}
Yûnus Emre İle 28 Basamak 05.05.1991
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 90001



SOHBET ADI: YÛNUS EMRE İLE 28 BASAMAK
TARİH: 05.05.1991

Bundan 14 asır evvel bütün sahâbenin kalbi, o söylediğimiz sonsuz aydınlığa sahipti. İşte Hucurât Suresi 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Ey sahâbe, Allah size fıskı, isyanı ve küfrü kerih gösterdi. Size, îmânı sevdirdi ve sizin nefslerinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.”

49/HUCURÂT 14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”


Demek ki bir insanın nefsinin, tam bir aydınlığa kavuşması hâlinden bahsediyor ki, bütün sahâbe o hedefe ulaşmışlardı. İşte Yûnus’un da kalbine, Allah’ın rahmeti bu minval üzere girmeye başladı. Ve Yûnus’umuz artık mürşidinden aldığı o rahmet emirleriyle her geçen gün biraz daha aydınlanacaktı.

Bundan başka neler oldu? Yûnus’un kalbine, bu hüviyette yani kalbindeki rahmet kapısının bütün genişliğince Allah’ın rahmetinin artması, onu nefs tezkiyesi denilen yeni bir olaya ulaştırdı. Artık Yûnus, nefs tezkiyesine başlamış bir kişiydi. Yani nefsine, nefsinin kalbine Allah’ın enerji partikülleri geldikçe, o kişinin kalbi bir aydınlığa ulaşıyor. İşte buna Kur’ân-ı Kerim'de 'nefs tezkiyesi' deniyor. Nefsin ıslahat konusundaki bir çalışma.

Ve 5. olgusuna bakıyoruz Yûnus’un; Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinin gereğince bütün günahlarını Allah sevaba çeviriyor. Demin bu âyet-i kerimeden bahsettik.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


6. olgu; Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesine dayalı. Allahû Tealâ bütün insanlara yaptıkları hayırlı faaliyetler dolayısıyla 1 sevaplarına 10 tane sevap veriyor. Ama eğer insan, Allah’ın tayin ettiği irşad kademesine ulaşabilirse, o yolun zorluklarına göğüs germeyi kendisine hedef alırsa, o zaman farklı bir olgu var; kişiye Allahû Tealâ’nın verdiği ihsan, 1’e 10 olmuyor, 1’e 100 oluyor birdenbire. Sonra da her kademede 100’er 100’er artarak, 1’e 700’e kadar ulaşıyor. İşte Bakara Suresi 261. âyet-i kerime:

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.


Allahû Tealâ diyor ki: “Onlara, bir başağında 100 buğday tanesi bulunan, 7 başaklı bir buğday grubu kadar Allah ihsanda bulunur.” İşte bu, o kişinin nefsinin tezkiye kademelerinin her birinde, 100’er 100’er artarak gerçekleşiyor.

7. olgu ise mürşidin eli öpüldüğündeki 7. olgu ise Yûnus, bunu bütün boyutlarıyla yaşadı; Artık Allah’tan o el öpen kişinin, tövbe eden kişinin, 'salâvât' isimli bir yeni rahmeti almaya başlamasıdır. Eğer mürşid, Allahû Tealâ tarafından gösterilmişse o mürşid Allah’a ulaştırıcı sıfattadır ve mutlaka salihlerdendir. Salihlerden olan herkesin de ruhunun başının üzerinde mutlaka Allahû Tealâ’nın ona ihsan ettiği salâh nuru bulunur. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ, salâha ulaşanların mutlaka bu ruha da ulaştığını söylüyor. Ve acaba bu ruh, ne yapıyor? Bu ruhun başının üzerindeki nurun, o kişiye sağladığı şey nedir? Bu sualin cevabını, Ahzâb Suresinin 43. âyet-i kerimesinde görüyoruz.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’ın melekleri salâvâtı taşırlar ki; Allah’tan gelen bu salâvât, o kişinin kalbini zulmetten nura çıkarır."

33/AHZÂB 43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden).


Demek ki Allahû Tealâ’dan devamlı bir rahmet akışı var. Artık sonsuz bir akış bu. O kişinin başının üzerindeki mürşidin ruhunun üzerinde bulunan nur, bir çekim alanı. Allah’tan devamlı enerji partiküllerini çeken bir alan. Yetmez, aynı zamanda bir trafo. Yüksek voltajlı bu nuru, o hafifletiyor ve kişinin kalbini de aydınlatacak olan boyuta ulaştırıyor. Buna ise Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri, o kişinin kalbine salâvât ulaşması ve bu 'salâvât' isimli rahmet çeşidinin, o kişinin kalbinde devamlı bir aydınlığı vücuda getirmesi olarak vasıflandırıyor.

Öyleyse ne gördük? Yûnus, Taptuk Emre’ye ulaştığı ve O'nun elini öptüğü gün, tam 7 tane olay birden yaşadı. Birincisi; Taptuk Emre’nin ruhu, onun başının üzerinde derhal oluştu. İkincisi; Yûnus’un ruhu vücudundan ayrılıp, Sıratı Mustakîm’de yerini aldı. Üçüncüsü; kalbine îmân yazıldı Yûnus’un. Dördüncüsü; nefis tezkiyesine başladı. Allah’ın enerji partikülleri, kapı genişliğince onun kalbine girmeye başladı. Beşincisi; bütün günahlarını Allah, sevaba çevirdi. Altıncısı; o güne kadar sevapları için 1’e karşı 10 derece alırken, o gün 100 dereceye ulaştı ve yükseldikçe 200, 300, 400, 500, 600, 700 kata ulaştığını görüyorsunuz. Yedincisi de; o günden itibaren Yûnus, Allah’ın, bütün Allah dostları için gönderdiği salâvât nuruna kavuştu.

