}
Aydın Konferansı Bölüm 1 29.08.1995
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 90077


SOHBETİN ADI: AYDIN KONFERANSI BÖLÜM 1

TARİHİ: 29.08.1995

 

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere Allahû Tealâ bir araya getirdi.


Muhakkak ki Allahû Tealâ’nın indinde en çok sevilen mahlûk insandır yani sizlersiniz. Ve Allahû Tealâ sizlerden sadece sizin mutlu olmanızı ister. Şu dünyayı huzur içinde, saadet içinde geçirmenizi ister ve ahirette de mutlaka Allah’ın cennetine girmenizi ister. Hepinizle ayrı ayrı meşgul olur. Hedefi, arzusu hepinizin Allah’ın cennetine girmesidir. İnsanlar da mutluluğu ararlar, herkes mutluluğun arkasındadır, herkes mutlu olmayı diler. Ama şunu görüyoruz ki Allah’ın sizlerden istediği şey sadece sizin mutluluğunuz olmasına rağmen, siz de mutlu olmak dileğindesiniz ve buna rağmen insanların çoğu mutsuz. Neden acaba? Çünkü sizin mutsuz olmanızı isteyen bir varlık var, sizin de düşmanınız, Allah’ın da düşmanı; iblis yani şeytan. Nerden başlıyor macera? Âdem (A.S)’ın yaratılmasıyla başlıyor.


Allahû Tealâ, Âdem (A.S)’ı yaratmış, ona ruhundan üfürmüş ve etrafındaki bütün cinlere ve meleklere buyuruyor ki Allahû Tealâ: “Hepiniz, Âdem (A.S)’ın önünde secde edin. Çünkü ona ruhumdan üfürdüm.” diyor.

7/A'RÂF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).

Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.



Bütün melekler, bütün cinler secde ediyorlar; ama iblis yani şeytan secde etmiyor.


Ve Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Seni huzurumdan kovuyorum. Ve cehennemde sonsuza kadar cezalandıracağım.”

7/A'RÂF-13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).

(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.



İblisin buna karşı olan cevabı: “Ya Rabbi, beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Eğer böyle yaparsan, ben onların Senin yoluna girmelerine mâni olacağım. Kıyâmet günü onların çoğunu Sana şükreder bulmayacaksın.”

Allahû Tealâ diyor ki: “Sen müsaade verilmişlerdensin.”

7/A'RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).

(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).

(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.


Yani iblise, insanları yoldan çıkarma konusundaki gayretleri için müsaade veriyor Allahû Tealâ. Şeytan, bütün insanlar için bir imtihandır. Unutmayın, okullardan diploma alabilmeniz için imtihana girmeniz gerekiyor. O imtihanları başarıyla verdiğiniz takdirde okuldan mezun olursunuz. Öyleyse şeytanın varlığı sizin devamlı bir takım imtihanlara girmenizi sağlar. O, sizi devamlı şerre davet eder, devamlı olarak sizin yanlış şeyler yapmanızı, günah işlemenizi ister ve bunu nefsinizin kalbine devamlı telkinlerde bulunur. Şeytanın bütün gayesi sizi şu dünya hayatında mutsuz ve huzursuz bir insan yapmak, ahiret hayatında ise mutlaka kendisiyle beraber cehenneme götürmek.


Allah’ın talebi mi? O da sizi şu dünyada mutlu kılmak istiyor, ahirette de mutlaka Allah’ın cennetine girmenizi istiyor. Öyleyse sizin taleplerinizle Allah’ın talebi aynı. Ama şeytan bunun tam zıddını istiyor. Bütün insanlar mutlu olmak için bir hedefin arkasındadırlar. Herkes mutlu olmayı diler. Kim olursanız olun, ne kadar sıkıntı içerisinde bulunursanız bulunun, dünyanın en ağır dertleri omuzlarınızın üzerinde olsun, bütün sıkıntılar gelip sizi bulsun, gene de siz mutlu olmaya namzet bir insansınız. Hangi şartların içinde olursanız olun, mutlu olmak mümkündür, saadete ulaşmak mümkündür, dünya saadetini yaşamak da ahiret saadetine ulaşmak da mümkündür. Mutlaka sizin için de mutluluk, saadet mevcuttur. Yeter ki O’na ulaşmayı dileyin. Kim böyle bir dileğin sahibiyse o kişi için Allah’ın tekniğini öğrendiği ve tatbik ettiği takdirde mutluluk kesin olarak mümkündür. Herkesin erişebileceği bir yerdedir. Unutmayın, eğer insanlar mutsuzsa kendilerindeki hedefsizlikten dolayı, kendilerindeki eksiklikten dolayı, kendi hataları sebebiyle insanlar mutsuzdurlar ve huzursuzdurlar. Allah, hepinizin mutlaka saadete ulaşmasını istiyor. Bu saadeti iki bölümde inceliyor Kur’ân-ı Kerim’de:

Birincisi: Cennet saadeti.
İkincisi: Dünya saadeti.

