde bu konudaki yardımcılar, insan mademki kendi kendine bunu yerine getiremiyor; her devirde bunu yerine getirebilecek olan Allah'ın vazifelileri belli.
İşte sadece nefsimizin tezkiyesi konusu değil, daha başka konular da geçerli, 3 yeminimiz de geçerli. Bu nefsin temizlenmesi istikametinde peygamberlerden sonra da birtakım insanların bununla vazifeli olduğunu görüyoruz. Cuma-2 ve Âli İmrân-164, her ikisinde de Allahû Tealâ bütün devirlerde yaşayan insanların arasından mü’minlere bir ni’met olmak üzere mürşidlerin geleceğini ve Allah'ın âyetlerini okumak üzere ve onların nefslerini tezkiye etmek üzere beas edileceğini söylüyor.
62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.
3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
Öyleyse her devirde insanlar hangi devirde yaşarlarsa yaşasınlar, bu insanların nefslerini temizleyebilecek özellikte insanlar var, Allahû Tealâ'nın vazifelileri. Peki, bir insan ruhunu yalnız başına Allah'a ulaştırabilir mi? Allah'a verdiği bu yemini tek başına gerçekleştirebilir mi? Bunun da mümkün olmadığını söylüyor Allahû Tealâ.
İşte Rahmân Suresi 33. âyet-i kerime:
55/RAHMÂN-33: Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).
Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız).
“Ey insan ve cin topluluğu! İçinizden hanginiz şu göklerin kutrunu (çaplarını) aşar da öteye geçer (Allah'ın Zat’ına ulaşabilir)? Hiçbiriniz nüfuz edemezsiniz (hiçbiriniz Allah'a ulaşamazsınız). illâ bi sultân(sultânin): Ancak Allah'ın tayin ettiği bir sultan ile.”
“O sultan olmadıkça hiç kimsenin ruhunu Allah'a ulaştırması mümkün değil.” diyor Allahû Tealâ.
Bu âyet-i kerimenin ötesinde Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ'nın gene aynı şeyi söylediğini görüyoruz.
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
“ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ.”
“İnsanlardan imamlar kıldık (mürşidler kıldık).” Niçin? “Bizden aldıkları emirle (emrimizle) insanları hidayete ulaştırsınlar (ruhlarını Allah'a ulaştırsınlar) diye.”
İşte görüyoruz ki insanların nefslerini tezkiye etmekle vazifeli olan, ruhlarını da Allahû Tealâ'ya ulaştırmakla vazifeli olan bir takım kişiler var. Ya üçüncü yeminimiz; fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olması? Bakın, ne diyor Allahû Tealâ Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde:
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
“Biz, bütün kavimlerin üzerine mürşidler beas ederiz (mürşidler göndeririz). O kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah'a kul etsinler diye.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse 3 yeminimizin de yerine getirilmesinde mutlaka Allah'ın vazifeli kıldığı mürşidlere ihtiyacımız var. İşte Yunus bundan asırlarca önce, yedi defa rüyasında kendisine görünen o Tapduk Emre'ye demin söylediğimiz gibi ulaşıyor. Çünkü Yunus, o mürşidin elini öpmekle vazifeli. Onun önünde Furkân Suresinin 71. âyet-i kerimesine göre tövbe etmekle vazifeli.
25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).
Bu da mürşide ulaşmak da üzerimize ayrıca farz kılınmış. Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
“vebtegû ileyhil vesîlete: O’na (Allah'a) ulaşmak için vesileyi Allah'tan isteyin.”
“Kim vesile olacaksa (kim vasıta olacaksa) Allah'a ulaşmanıza, onu Allah'tan isteyin.” diyor.
Cinn Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor:
72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).
“Bizim kullarımız,” diyor Allahû Tealâ, “bir kısmı kalpleri kasiyet bağlamış durumdadır (karanlık ve katı). Ama bir kısmı Allah'a teslim olmayı dilerler. Kim Allah'a teslim olmayı dilerse onlar mürşidlerini ararlar.”
“fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse görüyoruz ki bir insan için, Yunus nasıl Tapduk Emre'ye gitti de o harikulâde olaylar dizisini yaşadı, bütün insanların hayranlık duyduğu bir noktaya ulaştı. Bütün insanlar için aynı şey mümkün ve bütün insanların da öyle yapması lâzım. Ama Allahû Tealâ üzerimize farz kılmış. Bütün devrelerde yaşayan insanların üzerine mürşide ulaşmayı farz kılmış. 3 tane yeminin yerine getirilmesi mutlaka mürşide ulaşmakla mümkün.
Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri irşadı farz kılmış her şeyden evvel. Bakara Suresi 186. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
“ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).”
Diyor ki: “Bizi çağırdıkları zaman, çağıranın davetine mutlaka icabet ederiz. Ama onlar da bizim davetimize icabet etsinler. Mü’min olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.”
Demek ki Allahû Tealâ: “Bizim davetimiz.” diyor. Davetin nihai neticesini Şûrâ Suresinin 47. âyet-i kerimesine koymuş.
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).
“istecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi).”
“O üzerinize gelmesine mâni olunması mümkün olmayan ölüm günü üzerinize gelmeden evvel Allah'ın davetini mutlaka icabet edin.” diyor Allahû Tealâ.
Gördük ki Allah'ın daveti irşad daveti ve irşad böylece hem davet olarak üzerimize farz hem de daveti Allahû Tealâ bir defa daha üzerimize farz kılıyor ve böylece bütün insanların irşad olması farz.
Peki, 14 asır evvel sahâbe; onlar irşada ulaşmış mıydı? Hepsi. İşte Hucurât Suresi 7. âyet-i kerime:
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
“Ey sahâbe! Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi ve hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı, nura ulaştırdı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
Demek 14 asır evvel bütün sahâbe, bu âyet-i kerimenin gereğince hepsi irşada ulaşmış. Kim tarafından? Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından. Dünyadaki, kâinattaki en büyük irşada ulaştıran zat, peygamber ve Allahû Tealâ'nın demek ki indinde bütün insanlar irşada ulaşmakla vazifeli kılınmış. İrşad farzdır, tabiatıyla mürşid de. Ve böylece ne görüyoruz?
Eğer bir insan Allahû Tealâ'nın tayin ettiği o mürşide ulaşamazsa nefsini tezkiye edemiyor. Allah'a verdiği birinci yemin; yerine getiremiyor. Ruhunu Allah’a ölmeden evvel ulaştıramıyor; ikinci yemin yani misak ve fizik vücudunu da Allah'a kul edemiyor; üçüncü yemin yani ahd. Hiçbirisini gerçekleştirmesi mümkün değil.
Öyleyse görüyoruz ki; insanların Allahû Tealâ’yla olan ilişkilerinde Allah'a verdikleri bir takım yeminler var. Bu yeminlerin yerine getirilmesi ise mutlaka Yunus'un yaptığı gibi o Tapduk Emre'yi nasıl bulmuşsa, insanların da kendi mürşidlerine ulaşmaları söz konusu. İki sebepten mutlaka bu gerekli.
1- Allahû Tealâ bütün insanların üzerine 9 defa farz kıldığı için bu olayı.
2- Bu hedefe ulaşmadan bir insan yeminlerini yerine getiremiyor. Dolayısıyla ahiret saadetine ulaşması da bu açıdan mümkün olmuyor.
Öyleyse insanoğlu mutlaka Yunus'un yaptığını yapmak durumunda. Kur'ân-ı Kerim bunu emrediyor. Acaba böyle bir olay nasıl gerçekleşebilir? Yani bir insan herkese sorup da “Senin mürşidin kim, senin mürşidin kim?” diye, onlardan bir tanesine ulaşıp “Bu benim mürşidimdir. Gidip elini öpeyim.” dese olur mu? Bakınız, ne diyor Fâtiha Suresi, hepinizin ezbere bildiği:
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
1/FÂTİHA-1: Bismillâhir rahmânir rahîm.
Rahmân ve rahîm olan Allah'ın ismi ile.
1/FÂTİHA-2: El hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne).
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
1/FÂTİHA-3: Er rahmânir rahîm(rahîmi).
Rahmân’dır, Rahîm’dir.
1/FÂTİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
Dîn gününün mâlikidir.
1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
1/FÂTİHA-6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).
1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
“el hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne): Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.”
“er rahmânir rahîm(rahîmi): Rahmân ve Rahîm esmalarının sahibi olan.”
“mâliki yevmid dîn(dîne): Dîn gününün mâliki olan (sahibi olan).”
“iyyâke na’budu: Yalnız Sana kul oluruz.”
“ve iyyâke nestaîn(nestaînu): Ve yalnız Senden istiane dileriz.”
Niçin?
“ihdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme): Bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştırman için.”
Demek ki biz insanlar Allah'tan günde 45 defa talepte bulunuyoruz. 45 defa diyorum. Niçin öyle diyorum? Eğer biz 5 vakit namaz kılıyorsak, sünnetleri de kılıyorsak tam 45 defa Fâtiha Suresini okuyoruz ve günde 45 defa Allahû Tealâ'ya bunu söylüyoruz: “Ya Rabbi! Bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştır. Biz Senden bunun için istiane isteriz.”