İşte Yûnus’un yaşadığı bu muhteşem olay, burada noktalanmıyor. Yûnus, bu başlangıçtan sonra mürşidinden aldığı, “Devamlı zikrini arttır.” emirleri gereğince, devamlı zikrini artırdı. Zikir arttırılması ne ifade eder? Diyelim ki bir kişi, 1 saat zikir yapıyor, kalbi nurla aydınlanıyor 1 saat içinde. Ama 1 saat sonra zikre başlıyorsa o kişi 23 saat zikretmeyecek demektir. Bunun anlamıysa 23 saat boyunca şeytanın karanlıklarının, o kişinin kalbine dolması demektir. Ertesi gün 1 saat zikrettiği zaman yeniden kalbi aydınlanacak ama 23 saat yeniden kararacaktır. İşte bu başlangıç kademesinin ötesine geçtiğimizi düşünelim; 1 saatlik zikriniz, 2 saate çıksın. Daha uzun bir zaman kalbiniz aydınlanacak demektir. 3 saate çıksın, daha uzun bir zaman aydınlanacak demektir.

İşte mürşidinden aldığı emirleri, devamlı zikir artırmak suretiyle yapan Yûnus’un, her geçen gün dergâha girdikten sonra her geçen gün kalbi biraz daha aydınlanıyordu. Bu aydınlanma devam ettiği sürece Yûnus’un ibadetleri, gece ve gündüz artarak devam etti ve bu ibadetler, en güzel bir biçimde onu Nefs-i Emmare’nin ötesine, Levvame’nin ötesine, Mülhime’nin ötesine, Mutmainne’nin, Radiye’nin ötesine geçirdi, Tezkiye’ye ulaştırdı ve Yûnus’un nefsinin kalbi, tezkiye oldu. Bu onun, velî olduğu noktadır. Ruhu Allah’a ulaştı, fizik vücudu da Allah’a kul oldu. Neden? Çünkü fizik vücudunun yaptığı namaz ibadetleri, oruç ibadetleri, zikir ibadetleri, onun nefsinde 7 kademelik bir aklanmayı gerçekleştirdi.

Kimin fizik vücudunun ibadetleri, o kişinin nefsinde 7 kademelik bir aklanmayı gerçekleştirebilirse, o kişinin fizik vücudu Allah’a abid olmanın ötesine geçmiştir, abd olmuştur yani Allah’a kul olmuştur. Nefsi ise söylediğimiz gibi 7 kademede aklanıp, tezkiye olmuştur. Ruhu ise nefsinin her aklanma kademesinde ulaştığı Sıratı Mustakîm üzerinde, sadece bir gök katı yükselmiştir. Neticede 7 tane tezkiye kademesinin her birinde, Sıratı Mustakîm’de bir gök katı yükseldiği için Tezkiye kademesinin tamamlanmasında, Yûnus’un ruhu Allah’a ulaşmış ve Yûnus, Allah’ın Zat’ında ruhu fani olan velî hüviyetine kavuşmuştur. İşte bu nokta, Yûnus için son derece değerliydi. Ve Yûnus, Allah’ın dostlarından birisi olmak sıfatına o gün ulaştı.

Peki, nefsindeki bütün afetler yok olmuş muydu? Hayır, 19 afetin hepsi yerinde duruyordu. Ama bu afetler artık eski rezistanslarına, eski güçlerine sahip değillerdi. Geniş ölçüde törpülenmişlerdi ve buna rağmen Yûnus’u hâlâ rahatsız etmekte devam ediyorlardı. Acaba Yûnus ne yaptı? Bu, kendisi için velâyetin ilk kademesiydi. Bu kademeye, Kur’ân- Kerim’imiz 'fenâ kademesi' diyor. İnsan ruhunun Allah’ta ifna olduğu, yok olduğu, fani olduğu kademe, 'fenâ kademesi' adını alıyor.

Bu kademenin sonrasında Yûnus’un ulaştığı yer, 'beka kademesi' ismiyle ifade ediliyor Kur’ân-ı Kerim’imizde. Bu kademenin orası, bekadır. İşte En’âm Suresinin 126 ve 127. âyet-i kerimesi şöyle:

6/EN'ÂM 126: Ve hâzâ sırâtu rabbike mustekîmâ(mustekîmen), kad fassalnâl âyâti li kavmin yezzekkerûn(yezzekkerûne).

Ve bu, senin Rabbine istikametlenmiş (yönlendirilmiş) yoldur (Allah’a götüren yoldur). Tezekkür eden bir kavim için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

6/EN'ÂM 127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “lehum dârus selâmi inde rabbihim: Onlara (Yûnus gibi olanlara), Allah’ın indinde darus selâm (teslim yurdu) vardır.”

Allah’ın indindeki bir teslim yurdu. Nasıl bir yer? Bunu Allahû Tealâ, Yûnus’a gösterdi. Bu bir tahttır; altın bir taht. Kur’ân-ı Kerim’imiz bu tahttan, 'elayik' veya 'sürur'' adıyla bahsediyor. Ve İndi İlâhi’de, huzur namazının kılındığı o sonsuz meydanda, kimin gözü (gönül gözü) açılırsa, Allahû Tealâ onlara mutlaka İndi İlâhi’yi gösterir. Huzur namazının hangi standartlar altında kılındığını gösterir ve huzur namazının kılındığı o sonsuz meydanda, sol tarafta yüksek tahtların, yerden 4 metre veya daha yukarıda olan tahtların bulunduğunu görür o kişi. İşte Yûnus, o tahtları gördü. Allahû Tealâ’nın kendisine ihsan ettiği altın tahtlar. O tahtlardan birisi, Yûnus’a aitti.

Ve Yûnus Fenâ makamını aştı. Bu noktada, Beka’ya geçti. Allahû Tealâ diyor ki: “Bu makamda Allah da, kuluna dost olur.” Demek ki velâyetin 1. kademesinde; Fenâ makamında, 'velî' adını alıyor kul, 'evliya' adını alıyor. O, Allah’a dost oluyor. Beka makamında; velâyetin 2. kademesinde, Allah da kula dost oluyor. Böylece dostluklar perçinleniyor. Kul Allah’a dost, Allah da kula dost. Böylece Yûnus, Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin İndi İlâhi’sinde baki olmak şerefine ulaşmıştır.