Hepinizin cennet saadetine ulaşmanızı temin etmek üzere, Allahû Tealâ ezelde hepinizden bütün insanlardan üç tane yemin almış; nefsinizden yemin almış, ruhunuzdan misak almış, fizik vücudunuzdan ahd almış. Nasıl almış? Nasıl aldığını, A’râf Suresinin 172. âyet-i kerimesi söylüyor, Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

 

“Biz, ezelde bütün Âdemoğullarını huzurumuzda topladık. Hepsinin sırtlarından onların zürriyetini çıkartarak ve onların hepsine birden dedik ki: ‘e lestu birabbikum: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?’ kâlû: Dediler ki. belâ: Evet.”

Bütün insanlar, hepimiz Allahû Tealâ’ya demişiz ki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.”

 

İşte elest bezminde yani o zaman, zamandan evvel ne olmuş diye eğer âlimlere sorarsanız, derler ki size: “Allah hepinize dedi ki: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Siz de cevap verdiniz: “Evet.” “Peki, bitti mi?” diye soruyorsunuz? Cevap alıyorsunuz: “Evet, burda her şey bitiyor.” Hayır bitmiyor, Kur’ân-ı Kerim burda bitmediğini söylüyor.

Allahû Tealâ diyor ki: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre, hepinizden yemin istiyorum ey nefsler; tezkiye olacağınıza dair.” Yani: “Nefsinizin o baştan aşağı karanlıklarla oluşan dünyasına, Allah’ın nurlarını davet edip o nurların, nefsinizin kalbinde karanlıklarına hakîm duruma getireceğinize dair sizlerden yemin istiyorum,” diyor, “ey nefsler!”

“Sizlerden misak istiyorum, ey ruhlar! Siz fizik vücudunuz ölmeden evvel Allah’a dönmek üzere (Bana dönmek üzere) Bana misak verin.”

Ve ruhlarımıza seslenen Allahû Tealâ, en son fizik vücudumuza sesleniyor, diyor ki: “Ey fizik vücutlar (vechler, Kur’ân-ı Kerim tabiriyle vech), hepinizden ahd istiyorum; şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair.”


Ve Allahû Tealâ bu yemini, misaki, ahdi bizden istedikten sonra soruyor, Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesi: 

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

 

“Sözlerimi işittiniz mi?”


Cevap veriyoruz: “semi’nâ: İşittik.”


Allahû Tealâ’da buyuruyor: “Öyleyse itaat edin.”

 

Yemin veriyor Allah’a nefslerimiz, misak veriyor Allah’a ruhlarımız ve ahd veriyor fizik vücutlarımız.

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “İtaat ettiniz mi?” Cevap veriyoruz: “ata’nâ: İtaat ettik.”

 

Allahû Tealâ’da diyor ki: “Hepinizi Bana verdiğiniz bu yeminlerle, misaklerle, ahdlerle taahhüt altına soktum. Hepiniz, Bana verdiğiniz bu yeminleri yerine getirmekle mükellefsiniz. İşte böylece Allahû Tealâ’nın yeminlerimizi, misaklerimizi ve ahdlerimizi üzerimize farz kıldığını görüyoruz. Neden? Neden Allahû Tealâ ezelde bizden bu üç tane yemini almış? Cevabı son derece açık geliyor, Kur’ân-ı Kerim’de. Fecr Suresinin 27, 28, 29, 30; dört âyet-i kerimesi, Allah’ın bir müjdesi bu.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

 

“Kim nefsini tezkiye ederse (temizlerse, arıtırsa), ruhunu Bana ulaştırırsa ölmeden evvel, fizik vücudunu Bana kul ederse o kişinin mekânı cennettir.” diyor.

İşte Allahû Tealâ’nın ifadesi: “yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî: Ey mutmain olan nefs (doyuma ulaşan nefs)! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.”

Yani: “Ey nefs! Bana ezelde verdiğin yemini yerine getir.” diyor Allahû Tealâ.

 

Ruhumuza sesleniyor: “irciî ilâ rabbiki: Ey ruh! Rabbine geri dön (geri dönerek Rabbine ulaş; Bana ezelde verdiğin misaki gerçekleştir).”

 

Fizik vücudumuza sesleniyor Allahû Tealâ: “fedhulî fî ibâdî.”

“O zaman…” Ne zaman? “Nefslerinizi tezkiye ettiğiniz zaman, ruhlarınızı da Bana ulaştırdığınız zaman, o zaman kullarımın arasına girin.”

 

Ve 30. âyet-i kerime: “vedhulî cennetî: Ve cennetime gir.”

 

İşte biz insanlardan her kim, nefsinin Allah’a verdiği yemini gerçekleştirirse, ruhunun Allah’a verdiği misaki gerçekleştirirse, fizik vücudunun Allah’a verdiği ahdi gerçekleştirirse o kişinin mekânı cennettir. Öyleyse Allahû Tealâ kâinatta en çok sevdiği mahlûktan, bu üç tane yemini niçin istemiş? Onu üzerine farz kılıp mutlaka yerine getirmesini temin ederek cennetine alabilmesi için. Diyoruz ki: “Allahû Tealâ şu dünyada kâinatta en çok sizleri seviyor.” İnsansınız siz. Nerden biliyoruz? Çünkü Bakara Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).

O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).

                                                   

“huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan: O Yüce Allah’tır ki; arzda (dünyada) yarattığı her şeyi sizin için yarattı ey insanlar!” diyor.
 