Acaba Sıratı Mustakîm nedir? En’âm Suresi 88. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).
“Sıratı Mustakîm Allah'ın hidayet yoludur ki; Allah bu yolla (Sıratı Mustakîm’le) kullarından lâyık olanları hidayete erdirir.”
Demek ki Sıratı Mustakîm, insanları hidayete erdiren yol. O zaman soracağız: Hidayet nedir? Eğer birçok kişiye sorarsanız, “doğru yoldur” diyeceklerdir size. Ama Allahû Tealâ hidayetin kesin tarifini yapmış, Âli İmrân Suresi 73. âyet-i kerime:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki hidayet, Allah'a ulaşmaktır.
Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesi ve En’âm Suresinin 71. âyet-i kerimesiyle Allahû Tealâ bir defa daha yapmış bu tarifi.
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
6/EN'ÂM-71: Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethuş şeyâtînu fîl ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilâl hude’tinâ, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah’ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki, Allah’a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”
“inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah'a ulaşmak var ya (insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması var ya), işte o hidayettir.”
Öyleyse hidayet, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması. Sıratı Mustakîm, insan ruhlarını Allah'a ulaştıran yani insanları hidayete erdiren yol. Ve biz günde 45 defa Allahû Tealâ'ya diyoruz ki: “Ya Rabbi! Biz Senden istianeyi (mürşidimizi) bunun için isteriz ki; bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştır (Sana ulaştıran yola ulaştır; ruhumuzu Sana ulaştır).” Her gün 45 defa bunu söyleyen insanların çok büyük bir kısmı ne söylediklerinden de hiç haberdar olmaksızın günde 45 defa bunu söylüyorlar Allahû Tealâ'ya.
Oysaki hepimiz görüyorsunuz ki Allahû Tealâ’ya onu söylüyoruz: Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırmasını.
“ihdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme): Bizi Sıratı Mustakîm’ine hidayet et (Sıratı Mustakîm’ine ulaştır, hidayete ulaştır; Zat’ına ulaştır).” (45 defa). Ama şunu görüyoruz ki o, “Yalnız Senden istiane isteriz.” sözü burada bizim bir engelimiz olarak çıkıyor karşımıza. Yani yalnız Allah tayin ediyor; bizi hidayete erdirecek olan kişi kimse onu yalnız Allah tayin ediyor. Kendi kendinize seçmek yetkisinde değiliz.
Nahl Suresinin 9. âyet-i kerimesi:
16/NAHL-9: Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.
“Mürşidleri” diyor, “Allah'a ulaştıran kişileri, sebîllerin sahiplerini yalnız Allah tayin eder.” diyor.
Yalnız Allah yetkili bu istikamette. Öyleyse Allahû Tealâ diyor ki: “Mürşide mi ulaşmak istiyorsunuz, Bana verdiğiniz yeminleri yerine mi getireceksiniz? O zaman,” diyor, “mürşidinizin kim olduğunu Benden” diyor, “soracaksınız.”
Ama Yunus sormadan ulaşmış mürşidine. Neden? Çünkü Yunus'a, o sorsaydı eğer hacet namazını kılıp da o gece Allahû Tealâ'nın rüyada göstereceği kişi, Yunus'a yedi defa o sormadan evvel görünmüş. Onun için Yunus'un bu istikamette bir problemi yok. Ama Allahû Tealâ bu istianenin (mürşidin) nasıl isteneceğini bakın nasıl açıklıyor, Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde:
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
“vesteînû bis sabri ves salât(salâti): Allah'tan sabırla ve namazla (bu namazın hacet namazı olduğunu biliyoruz), Allah'tan istianeyi isteyin (mürşidinizi Allah’tan sabırla ve hacet namazıyla isteyin).”
Eğer perşembeyi cumaya bağlayan gece hacet namazını kıldınız, Allahû Tealâ size göstermedi ise “Sabırla.” diyor Allahû Tealâ. Tekrar kılacaksınız. Boy abdestini alacaksınız, bir defa daha kılacaksınız. Göstermedi, bir defa daha kılacaksınız. Göstermedi, bir defa daha kılacaksınız. Ta ki siz ona ehil olana kadar. Acaba bir insan nasıl kılacak hacet namazını, ne zaman kılacak ki bu kıldığı zaman Allahû Tealâ o namazı uygun görsün de o kişiye mürşidini göstersin? Şimdi bakıyoruz, bu istikamette Allahû Tealâ'nın söylediği âyet-i kerimede şöyle bir ifade var:
“vesteînû bis sabri ves salât(salâti): Allah'tan sabırla ve namazla istianeyi (mürşidinizi) isteyin.”