Sonra Yûnus’un, fizik vücudunu da Allah’a teslim ettiğini görüyoruz. Bu, velâyetin 3. kademesidir. Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre tayin eder. İşte orada Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri diyor ki: “O kişi ki fizik vücudunu (vechini) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur, hanif olarak. O kişiden daha muhsin kim vardır?”

4/NİSÂ 125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


Bir kişi, acaba ne zaman fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir? Yûnus, bir büyük gerçeğin farkına varmıştı. O gerçek şuydu ki; insanın kendisinin zannettiği fizik vücudu, şu vücut, kendisine ait değildir. Böylece gördüğümüz o ki Yûnus, fizik vücudunun kendisine ait olmadığını, Allah’ın olduğunu fark etmiştir. Neden? Çünkü ölüm emrini, Allah veriyor ve bu emri verdiği zaman da mutlaka emrini uygulatıyor. İşte böyle bir uygulamanın standardı öyle bir nesnedir ki; böyle bir standardın içinde o kişi, Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin kendisine verdiği bu emaneti, Allah’a teslim etmek gereğini duyuyor. Niçin? Allah’ın kendisine emanet ettiği bu emanete, ihanet etmemek için.

Bir fizik vücut ne zaman Allah’ın bütün emirlerine razı olursa Allah’ın yasak ettiği fiilleri de işlemez hâle gelirse işte o taktirde o kişi, fizik vücudunu da Allahû Tealâ’ya teslim etmiştir ki Yûnus bunu yaptı, velâyetin 3. kademesine ulaştı. Sonra Yûnus’un zahid olduğunu görüyoruz; 4. kademe. Zikrini, mürşidinden aldığı emirlerle devamlı arttıran Yûnus’un, bir gün daimî zikre ulaştığını görüyoruz. İşte bu kademe, hikmet kademesidir artık. Yûnus, hikmet sahibi olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’deki tabiriyle; ulûl’elbab olmuştur. Daimî zikrin sahibi olmuştur.

Böyle bir şey, Yûnus’a ne sağlamıştı acaba? Kim, daimî zikrin sahibi olmuşsa o kişi, Allah’tan aldığı enerji partiküllerini, rahmeti sonsuz bir şekilde alan insandır artık. O rahmet partikülleri, o kişinin kalbine, hiç kesilmeksizin gelecektir, o kişi ölene kadar. Çünkü o kişi, daimî zikrin sahibidir. Zikir boyunca mademki Allahû Tealâ’dan enerji partikülleri aşağı inmekte, kişinin göğsüne ulaşmakta, göğsünden de kalbine ulaşmakta, öyleyse o kişinin kalbine inen o enerji partikülleri, mademki sonsuz zikrin sahibidir kişi, sonsuz bir şekilde kişinin kalbine inecek ve o kalbi mutlak bir aydınlığa, bir daha kararmayacak bir aydınlığa ulaştıracaktır. İşte Yûnus’un kalbi, böyle bir aydınlığa ulaşmış ve Yûnus, ulûl’elbab olmuştur.

Daha sonraki kademede ne görüyoruz? Yûnus’un, ihlâs sahibi olduğunu görüyoruz. Ve Allahû Tealâ’nın Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde söylediği “Onlar, Allah’a nefslerini teslim eden ve muhlisler olan insanlardır. Bununla emrolundular.”

98/BEYYİNE 5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


Yûnus da bu emrin muhtevası içinde, nefsini bütün boyutlarıyla aydınlığa ulaştıran kişi olarak çıkıyor karşımıza. İhlâsa ulaşan kişi olarak çıkıyor. Yani Yûnus, artık hâlis olmuştur. Bünyesinde, muhtevayı bozacak olan hiçbir özellik kalmamıştır artık. Başka bir ifadeyle nefsinin bütün afetlerinden, Yûnus kurtulmuştur. Yûnus, öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki onun afetlerinden, nefsinin afetlerinden hiçbirisinin onun iç dünyasında artık barınamadığını, bütünüyle yok olduğunu görüyoruz. İşte Yûnus o gün, kâinattaki en büyük düşmanına mutlak galibeye ulaştı. Zafer, Yûnus’undu. Yûnus, nefsinin bütün afetlerini yok eden, sonsuz bir mutluluğa ulaşmıştı. İşte burası, Yûnus’un öyle bir noktasıydı ki Yûnus orada şunu söylüyor: “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun. Keşke herkesin nefsi, bu standartlar içinde bütünüyle afetlerinden kurtulsun da herkes, balların bu balını bulsun, sonsuz bir saadete ulaşsın.”

Böylece gördüğünüz o ki; Yûnus, hâlis oluyor, ihlâs sahibi oluyor. Yani muhtevasında, nefsinde hiçbir afet kalmıyor. Peki, o afetlerin boş bıraktığı yerlere ne geliyor? Yûnus’un ruhunun bütün hasletleri 'faziletler' adıyla Yûnus’un nefsinin kalbine geliyor ve Yûnus’un nefsinin kalbi mutlak bir aydınlığa ulaşıyor. İşte bu mutlak aydınlık, onun nefsinin kalbini hâlis kılıyor. Bu hâlis kıldığı o kademede, o kişi için Yûnus için artık mutlak bir saadet vardır. Çünkü Yûnus, İslâm olma şerefine, İslâm olmanın gerçek anlamına o gün ulaşmıştır.

İslâm olmak, herkesin zannettiği gibi kolay bir şey değil. Nüfus kâğıdınızda 'İslâm' yazıyor diye, İslâm olmuş sayılmıyorsunuz. İslâm kelimesinin, 3 tane temel fonksiyonu var. Birinci fonksiyon; Allah’a gizli veya açık şirk koşmamak. İkinci fonksiyon; Allah’a teslim olmak. Üçüncü fonksiyon; sulh ve sükûna ulaşmak. Kim, bu 3 tane fonksiyonun sahibi olabilmişse o kişi hâlis olmuştur. O kişi, İslâm olmanın gerçek standardına ulaşmıştır. Çünkü 'silm' kelimesi, 'silm' kökünden gelen 'İslâm' kelimesi hem İslâm’ı hem teslimi beraberce içeriyor. Ve kişi, üçüncü cesedini de Allah’ın kendisine ihsan ettiği son cesedini de nefsini de Allahû Tealâ’ya teslim etmedikçe, İslâm şerefine ulaşması mümkün olmuyor.