Yani şu dünyada 7 kat atmosfer, Van Allen kuşakları, kuzey-güney kutuplar, karalar, denizler, bitkiler, enerji herşey sizin için yaratılmış. Ama bu dünya, bu kâinatta bir toz zerresi. Acaba bütün bir kâinat niçin yaratılmış? Gene sizin için. İşte Câsiye Suresinin 13. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

 

 “ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu: O Yüce Allah’tır ki, bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığı her şeyi katından sizlerin emrine musahhar kıldı (hasretti; sihretti).” diyor.

 

Bütün kâinat, bütün gökleriyle bütün yerleriyle sizler için yaratılmış ve sizlerin emrine sunulmuş. Öyleyse Allahû Tealâ, insandan başka yarattığı her şeyi insan için yarattığını söylüyor, sizler için yarattığını söylüyor. Görülüyor ki Allah’ın Katında en değerli mahlûklar sizlersiniz. İşte bu en değerli mahlûkundan Allahû Tealâ söylediğim yeminleri, misakleri ve ahdleri almış. Bunlar son derece açık bir şekilde yer alıyor Kur’ân-ı Kerim’de. İşte yemininiz Muddessir Suresi 38, 39, 40; üç âyet-i kerimede dizayn edilmiş. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

 

“kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun, illâ ashâbel yemîn(yemîni), fî cennâtin: Bütün nefsler rehinedirler cehennemde; iktisap ettikleri derecelerin karşılığı olarak. Ama yemin sahipleri (Allah’a verdikleri yeminlerini yerine getiren nefsler), onlar cennette olacaklardır.” diyor Allahû Tealâ.

 

Öyleyse bütün insanların Allah’a verdikleri yemini yerine getirmeleri söz konusu. Ve bu yemin, bütün insanlar için onları cennet saadetine alabilecek olan bir özellik taşıyor.

Zannediyorum ezan okunuyor. Biliyorsunuz, bugün günlerden Perşembe. Hepimiz inşaallah sünnet-i seniyyenin tatbikatı olarak oruçluyuz. Öyleyse şimdi namazlarımızı kılacağız önce. Bizim yokluğumuzda yemekler yerlerine ulaştırılacak ve dönüp iftarımızı inşaallah açacağız.
Bunu sağlamak üzere el fâtiha meassalâvât.

 

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere bir araya getirdi. Dünyanın neresinde olursanız olun, hangi ağır şartların altında bulunursanız bulunun, isterseniz kendinizi şu dünyadaki en bahtsız, en talihsiz, en mutsuz kişisi sayın, kim olursanız olun mutlaka sizin için de mutluluk söz konusudur. Eğer mutlu olmayı diliyorsanız, bunun reçetesi Allah’ta. Ve kim mutlu olmayı dilerse onun mutlu olmaması mümkün değil. Öyleyse insanlar mutsuzsa sadece mutlu olmanın standartlarını bilmedikleri için. Mutlu olabilmek, bunun anahtarı Allah’a ulaşmayı dilemekten geçer. Kim ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerse, Allah da o kişinin ruhunu Kendi Zat’ına ulaştırmayı diler. Ve Allah, o kişinin ruhunu mutlaka Kendi Zat’ına ulaştırır. Kimin ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşmışsa, vuslat şerefine ermişse o kişi mutlak olarak cennet saadetinin sahibi olur.

 

Öyleyse Allahû Tealâ’nın İndi’nde saadete mi ulaşmak istiyorsunuz, başkaları cehenneme giderken siz cennete mi gitmek istiyorsunuz? O zaman Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. İşte hazin olan olay odur ki; zavallı insanlar mutluluklarının anahtarının ne olduğunu bilmiyorlar ve bilmedikleri için de hep mutsuzlar, huzursuzluk içinde yaşamaktalar. Bu cennet saadetinin husülünden sonra sizler için söz konusu olan şey, dünya saadetine ulaşmaktır. Bunun için Allah’ın üç emri var; daimî zikre ulaşmanızı istiyor, irşada ulaşmanızı istiyor ve teslime ulaşmanızı yani Allah’a üç vücudunuzu da teslim etmenizi istiyor Allahû Tealâ. Öyleyse Allah’ın bu mefhumlarına sizleri saadete ulaştırmak üzere, üzerinize farz kıldığı bu hususlara dikkatle bakın ki; hepsini sizin mutluluğunuz için Allahû Tealâ indirmiş Kur’ân-ı Kerim’iyle.


Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey saadettir, mutluluktur. Bu saadet sizin içindir. Ve Allahû Tealâ hepinizi mutlaka saadete ulaştırmayı diliyor. Ne yazık ki insanlar, sizlere şimdi anlatacağımız şeylerin çoğunu bilmiyorlar. Ama Allahû Tealâ, 14 asır evvel bunları Kur’ân-ı Kerim’ine indirmiş. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe yani Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in etrafındaki bütün O’na tâbî olanlar, bu söylediğim; anlattığım şeylerin hepsini yaşamışlar. Yaşadıklarını Kur’ân-ı Kerim’le Allahû Tealâ bizlere, gelecek nesillere ispat ediyor.


Demiştim ki; Allah’a verdiğimiz üç tane yemin var. Bir tanesinin nefs tezkiyesi olduğunu söylemiştim. Ve Muddessir Suresinin 38, 39, 40. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ bunları anlatıyor demiştim. İşte kim yemin sahibiyse, Allah’a verdiği nefsinin yeminini yerine getirmişse o kişinin mekânın cennet olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Ruhumuzun Allah’a verdiği yemine gelince bu yeminin adı; misak.