“innehâ le kebîratun: Bu zor bir iştir.”
“illâ alâl hâşiîn(hâşiîne): Ama huşû sahipleri için zor değildir.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse demek ki biz huşû sahibi olduğumuz zaman mürşidimize ulaşmak, Allah'ın mürşidimizi bize göstermesi -hacet namazı kıldığımız zaman- zor olmayacak. Allah mutlaka mürşidimizi gösterecek. Öyleyse huşûya nasıl ulaşırız? Bir insanın huşûya ulaşması şu Yunus'un şiirlerinde 28 tane basamak olarak görünen, o 28 basamağının 12’ncisinde gerçekleşiyor.
Evvela etrafımızda olaylar var; 1. basamak.
Bu olaylardan lüzumlu dersleri çıkartıyoruz; 2. basamak.
Ve kalbimizde Allah'ın irşad yoluna doğru bir meyil uyanıyor, 3. basamak.
4. basamakta Allah, Rahîm esması ile üzerimize tecelli ediyor.
5. basamakta bizi Allah'a ulaştıran sebîllerine vâsıl etmek konusunda bir garanti veriyor Allahû Tealâ.
6. basamakta kulaklarımızdaki vakrayı (engeli) kaldırıp bize irşad makamının sözlerini işittiriyor.
7. basamakta ise kalbimizdeki ekinneti kaldırıp yerine öyle bir nesne koyuyor ki; bu koyduğu nesneyle biz mürşidin söylediklerini, irşad makamının söylediklerini idrak ediyoruz.
Şimdi burada 7 tane kademe görüyoruz. Bu 7 tane basamağı aşabilen kişinin adına Kur'ân-ı Kerim'imiz “âmenû olanlar” diyor. Bu âmenû oluştan sonra ikinci bir yedili basamak başlıyor. Bu ikinci kısmın 7 tane basamağının birincisi Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesine bağlı.
64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
Şimdiye kadar söylediğimiz bütün basamaklar bir âyet-i kerimeye bağlı. Ama namazın vakti gelmek üzere olduğu için ben atlayıp huşûya ulaştırmak istiyorum sizi hemen.
Demek ki 7. basamaktan sonra:
1- Kalbimize Allah hidayet koyuyor (nefsimizin kalbine).
2- Bu hidayet nefsimizin kalbini Allah'a çeviriyor.
3- Allah göğsümüzden kalbimize bir yol açıyor, rahmet ve fazilet yolu.
Biz zikir yaptığımız zaman Allah'ın rahmeti ve fazlı göğsümüze geliyor. Bu şifreli yolu takip ederek kalbimize ulaşıyor ve o yolun üzerinden geçen iki tane nur, rahmet ve fazl nefsimizin kalbini aydınlatıyor. Nefsimizin kalbindeki bu aydınlık -hafif aydınlık- nefsimizin kalbinin huşûya ulaşmasını sağlıyor. İşte 5 kademe, 5 basamak burada var. 7 basamak da evvelce var. 12. basamakta huşû sahibi oluyoruz ve hacet namazını kıldığımız zaman Allah mutlaka bize mürşidimizi gösteriyor.
Şimdi nereye ulaştık? Yunus'un Tapduk Emre'ye ulaştığı yere.
Mürşidimizi gösteriyor, 6. basamak. Biz mürşidimize ulaşıp onun önünde tövbe ediyoruz, 7. basamak ve böylece nefs tezkiyesine başlamış oluyoruz.
Öyleyse Allahû Tealâ'nın emrettiği o mürşide ulaşma farzı ancak ve ancak 12. basamakta huşûya ulaştıktan sonra, 14. basamakta gerçekleşebilen bir olay. Tabiî bütün bu basamakların Kur'ân-ı Kerim'de her biri ayrı bir âyet-i kerimeyle gösterilir. Yunus da her biri için ayrı bir dörtlük söylemiş. Hatta birkaç tane söylemiş ve böylece şunu görüyoruz ki; mürşide Yunus'un ulaştığı gibi ulaşabilmek herkes için mümkün.
Allahû Tealâ'nın hepinizi Allahû Tealâ'nın hedef gösterdiği bu noktaya ulaştırmasını dileyerek bu birinci kısımdaki sohbetimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.
Allah razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