İşte Yûnus, onu başardı ve nefsinin bütün afetlerinden kurtuldu Yûnus. Ve miskin Yûnus, kendi kendisine bu tabiri kullanıyor, 40 sene kazanda kaynadıktan sonra öyle bir hüviyete geldi ki nefsinde hiçbir afet kalmadı. Onun nefsi, sahâbe gibi tam bir aydınlığa kavuştu ve müzeyyen oldu. İşte bu noktadan sonra, Yûnus’un bir mutlak saadete, sonsuz bir saadete ulaştığını görüyoruz.

Acaba Yûnus, gerçekten bu sonsuz saadetin sahibi miydi? Gerçekten öyleydi. Hiçbir düşmanı yoktu. “Biz kimseye kin tutmazız, ağyar bile dosttur bize.” diyor Yûnus. Ne demek bu? Allahû Tealâ’nın Fussilet Suresinin 34. âyet-i kerimesinde söylediği: “Size kötülük yapana, iyilikle mukabele edin.” noktasına ulaşabilmiş olan kişi.

41/FUSSİLET 34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.


Fussilet Suresinin 35. âyet-i kerime, böyle insanların hazzul azîme ulaştığını söylüyor; sonsuz bir hazza, sonsuz bir saadete. İşte Yûnus, o saadete ulaşmış olanlardan biriydi. Kimseye kin tutmaz Yûnus. Çünkü kin afeti yok. Düşmanı da kendisine dost edinir Yûnus. Çünkü düşmanlar, Fussilet Suresinin 34. âyet-i kerimesine göre Yûnus’a dost olmuşlardı.

Allahû Tealâ diyor ki: “Siz, size kötülük yapana dost olun, iyilik edin. Eğer onlar size düşmansa ve siz o düşmanlara dost elini uzatmışsanız, iyilik yapmışsanız onların kötülüklerine karşılık, umulur ki onlar, Allah’ın onların kalplerine verdiği bir yetkiyle size de Allah’a da düşmanken, dost olurlar.”

41/FUSSİLET 34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.


İşte Allahû Tealâ’nın düşmanları dost etmesi, bu seviyede gerçekleşen bir olay. Bir insanın, başka birisine yaptığı kötülüğe, iyilikle mukabele etmesi hâli. İşte Yûnus, sonsuz bir saadete sahipti. Neden sahipti? Çünkü Yûnus’un iç dünyasında, artık nefsiyle ruhu arasındaki çatışma bitmişti.

Bir insanı huzursuz kılan şey, acaba nedir? Neden insanlar huzursuz? Neden insanlar sıkıntılı? Neden insanlar birbirine düşman? Unutmayın ki 89 senesinin sonunda, bu ülkede, 15 milyon dava dosyası vardı mahkemelerde. Her dava dosyası, ortalama 3 kişiyi ifade ediyor. Şevket Kazan dostumuz öyle söylüyor. Ve demek ki 45 milyon insan, bu ülkede birbirine davalı ve davacıydı. 57 milyon insanın 45 milyonu. Geriye de zaten çocuklar kalıyor sadece.

Öyleyse neyi ifade eder bu? Biz Allah’ın, bu söylediğim güzelliklerini unutan bir millet olmuşuz. Yûnusların yaşadıklarını yaşayamaz bir hâle gelmişiz. Allah’ın güzellikleri, artık bize hiçbir şey ifade etmemiş ve bu sebeple de hepimiz birbirimize düşman olmuşuz. 15 milyon dava dosyasıyla rekorlar kırıyoruz. Neden? Çünkü nefsimizdeki afetler, bize hükümran. Huzursuzuz, mutsuzuz. Sebebi; Allah’ın o Yûnuslara yaşattığı şeyleri yaşamak konusunda hem talebimizin olmaması hem de böyle şeyler hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmamamız. Hâlbuki bütün dünyanın saadeti, bu olaylara bağlıdır.

Kur’ân-ı Kerim, sadece bu ülkeye değil, bütün dünyaya ışık tutmaktadır. Her gün binlerce kişinin Avrupa’nın muhtelif yerlerinde, Avusturalya’da, Amerika’da Müslüman olduğunu okuyoruz gazetelerde. Bu, boşuna bir olgu değildir. Kültür mirasımız, dünya üzerinde lâyık olduğu yeri her gün biraz daha almakta. Bütün insanlar akıl sahibidir, akil ve baliğlerse. Hepsi Allah’a ulaşabilecek fıtrat içinde yaratılmışlardır. Mutlaka hakikati göreceklerdir. Allah’ın güzellikleri, bütün insanlar içindir ve insanlar bu güzellikleri, gelecek günlerde mutlaka yaşayacaklardır.

Allahû Tealâ, hem birinci asr-ı saadetten bahsediyor hem ikinci asr-ı saadetten bahsediyor. Birinci asr-ı saadette bildirdikleri kimler? Sahâbe. Allahû Tealâ diyor ki: “O sabikûn-el evvelîne var ya (birinci asr-ı saadeti yaşayanlar), işte onların bir kısmı ensardandı (Medine’deki yardımcılardandı). Bir kısmı da muhacirîndendi.” Allahû Tealâ onlara: “Birinci asr-ı saadetin sahipleri, sabikûn-el evvelîn.” diyor. Ama başka bir âyet-i kerime, sabikûn-el ahirinden bahsediyor.