 

Ra’d Suresinin 20 ve 21. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

 

ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini ifa ederler (yerine getirirler).

ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Misaklerini bozmazlar (nakzetmezler).

vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir.

 

Bunlar ne yaparlar da Allah’a verdikleri misaklerini yerine getirirler? 21. âyet-i kerime onu söylüyor.

 

vellezîne: Ve onlar.

yasılûne: Vasıl ederler (ulaştırırlar).

mâ: Şeyi.

emerallâhu: Allah’ın emrettiği şeyi.

bihî: O’na (Allah’a).

en yûsale: Ulaştırmayı.

 

“Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırmayı emrettiği (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.”

 

Demek ki ruhumuzun Allah’a verdiği misak, ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır. İşte ruhumuzun Allah’a ulaşması üzerimize tam 9 defa farz kılınmış Allahû Tealâ tarafından. Niçin farz kılınmış? Bütün insanlar bunu gerçekleştirsinler de Allah’ın cennetine mutlaka ulaştırsınlar kendilerini diye. Öyleyse muhtevaya dikkatle bakalım ve Allah’ın söylediği bu hedefi, vuslatı, ruhunuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını Allahû Tealâ’nın hangi âyetlerde farz kıldığına bakalım:

 

1. farz; onu söylemiştim, Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinden geliyor.

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

 

2. farz; En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


ve bi ahdillâhi evfû:
Allah ile olan ahdlerinizi (Allah’a verdiğiniz yeminlerin hepsini) ifa edin (yerine getirin).


Üç yeminimiz birden Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesiyle ve bu âyet-i kerimeyle iki defa üzerimize farz kılınmış. Nefsimizin tezkiyesi, temizlenmesi, arınması bir defa daha farz kılınıyor; Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesiyle. Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

 

yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar! Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur.

 

Yani bütün insanlar, nefslerini tezkiye etmek mecburiyetindeler. Fizik vücudunuzun Allah’a kul olması da üçüncü defa farz kılınmış Allahû Tealâ tarafından, Bakara Suresinin 21. âyet-i kerimesiyle. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:


2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum: Ey insanlar! Sizi yaratan Allah’a kul olun (şeytana kul olmaktan kurtulun ve sizi yaratan Allah’a kul olun).

 

Ruhumuzun Allah’a ulaşmasına gelince, bu nefsimizin tezkiyesi gibi 3 defa değil, fizik vücudumuzun Allah’a kul olması gibi 3 defa değil, tam 9 defa farz kılınmış üzerimize. İşte o 2 tane farzın içerisinde 3 yeminimiz de farz kılındığı için ruhumuzun Allah’a ulaşması da var tabiatıyla. Ve ruhumuzun ölmeden Allah’a ulaşması daha 7 defa üzerimize farz kılınmış. İşte âyetler:

 

1- Zumer Suresi 54. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

 

ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün (ruhunuzu Allah’a ulaştırın). Ve Allah’a teslim olun.

 

Ve 2. âyet-i kerime, Rûm-31:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

 

munîbîne ileyhi: O’na dön (Allah’a dön, ruhunu Allah’a ulaştır).

 

3. âyet-i kerime, Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

 

irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et (Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş).

 

4. âyet-i kerime, Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

 

fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): Öyleyse Allah’a kaç (Allah’a sığın).

 

5. âyet-i kerime, Lokmân-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

 

“vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye) : Kim Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna uy (aynı yolu takip ederek, Sıratı Mustakîm’i takip ederek sen de ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştır).”

 

6. âyet-i kerime, Yûnus-25:

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.

 

vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi): Allah, teslim yurduna (teslim yurdu olan Kendi Zat’ına) davet eder.

ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin): Ve kimi Kendi Zat’ına ulaştıracaksa onu Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.

 

Öyleyse Allah’ın söylediği 7. âyet-i kerimeye bakalım, Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

 

vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah’ın İsmi'yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.

 

Öyleyse 7 defa bu âyetlerle 2 defa da 3 yeminimiz birden, Allahû Tealâ ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını, bütün insanların üzerine tam 9 defa farz kılmış. Öyleyse muradı ne? Gördük, Fecr Suresi- 27, 28, 28, 30. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, nefsini tezkiye edenin (temizleyenin, arıtanın), ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştıranın ve fizik vücudunu Allah’a kul eden kişinin mekânının cennet olduğunu açıkça söylüyor.

Ve diyor ki Allahû Tealâ:

50/KAF-29: Mâ yubeddelul kavlu ledeyye ve mâ ene bi zallâmin lil abîd(abîdi).

“Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”


“Allah’ın katında söz değiştirilmez.”