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


O günlere doğru yaklaşıyoruz. Dünya, yeni yeni oluşumların içerisinde. Ve mutlaka insanlar, Allah’ın bu güzelliklerini bir gün öğrenecekler ve öyleyse tatbik eden herkes için şimdi anlatacağım o sonsuz mutluluk ne? İşte size kısaca, o sonsuz mutluluktan bahsetmek istiyorum; Yûnus’un yaşadığı, o sonsuz saadet hâli.

Nasıl bir şey bu? Böyle bir şeyi size anlatabilmek için dalâlette olan bir insanla Yûnus’un hâlini karşılaştırmak istiyorum. Dalâlette olan bir insan yani mürşidine ulaşamamış olan, hidayete adım atamamış olan, Allah’tan mürşidini sormamış, bunu yaşamak gereğini duymayan insan, neden acaba huzursuz ve sıkıntılıdır, onu izah ederek hedefe gitmek istiyorum. Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri saadeti, Kur’ân-ı Kerim boyunca hep anlatmış. Bunlardan çıkarılan genel hüküm; saadetin 3 boyutta çıktığı şeklinde. Birinci boyutta insanın iç dünyası var; içinde savaşın bitmesi gerekiyor. İkinci boyutta dış dünyası var; başka insanlarla olan ilişkilerinde savaşın bitmesi gerekiyor. Üçüncü boyutt, Allah ile olan ilişkiler var; orada da bu ilişkilerin üst düzeye tırmanması söz konusu. Acaba böyle bir işleve Yûnus ulaştığı zaman neler hissetti? Neden başka insanlar mutlu değil? Şimdi beraberce ona bakalım.

İç dünyasından başlamak istiyorum, kişinin. Yûnus, öyle bir noktadaydı ki, o insanların yaşadığının tamamen tersini vücuda getirecek olan imkânlara sahip oldu daimî zikirde. Dalâletteki bir insan, iç dünyasında neden mutsuzdur? Bunun 3 tane sebebi var:

1- O insanın nefsi, devamlı olarak akla şerr talebinde bulunuyor. Yani günah işletme istikametinde taleplerde bulunuyor. O insanın nefsinin akla verdiği bu şerr taleplerin karşılığında, ruh derhal harekete geçiyor. Vücudun bekçisi. Allah’ın, insan vücuduna koyduğu bir bekçi. Âyette ne geçiyor? Ve nefsin her akla ulaştırdığı şerr talebinin karşısına, ruh dikiliyor. Neyle dikiliyor? Bir hayır talebiyle dikiliyor ve mutlaka hayrın oluşmasını istiyor. Nefs, şerrin oluşmasını, ruh hayrın oluşmasını istiyor ve ikisi arasında kaçınılmaz bir kavga derhal patlak veriyor. Yani vücut ülkesinde savaş var. Ruhla nefs arasında savaş var. Nerede savaş varsa orada sulh ve sükûn yoktur. Öyleyse bu kişinin iç dünyası, nefsiyle ruhu arasındaki savaş dolayısıyla huzursuz ve sıkıntılıdır.

2. Nefs sadece akla şerr talepleri ulaştırmakla kalmıyor, aklı ikna ediyor. Şerri işlemek konusunda ikna ediyor ve günah işletiyor. Ama her günah işleyen kişi, bu günahı işlediği zaman mutlaka huzursuz olur, sıkıntı duyar. Neden? Nasıl bir insan, bir hayır işlediği zaman bundan büyük bir huzur duyuyorsa mutluluk duyuyorsa; her şerr işleyen kişi, her günah işleyen kişi de başkalarına yaptığı her zulüm karşısında mutlaka huzursuzluk duyar, sıkıntı duyar. Öyleyse nefsin aklı ikna ederek ona şerr işletmesi, günah işletmesi, kişinin huzursuzluk duyması için temel sebeptir. Bu ikinci olgu insanın iç dünyasında.

3. Ne zaman bir insan bir günah işlerse o kişinin ruhu, mutlaka nefsi azaplandırır. Vicdan azabını mutlaka ona tattırır. Bu da üçüncüsü.

Öyleyse bir insan Nefs-i Emmare’deyken, bir insan dalâletteyken o kişi hep iç dünyasında huzursuzdur ve mutsuzdur. Çünkü;

1- Nefsinle ruhu, devamlı bir kavga hâlindedir.
2- O kişi günah işlemekte ve günahın huzursuzluğunu, sıkıntısını yaşamaktadır.
3- O kişinin ruhu, nefse azap etmektedir. Bu sebeple de kişi huzursuzluk duymaktadır. Öyleyse bu kişinin iç dünyasında huzurdan, mutluluktan pek eser yok.

Peki, Yûnus mutlu muydu? Yûnus’un ulaştığı seviyede, Yûnus mutluluğu yaşamış mıdır? Bunu yaşadığını net olarak biliyoruz. Neden? Çünkü Yûnus’un nefsinde, onu huzursuzluğa sevk edecek olan nefsin afetleri, artık bütünüyle elimine edilmişti, yok edilmişti. Nefsin hiçbir afeti mevcut değildi. Onun yerine ruhun bütün hasletleri 'faziletler' adıyla Yûnus’un kalbine ulaşmış ve kalbini müzeyyen kılmıştı ve bu sebeple Yûnus’un nefsinden akla, bir şerr talebin, bir şerr teklifin ulaşması mümkün değildi. O nefs, ruhun bütün hasletlerine sahip olduğu için akla sadece hayır teklifinde bulunabiliyordu. Nefsten gelen talep hayır ise ruhtan aklolunacak talep de hayır ise nefsin de ruhun da talepleri hayır olduğuna göre, artık nefsle ruh arasındaki mücadelenin var olması mümkün değildir. Aksine, nefs de ruh da o hayır talebinin gereğini yapacak ve ikisi aynı istikamette bir gayretin sahibi olarak, birbiriyle asla kavga etmeyeceklerdir.

İşte Yûnus’un iç dünyasında, kavga böyle sona ermişti. Onun iç dünyasında, artık ruhuyla nefsi arasında bir kavganın oluşması mümkün değildi. Çünkü Yûnus’un, şerr taleplerini verecek olan şerr odakları, kurumuştu. Onların yerini, ruhun bütün hasletleri gelip almıştı. Birinci olgu bu. İkinci olgu; Yûnus, hep hayır talebinde bulunduğu cihetle nefsinin hayır talebine ruhu da hayırla cevap verdiği cihetle nefsinin de istediği şey hayır oluyordu, ruhunun da istediği şey hayır oluyordu. Aklında iki tane müşaviri var; birisi nefs birisi ruh. Her ikisi de hayrı istediği için aklın yapabileceği bir tek şey vardı; devamlı hayır işlemek. İşte Yûnus, sonsuz bir hayır işlevi içinde, hep huzurlu ve mutluydu. Üçüncü sebep de; hayır işleyen Yûnus’un, şerr işlemediği cihetle ruhu tarafından nefsine azap edilmesinin mümkün olmamasıydı.

Böylece Yûnus’u; ruhuyla nefsi arasındaki mücadelenin sona ermesi sebebiyle kavganın, iç kavganın, vücut ülkesindeki savaşın sona ermesi, sulh ve sükûna ulaşması sebebiyle Yûnus’un iç dünyasında, bir huzur hâlinin vücuda geldiğini görüyoruz. Günah işlememesi sebebiyle huzursuzluğu Yûnus’un bir daha yaşamamasını, yaşamadığını, aksine hep hayır işlediği için sonsuz bir mutluluğun içinde olduğunu görüyoruz. Üçüncüsü de; şerr işlemediği için ruhunun nefsine azap etmesi mümkün değildi Yûnus’un. Bu sebeple Yûnus, iç dünyasında sonsuz bir huzuru, daimî zikre ulaştıktan sonra hep yaşadı, hep yaşadı, hep yaşadı.

Yûnus’un dış dünyasında, acaba aynı olgu gerçekleşti mi? Evet. Bir insan, dış dünyasında neden huzursuzdur, neden sıkıntılıdır, buna beraberce bakalım. Çünkü kişinin dış dünyasında, onun nefsindeki afetler var olduğu sürece huzur yoktur, mutluluk yoktur. Kişi, nefsindeki afetler sebebiyle hep çevresine zulmedecektir. Yanlış davranışlarda bulunacaktır. Kalp kıracaktır. Yûnus, bu sebeple kalp kırmamaya son derece önem veren bir hüviyettedir. Çünkü daimî zikre ulaştığından itibaren Yûnus, hiç kalp kırmamıştır. İşte bir insanın nefsindeki afetler dolayısıyla çevresine zulmetmesi, o kişinin her yaptığı zulüm şerr işlemek olduğu için günah işlemek olduğu için kişiyi devamlı huzursuz kılar. Hâlbuki Yûnus’tan çevresine yayılan şey, sadece hayırdır. Öyleyse Yûnus’un bu istikametteki hedefi, açık ve kesindir. Yûnus’un çevresine zulüm yapması mümkün değildir. Sadece hayır yapabilir. Öyleyse zulmetmediği için huzursuzluk duymayacaktır. Bu, olayın başlangıcı.

Eğer bir insan, çevresine zulmediyorsa çevresinden de ona dönen şey mutlaka zulüm olacaktır. Hangi etkiyi yaparsanız, aynı istikamette bir tepkiyle karşılaşırsınız. Bu sebeple kişi eğer başka birisine zulmediyorsa ondan kendisine dönen şeyin zulm olacağını da bilmelidir. Rüzgâr eken, fırtına biçer. İşte böyle olunca kişi, başkasından kendisine ulaşan bu zulüm sebebiyle huzursuzluk duyacaktır. Çünkü nefsinde afetler vardır. Öfke afeti vardır, kin afeti vardır, haset afeti vardır, intikam afeti vardır vs. Öyleyse kendisine zulüm ulaştığı zaman şiddetle intikam almayı isteyecektir kişi. Eğer bu intikamını alabilirse şerr işlemiş olacaktır. Şerr işlediği için yeniden huzursuzluk duyacaktır. Arkasından, şerr işlediği için ruhunun nefsine azap etmesi söz konusu olacaktır. Gene kişi huzursuz olacaktır. Eğer karşısındaki kişi güçlüyse intikam almayı şiddetle istediği hâlde karşısındaki kişinin güçlü oluşu sebebiyle intikamını alamıyorsa bu sefer de şuur altında bir birikim bir stres söz konusu olacaktır, bu da kişi için gene bir huzursuzluk ortamı yaratır.

Öyleyse dalâlette bulunan veya Nefs-i Emmare’de bulunan bir insanın, hiçbir statü altında, dış âleminde de dış ilişkilerinde de mutlu olması, huzura kavuşması mümkün değildir. Bu kişi, çevresine zulmettiği için huzursuzdur. Çevresinden kendisine zulüm geldiği için huzursuzdur. Bu zulüm karşısında intikam aldığı için huzursuzdur. Arkasından ruhu nefsine azap ettiği için huzursuzdur. İntikam alamıyorsa şuur altında birikim oluştuğu için stres oluştuğu için huzursuzdur.

İşte 15 milyon dava dosyasının sebebi bu. İnsanların birbiriyle dost olamaması. Birbirlerine zulmetmeleri. Bunların neticesinde de konuların mahkemelere intikal edip, insanların yıllarca mahkemelerde sürünmeleri. Hep, aynı sebebe dayalı; nefsin afetleri. Biz, bu güzellikleri bilmediğimiz için, biz bu güzellikleri yaşayamadığımız için bizi kontrolü altında tutuyor ve birbirimize düşman oluyoruz, kamplara ayrılıyoruz ve birbirimize kötü şeyler yapıyoruz. Allahû Tealâ’nın sözlerini hiç unutmayın (En’âm-153): “Sakın ola ki fırkalara ayrılmayın. Yalnız Sıratı Mustakîm üzerinde bulunun. Hangi fırkaya ayrılırsanız ayrılın, bu fırkalar sizi Allah’ın Sıratı Mustakîm’inden alan yollardır.”