Yani Allahâ Tealâ neyi vaadetmişse vaadine sadıktır, mutlaka vaadini gerçekleştirir. Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’a verdikleri bu yeminleri, misakleri ve ahdleri gerçekleştirmek. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Allah’a verdikleri bütün yeminleri, misakleri ve ahdleri gerçekleştirmişler. İşte Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor: 

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

 

“O sahâbe var ya, onlar şeytana kul olmaktan kendilerini kurtardılar ve Allah’a döndüler (Allah’a kul oldular). Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün sahâbe, şeytana kul olmaktan kendisini kurtarmış ve Allah’a kul olmayı hepsi başarmışlar. Peki, ruhlarını da Allahû Tealâ’ya ulaştırmışlar mı? Hepsi ulaştırmışlar. İşte bu husus Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde anlatılıyor. Bütün sahâbenin hidayete erdiği yani ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırdıkları açıkça ifade ediliyor Zumer-18’de:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

 

Öyleyse bunlar fizik vücutlarını Allah’a kul ettiklerine göre, ruhlarını da Allahû Tealâ’ya ulaştırdıklarına göre cennet müjdesiyle müjdelenmiş olmalılar. Müjdelenmişler mi? “Evet.” diyor Allahû Tealâ.

 

Ve A’râf Suresinin 157. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, açıkça bütün sahâbenin cennet müjdesiyle müjdelendiğini yani felâha erdiğini söylüyor. Tarif şöyle:

7/A'RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.

 

“Kim,” diyor Allahû Tealâ, “O ümmî, nebî resûle tâbî olmuşsa tâbî olanların hepsi felâha erdiler.” diyor. “Hepsi cennet müjdesiyle müjdelendiler.” diyor.

 

Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin cennet müjdesiyle müjdelendiğini söylüyor.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


Öyleyse onlar sahâbeydi. Bundan 14 asır evvel hepsinin cennet müjdesiyle müjdelendiğini görüyoruz. Ne yapmışlar? Nefslerini tezkiye etmişler, ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar, fizik vücutlarını Allah’a kul etmişler, felâha ermişler. Kimler felâha erer diye bakıyoruz, Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesi açıkça söylüyor:

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

 

“kad efleha men zekkâhâ.” diyor, “Onlar felâha ererler.”

 

Kimler? Nefslerini tezkiye edenler. Bütün sahâbe felâha ermişler. Hepsi nefslerini tezkiye etmişler, temizlemişler, arıtmışlar. Öyleyse bütün sahâbe için söz konusu olan şey nedir? Allah’ın cennet müjdesine ulaşmak. Böyle bir dizaynı bütün sahâbenin gerçekleştirdiğini ve o hedeflere ulaştıklarını, hepsinin ulaştığını görüyoruz. Öyleyse Allahû Tealâ sizden 3 tane yemin almış, bunları üzerinize farz kılmış. “Bunları gerçekleştirirseniz, Ben sizi cennetime alırım.” diyor. Ve bunun kesin, inkâr edilmesi mümkün olmayan delillerini veriyor Kur’ân-ı Kerim’de. Bütün sahâbenin bu hedeflere ulaştığını söylüyor Allahû Tealâ. İşte açık ve kesin bir olguyla karşı karşıyasınız. Bütün sahâbe Allah’a verdikleri yemini, misaki, ahdi gerçekleştirmişler. Hepsi de felâha ermişler, hepsi de cennet müjdesiyle müjdelenmiş.

 

Öyleyse sizler de hanginiz bunları gerçekleştirirseniz, mutlaka Allah’ın cennet saadetine erişirsiniz, mutlaka bu hedefe ulaşırsınız. Öyleyse dünya saadetine ulaşmanız için ne yapmanız lâzım, ona bakalım beraberce. Bir insanın dünya saadetine ulaşması için 3 tane emri yerine getirmesi lâzım.

 

1. emir: Allah ile olan ilişkilerinizde 1. emir, daimî zikre ulaşmanız lâzım.

                                   

Allahâ Tealâ, Nisâ Suresi 103. âyet-i kerimesinde diyor ki:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.

 

“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikret.” diyor.

 

Daimî zikir üzerinize, Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış.

Sonra? Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinizde 2. dünya saadeti farzı irşada ulaşmaktır.

İrşad farz mıdır? Her ne kadar bizim muhterem dîn adamlarımız irşadın farz olmadığını söylüyorlarsa da Kur’ân-ı Kerim, açık ve kesin bir şekilde irşadı farz kılmıştır. Yani herkes mürşidine ulaşmak ve irşada ulaşmak mecburiyetindedir.

 

Öyleyse ne söylüyor Kur’ân-ı Kerim? Bakara Suresi 186. âyet-i kerime:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).



“ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne): Beni davet ettikleri zaman, dua edenin davetine icabet ederim. Ama onlar da Benim davetine icabet etsinler. Mü’min olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.” diyor Allahû Tealâ.

 

Bütün insanların üzerine irşada ulaşmayı farz kılıyor.

 

Allah’ın 3. emri. Teslim. Zumer-54’de diyor ki:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.



“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün (ruhunuzu Allah’a ulaştırın ve Allah’a teslim olun).” diyor Zumer-54.

 

Âli İmrân Suresinin 102. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!

 

“Ey insanlar! Öyle bir takva ile takva sahibi olun ki bu tam bir takva olsun.”

Arkasından da diyor ki: “Ey insanlar! Siz ölmeyin, önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

 

İşte hepiniz için Allahû Tealâ’nın bu söylediğine dikkatle bakın: “Önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

Teslim, hepinizin üzerine farz. İşte üç dünya saadeti emri size. Gene bundan 14 asır evvele gidiyoruz, 14 asır evvel acaba sahâbe daimî zikrin sahibi oldular mı, irşada ulaştılar mı ve Allah’a teslim oldular mı? Üçü de gerçekleşmiş. Dünya saadetinin üç faktörü, üç emri bütün sahâbe tarafından gerçekleştirilmiş.