6/EN'ÂM 153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


Ve Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesine de dikkat edin. Allahû Tealâ orada diyor ki: “Şeytan, insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkadakiler şeytana tâbî oldular ve cehenneme gittiler.”

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


Öyleyse ne görüyoruz? Bir tek fırka, insanları kurtarabilir. O fırka, Sıratı Mustakîm’de olanların fırkasıdır. Kim Sıratı Mustakîm’e ulaşamaz? Dalâlette bulunanlar, bir mürşide ulaşamayanlar. Başının üzerine mürşidin ruhunu ni’met olarak alamayanlar. Öyleyse herkes, Allah’ın bu güzelliklerini yaşamak üzere, Sıratı Mustakîm’e ulaşmak için Allahû Tealâ’dan hem emir almış hem de Allahû Tealâ bütün insanlara bunları farz kılmış.

Öyleyse Yûnus’un yaşadığı mutluluğa baktığımız zaman ne görüyoruz? Yûnus, dış dünyasında da mutlu. Çünkü Yûnus ne çevresine zulmediyor ne çevresinden kendisine bir zulüm görüyor. Ama çevresinden Yûnus’a zulüm geldiğini bir an için kabul edelim. Acaba Yûnus ne düşünür bu konuda? Bir kere Yûnus, bir büyük gerçeğin farkına varmıştır ki; zulmeden kişi derecât kaybeder. Zulüm gören kişi ise derecâtı kazanan kişidir.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’imize bakalım; derecât kazanmak nedir? Hayırdır. Derecât kaybetmek; şerrdir. Öyleyse zulmeden kişi, şerr işlemiştir, derecât kaybetmiştir. Ama onun kaybettiği derecâtı, zulüm gören kişi kazanmıştır. Öyleyse zulüm gören bir kişi için zulüm eden kişi, bir hayır kapısıdır. Ona derecât sağlayan, onu hayra ulaştıran bir vasıtadır. İşte Yûnus, bu büyük gerçeğin farkındaydı. Yetmez, onun mutlu olması için başka bir sebep daha vardı. Nefsinde afetler yoktu ki, başka birisi kendisine zulmettiği zaman ona kızsın, intikam almayı istesin ve de öfkelensin, kin tutsun. Böyle bir olay, hiçbir zaman Yûnus’un başına gelmedi.

Öyleyse Yûnus, bir defa çevresine zulmetmeyen birisiydi. Çevresinden kendisine zulüm ulaştığı zaman onu intikam alma vesilesi edinmeyen bir kişiydi. Bu sebeple hiçbir zaman intikam almayı Yûnus düşünmemiştir. Düşünmediği için de intikam alamamak sebebiyle Yûnus’un bir şuur altı stresine, birikimine ulaşması hiçbir zaman mümkün değildi. Dolayısıyla Yûnus, görüyorsunuz ki; başkasına zulmetmediği için (1), başkasından intikam almak istemediği için (2), intikam almadığı cihetle ruhu nefsine azap etmediği için (3), ve nefsinde afetler bulunmadığı için (4), sonsuz bir saadetin içindeydi başka insanlarla olan ilişkilerinde. Öyleyse birisi Yûnus’a nasıl davranırsa davransın, o kişi Yûnus’un düşmanı olamazdı.

Yûnus’un Allah ile olan ilişkilerine gelince neyi görüyoruz? Bu ilişkilerde son derece üst seviye bir olgu var. Bir insan, Allah ile olan ilişkilerinde 2 şeye dikkat etmek mecburiyetindedir:

1- Allah’ın emirleri.
2- Allah’ın nehiyleri (yasakları).

Acaba Allah’ın emirleri istikametinde Yûnus hangi seviyedeydi? Allah, 5 vakit namaz emretmişti; Yûnus 7 vakit kılıyordu. Allah, daimî zikir emretmişti; Yûnus daimî zikrin sahibiydi. Allah, 30 gün Ramazan orucu emretmişti; Yûnus o 30 günün dışında her perşembe günü, her kandil günü mutlaka oruç tutardı. Öyleyse onun Allah’tan aldığı emirleri yerine getirmesine baktığımız zaman üst seviye bir emir yerine getirme olayını görüyoruz, en az Allah’ın emrettiği kadar.

Peki, Allah’ın yasak ettiği şeyler? Yûnus’un bunları işlemesi zaten mümkün değildi. Neden? Bir insana Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleten nesne, nefsinin afetleridir. Ne zaman bir insan nefsinin afetlerinden Yûnus gibi bütünüyle kurtulursa Allah’ın yasaklarını işlemek konusunda içinden hiçbir talep gelmez. Talep gelmediğine göre o kişinin, Allah’ın yasaklarını işlemesi de elbette mümkün değildir.

Böylece görüyoruz ki Yûnus ne Allah’ın emirlerini yerine getirmemek ne de Allah’ın yasaklarını işlemek gibi bir yanlışın içinde olamazdı. Allah’ın emirleri istikametinde veya nehiyleri istikametinde, Yûnus’un Allah ile olan ilişkilerinde hiçbir çatlak yoktu. Allah ile olan ilişkileri de tam bir mutlulukla noktalanmaktaydı. Öyleyse Yûnus’un neden sonsuz bir saadetin içinde olduğunu, hazzul azîmin içinde olduğunu anlattığımız şeyler tam olarak açıklamaktadır.

Yûnus, iç dünyasında sonsuz bir saadetin içindeydi. Yûnus, dış dünyasında da başka insanlarla olan ilişkilerinde de sonsuz bir saadetin içindeydi. Yûnus, Allah ile olan ilişkilerinde de sonsuz bir saadetin içindeydi. Bu kademe, onun İslâm olduğu kademedir. Demek ki Yûnus, gizli veya açık şirk işlemiyordu Allahû Tealâ’ya karşı. Yûnus, Allah’a 3 cesediyle birden teslim olmuştu; İslâm’ın birinci ve ikinci fonksiyonları. Yûnus sulh ve sükûna ulaşmıştı; İslâm’ın üçüncü fonksiyonu. Yûnus, İslâm’ın bütün standartlarını yaşamaktaydı.