 

1- Bütün sahâbe daimî zikrin sahibiydi. Öyle mi? Kesinlikle.

İşte Zumer Suresi 18. âyet-i kerime:

Allahû Tealâ, sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor.

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

 

Ulûl; sahipleri demek, elbab da “lübb’ler” demek. Lübb ise Allah’ın sır hazineleri, Allah’ın maddenin arkasındaki sırları demek. Kimdir ulûl’elbab? Lübb’lerin yani Allah’ın sırlarının sahipleri. Vasıf açısından böyle. Amel açısından kimdir? Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyet-i kerimeleri onu söylüyor: “O ulûl’elbab kullarım var ya,  onların hepsi ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikrederler.”


3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


Bütün sahâbe, ulûl’elbab olduğuna göre hepsi ama hepsi daimî zikrin sahibi olmuşlar.

Zikir nedir? “Allah” kelimesini birbirinin ardından ya içinizdeki sesle veya haricen sesle “Allah, Allah, Allah, Allah,” diye Allah’ın İsmi’ni tekrar edeceksiniz. “Allah” kelimesi bir şifredir. Sadece bu kelimedeki, “Allah” kelimesindeki harflerin, “Allah” kelimesini oluşturacak şekilde dizelenmesi, her birinin ayrı titreşim sayısının bu dizayn içinde ardarda gelmesi sebebiyle bir şifre oluşturur. Bu şifre kim olursanız olun, hatta cansız varlıklar olsanız bile Allah’ın İsmi’ni tekrar ettiğiniz anda Allah’ın katından mutlaka size rahmet ve fazl isminde iki tane nur ulaşır. Allah’ın indinden size iki tane nur ulaşması söz konusu. Ne zaman söz konusu? Ne zaman “Allah, Allah, Allah, Allah” diye Allah’ın İsmi’ni birbirinin ardından tekrar ederseniz, ister sesle tekrar edin ister içinizdeki sesle sessiz olarak tekrar edin; ama bu kelimeyi tekrar ederseniz mutlaka bu şifre oluşur ve Allah’ın katından sizlere rahmet, fazl isminde iki tane nur mutlaka ulaşır. Eğer mürşidinize ulaşmışsanız, o zaman iki tane nur değil, bir 2 tane daha nur sizlere ulaşır; rahmetle fazlın yanı başında rahmetle salâvât. Ve böylece nefsinizin kalbinde nefs tezkiyesi diye bir aydınlanma, nurlanma olayı başlar.

Kusura bakmıyorsunuz değil mi? Ben biraz nezleyle grip olmuşum. Bu itibarla ara sıra burnumu temizlersem hiç kusura bakmayacaksınız. Sizlere de inşaallah ayıp olmayacak, yaptığım şey. Allah hepinizden razı olsun.

 

Öyleyse demek ki zikir, farz mı bu zikir? Evet farz.

 

İşte Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.



“vezkurisme rabbike.” diyor Allahû Tealâ.  “Allah’ın İsmi’yle zikret.” diyor Allahû Tealâ.

 

İşte Allahû Tealâ bu âyet-i kerimeyle zikri farz kılmış. Onunla yetinmiş mi? Hayır yetinmemiş. Daimî zikri de farz kılmış.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.



“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.” diyor Allahû Tealâ.

 

Bir insan üç halde bulunabilir; ayaktadır, oturuyor veya yatıyor. Hangi halde olursa olsun insanlar, her üç halde de daimî bir zikrin farzına tâbî olmak mecburiyetindeler. Daimî zikir bütün insanların üzerine Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış. İşte bundan 14 asır evvel bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlar. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde sahâbenin ulûl’elbab olduğu, Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyet-i kerimelerinde ise Allahû Tealâ diyor ki: “O ulûl’elbab kullarım var ya, onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.”  


Peki, irşad da farzdı. Acaba daimî zikre ulaşan sahâbe irşada da ulaştılar mı, irşad emrine de itaat ettiler mi? Evet, irşada da ulaştılar hepsi.


İşte Allahû Tealâ, Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.

 

“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl'ü var. O, sizlerin taleplerinize uygun hareket etseydi, bundan çok zarar görürdünüz. Hatta lânet üzerinize olurdu. Ama Allah, size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.” diyor.

 

Bütün sahâbe hepsi irşada ulaşmışlar. Allahû Tealâ’nın üçüncü dünya saadeti emri: Teslim. Acaba bütün sahâbe Allah’a teslim oldular mı? Evet, Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerimesi, açık ve kesin bir biçimde bütün sahâbenin Allah’a teslim olduğunu söylüyor. Âyet-i kerime şöyle, diyor ki Allahû Tealâ:

 

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

 

“Habîbim, o kitap sahiplerine ve ümmîlere de ki: Ben ve bana tâbi olanlar, biz hepimiz kendimizi Allah'a teslim ettik.”

Bütün sahâbe Allah’a teslim olmuşlar. İşte Allah’a teslim olan sahâbe. Öyleyse Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinize dikkatle bakın! Bu ilişkileri bir belli muhteva içinde gerçekleştireceksiniz. Bundan 14 asır evvel onların hepsi gerçekleştirmişler. Dünya saadetinin sahibi olmuşlar mı? Evet olmuşlar. Allahû Tealâ, Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin fevz-ül azîm’e ulaştığını söylüyor.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

 

Öyleyse bütün insanlar için cennet saadeti ve dünya saadetinin yolu, Allahû Tealâ’nın her iki konudaki üç emriyle açılmış. Cennet saadeti için üç emri yerine getirmeniz lâzım; nefsinizin yeminini, ruhunuzun misakini, fizik vücudunuzun ahdini. Dünya saadeti için ise daimî zikri, irşadı ve teslimi. Ne gördük? Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, dünya saadetinin bütün farzlarını uygulamışlar; dünya saadetinin sahibi olmuşlar. Cennet saadetinin bütün farzlarını uygulamışlar; cennet saadetinin de sahibi olmuşlar. Allahû Tealâ, 21 senede indirdiği Kur’ân-ı Kerim’iyle bütün insanların Allahû Tealâ’nın indinde bir hedefe ulaştıklarını söylüyor. Hepsi cennet saadetinin de dünya saadetinin de sahibi olmuşlar. Bu yol bütün insanlara açıktır, hepiniz bu iki cihan saadetine ulaşmak yetkisiyle yaratıldınız. Kim olursanız olun, nerede yaşıyorsanız yaşayın bu hedeflere ulaşmak imkânının hepiniz ama hepiniz sahibisiniz.

Eğer, “Ben mutsuzum.” diyorsanız, sözlerimi dikkatle dinleyin. Mutlaka mutlu olabilirsiniz, kesin. İşte bunun için ne yapmanız lâzım, nasıl yapmanız lâzım? Şimdi oraya geliyorum. Neyi nasıl yapacaksınız? Bu dizayn tam 28 basamak sürer. 28 basamakta sıfırdan Allah’ın en üst seviye evliyası olacak bir hedefe ulaşırsınız. Bütün insanlara bütün kapılar açıktır. Çünkü hepiniz, o en çok üzüldüğünü zanneden; en çok sıkıldığını zanneden; sonsuz bir mutsuzluğun içinde bocaladığını zanneden o kardeşimiz de dâhil, hepiniz cennet saadetinin de dünya saadetinin de mutlak sahibi olmaya namzetsiniz. Muhtevanızda bu var. Allah, sizi yaratırken bu yetkiyle yarattı. İşte ben anlatacağım, siz dinleyeceksiniz ve beraberce ne yapılacak, nasıl yapılacak göreceğiz şimdi, 28 tane basamak.

28 tane basamak, Kur’ân-ı Kerim’de Vel Asr Suresinde anlatılıyor. Allahû Tealâ buyuruyor:

 

103/ASR-1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

 

“vel asri: Asra yemin ederim.” diyor.


“innel insâne le fî husr(husrin).”

 “
İnsanlar muhakkak ki,” diyor, “hüsrandadırlar.” diyor.

 

Ne demek hüsranda olmak? Cehenneme girmek demek. İşte Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Biz, kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Ve kimin günahları ağır gelirse onları cehenneme alırız, ebediyyen cehennemde kalacaklardır.” diyor.

 

Kim onlar? Cevap veriyor Allahû Tealâ, “Kim onlar?” sualinin cevabını veriyor: “Onlar, hüsranda olanlardır.” diyor. Vel Asr Suresi de böyle başlıyor.

 

vel asri: Asra (zamana) yemin ederim.

innel insâne le fî husr(husrin): İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar.

 

“Herkes normal şartlarda, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen herkes gideceği yer cehennemdir.” diyor. Ondan sonra devam ediyor:

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.

 

illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç (ilk 7 basamak).

ve amilûs sâlihâti: Nefsi ıslâh edici ameller işleyenler de hariç (ikinci 7 basamak).

ve tevâsav bil hakkı: Hakk’ı tavsiye edenler, ruhlarını Hakk’a ulaştırarak Hakk’ı tavsiye edenler de hariç  (üçüncü 7 basamak).

ve tevâsav bis sabrı: Nefslerindeki bütün afetleri yok ederek, sabırsızlık afetiyle birlikte ruhlarının bütün hasletlerini nefslerinde olgunlaştıranlar, sabır hasleti de dâhil.

Onlara: “Sabrın sahipleri.” diyor Allahû Tealâ.

 

İşte böylece bütün insanlar için söz konusu olan şey, açık ve kesin bir hüviyet kazanıyor. Bütün insanlar, bu 4 tane 7 basamağı aşabilecek olan fıtratla yaratılmışlardır. Ve bu sonuca gidebilecek olan bütün özelliklerin hepiniz sahibisiniz.

Öyleyse basamaklardan bahsedelim:

 

1. basamak: Olayları yaşıyorsunuz. Olayları genellikle yanlış yorumluyorsunuz. Size göre olaylar, sevilmek veya üzülmeyi gerektiriyor. Sevinirseniz hayır zannediyorsunuz, üzülürseniz şerr zannediyorsunuz. Allahû Tealâ böyle olmadığını, şöyle olduğunu söylüyor:

“Hayır; sizi derecat kazandıran bütün olaylardır. Şerr; size derecat kaybettiren bütün olaylardır.”