Bundan sonraki kademeye de geçebildi mi? Evet. Yûnus’un ihlâstan sonra salâha da ulaştığını görüyoruz. Bir seher vakti, Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet edilen Yûnus, bu ihlâsla salâh kademesi arasındaki kapıyı da geçti. O kapı, tövbe kapısıdır ki o kapıda Tövbe-i Nasuh yaptırılır Allahû Tealâ tarafından.

Tövbe-i Nasuh, birtakım insanların “Ben Tövbe-i Nasuh’la tövbe ettim. Artık bu günahı bir daha işlemeyeceğim.” şekliyle tezahür eden bir tövbe değildir. Tövbe-i Nasuh, Allah’ın davet ettiği bir tövbedir ve ihlâstan evvel hiç kimse için gerçekleşmez. Allah’ın bir insanı, mesela Yûnus’u Tövbe-i Nasuh’a davet etmesi, onun nefsindeki bütün afetlerin yok olmasıyla mümkün olmuştur. Eğer öyle olmasaydı, Tövbe-i Nasuh’a davet edilmeyecekti. Çünkü Tövbe-i Nasuh, bir daha bozulması mümkün olmayan bir tövbedir. Böyle bir tövbe ise nefsin bütün afetlerinden insanoğlu kurtulmadıkça gerçekleşmez. Ve bir insanın nefsinin bütün afetlerinden kurtulup kurtulmadığını en iyi bilen, onu Tövbe-i Nasuh’a davet eden Allah’tır.

Öyleyse Tövbe-i Nasuh mu söz konusu, Allah’ın daveti vardır. İşte Yûnus, böyle bir davetle müjdelendi. Böyle bir davetle şerefgâh oldu ve Allahû Tealâ Yûnus’a, irşad kademesine geçtiğini tebliğ etti ve Yûnus’un başının üzerinde o günden sonra, bir nur oluştu. Bu nur, salâh nuruydu ve Yûnus, irşad kademesine tayin edilmişti. Aynı emri alan Taptuk Emre, Yûnus’a, “Artık çerağı atma zamanın geldi, Ey Yûnus” dedi. Ve mürşidini tayin ettiği gece, onun mürşidi olan Taptuk Emre, çerağı ateşledi ve gökyüzüne doğru fırlattı. Normal standartlar içinde yere düşmesi lâzım gelen, yerçekimi kuvvetiyle yere düşmesi lâzım gelen çerağ, yere düşmedi. Ve gökyüzünde gittikçe ufalan bir ışık ufaldı, ufaldı ve gözden kayboldu. Taptuk Emre’nin sözü: “Yûnus, senin nerede irşad kademesine ulaşacağın, nerede irşadı yapacağın, işte bu çerağı bulduğun yerdir.” Bu ifadeyle Yûnus, yollara düştü. Yıllarca çerağı aradı. Ama sonunda o çerağı buldu ve irşad görevini Yûnus, yıllarca yerine getirdi, hayatına devam ettiği sürece.

İşte o Yûnus söylüyor: “Bir gün bir Molla Kasım gelir, seni hesaba çeker.” Ve Yûnus’un bütün şiirlerini, şeriata aykırıdır diye yakan Molla Kasım, bu şiiri gördüğü zaman duruyor ve Yûnus’un geri kalan şiirlerinin yanmayışını, bu şiire bağlıyor. Bu şiir olmasaydı, Yûnus’tan belki eser bile kalmayacaktı zamanımıza.

İşte Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri, bu Yûnus gibi olanların durumunu, Fussilet Suresinin 35. âyet-i kerimesinde 'hazzul azîmin sahipleri' diye ifade ediyor. Yani sonsuz bir haz, hayatının her zerresini hazla yaşayan insanlar. Yetmez, Yûnus Suresi 64. âyet-i kerimesinde: “Onlar, fevz-ül azîmin sahipleridir.” diyor. Yani kâinatta mevcut en büyük ahiret mükâfatı. Nedir o? Adn cenneti.

41/FUSSİLET 35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).

Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.


10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


Bir insan, peygamber olmadığı hâlde peygamberlerle beraber Adn cennetlerine gider mi? Gider. Kur’ân-ı Kerim son derece açık olarak, bu gerçeği söylüyor. Allahû Tealâ Nisâ-69'da buyuruyor ki: “Biz onları (o salihler), peygamberlerle, sıddiklerle ve şehitlerle beraber haşrederiz.”

4/NİSÂ 69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).

Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.


Kim salihlerden olmuşsa başının üzerinde mutlaka salâh nuru vardır. Allahû Tealâ onu irşad kademesine tayin ettiyse o talebe de tayin etmiştir. Unutmayın ki bu insan, en az 3 kademeden beri daimî zikirde olmak mecburiyetinde. Ulûl’elbab olduğu zaman, daimî zikre ulaştığı için ulûl’elbab olmuştur. Sonraki kademe ihlâstır; gene daimî zikirdedir. Sonraki kademe salâhtır; kişi gene daimî zikirdedir. Ve ancak Tövbe-i Nasuh kapısından geçtikten sonra irşada Allahû Tealâ tarafından davet edilir.

Böylece Yûnus’un bir son özelliğinden bahsedelim: Yûnus, aynı zamanda ecrul azîmin de sahibiydi. Onun için Allahû Tealâ’nın sonsuz bir ecri, her zaman onu mutlu kılan bir özellikle Yûnus hayatta olduğu sürece devam etti.

İşte hepinizin Yûnus gibi sonsuz hazzın, sonsuz fevzin ve sonsuz ecrin sahibi olmanızı, Allah’tan dileyerek ve Allah’ın bütün insanlara göstermenizi emrettiği sevgiyi, içinizde, ruhunuzda, kalbiniz titreyerek, duyarak bu sevgiyi yaşamanızı dileyerek Allahû Tealâ’dan bu akşamki konferansımı burada inşaallah tamamlamak, noktalamak istiyorum. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R