1. basamak: Herkes etrafında bir takım olayların vücuda geldiğini görür, olayları yaşar. Önemli olan bundan sonrası.

Olayları değerlendireceksiniz. Etrafınızda vücut bulan olayları değerlendireceksiniz. Mesela bu akşam buradasınız, bu bir tesadüf değildir. Buraya gelmeyi kendi iradenizle dilediğiniz için geldiniz ve kurtuluşun ne olduğunu burada öğreniyorsunuz. Tatbik ederseniz mutlaka saadete ulaşırsınız. Öyleyse olayları değerlendiğiniz zaman, bir talebin sahibi olmak üzere değerlendireceksiniz, bir istek doğacak içinizde. Ne isteği? Ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak konusunda bir istek doğacak içinizde. İşte o isteğinizin sahibi kılmak istiyor Allahû Tealâ, hepinizi. Öyleyse 2. basamakta Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz. Eğer bu muhakeme sizi Allah’a ulaşmayı dilemeyi götürürse 3. basamağa mutlaka ulaşırsınız.

 

1. basamakta olaylar yaşanır.

2. basamakta değerlendirilir, mukayese edilir, muhakeme edilir ve bir hükme varılır.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse bu olayların muhakemesi sonucunda, işte o kişi Allah’a ulaşmayı dilediği için 3. basamağa ulaşır.


Öyleyse Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemek! Var mı böyle insanlar? Evet, var. Ra’d Suresi 22. âyet-i kerime:

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

 

vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir.

 

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde: “Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir.” diyor Allahû Tealâ. Demek ki Allah’a ulaşmayı dileyenler var Kur’ân-ı Kerim’de. Öyleyse Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler var mı? Evet, var.

İşte En’âm Suresi 125. âyet-i kerime:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

 

fe men yuridillâhu en yehdiyehu: Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı (hidayete erdirmeyi) dilerse.

 

Demek ki Allah’ın hidayete erdirmeyi dilediği, Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilediği insanlar var. Peki, Allahû Tealâ Kendisine ulaştırır mı bu insanların ruhlarını? Ulaştırır.

İşte Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

 

men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi): Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer.

 

Ne zaman erermiş? Allah, o kişinin ruhunu Kendi Zat’ına (Allah’a) ulaştırdığı zaman kişi hidayete erer. Türkçede bir tabir kullanıyoruz; ermiş. Bunun Arapçası evliya. Evliya kelimesinin Türkçe karşılığı; ermiş. Nereye ermiş? Allah’a ermiş. Ruhunu ölmeden evvel Allah’a doğru yola çıkarmış; seyr-i sülûk adlı bir yolculukla o kişinin ruhu 7 gök katını aşmış, Sidretül Münteha’yı aşmış, yokluğa ulaşmış, yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşmış. Allah’ın Zat’ı (Vech’i) o kişinin ruhuna meab olmuş (sığınak olmuş). İşte Allah’ın Zat’ı kimin ruhuna meab olursa (sığınak olursa), o kişi o zaman hidayete erer.

Öyleyse 3 safhadan bahsediyoruz:

1. safha: Kişi Allah’a ulaşmayı dileyecek.

2. safha: Allah da onu Kendisine ulaştırmayı dileyecek.

3. safha: Allah onu mutlaka Kendi Zat’ına ulaştıracak.

 

Hepiniz bu 3 safhayı yerine getirmekle mükellefsiniz. Ve bunun için, bu hedefe ulaşmak için sadece bir tek şey yapacaksınız: Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, o kadar. Geri kalanı Allah’ın yardımıyla gerçekleştirilecek. Size düşen Allah’a ulaşmayı dilemek. Allah’a düşen, sizi Kendine ulaştırmayı dilemek ve mutlaka ulaştırmak. Öyleyse Allah Kendisine ulaştırmayı ne zaman diler bir insanın ruhunu? O kişi Allah’a ulaştırmayı dilerse. Dilerse mutlaka bunu gerçekleştirir mi? Kesin. İşte Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ulaşmayı dileyen kişiler, “âmenû” olanlar olarak adlandırılıyor. Allahû Tealâ diyor ki:

“Kim âmenû olursa (Bana ulaşmayı dilerse), Ben onu mutlaka Bana (Kendi Zat’ıma) ulaştırırım.” diyor. Yapıyor mu? İşte Hûd Suresi 29. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

 

“Hz. Nuh kavmine dedi ki: Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları yanımdan kovamam. Çünkü onların hepsi mutlaka Allah’a mülâki olacaklardır (o âmenû olanların hepsi ruhlarını ölmeden evvel Allah’a mutlaka ulaştıracaklardır).”


Kimdir âmenû olanlar? Allah’a ulaşmayı dileyenler. Öyleyse kim âmenû olursa (Allah’a ulaşmayı dilerse), o kişi mutlaka ruhunu Allah’a ölmeden evvel ulaştırıyor. Öyleyse Allahû Tealâ bir söz vermiş; söz açık ve kesin. Âmenû olduğunuz anda; Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda ruhunuz mutlaka Allah’a ulaştırılmak üzere artık sıraya girer ve mutlaka Allah’ın Zat’ına ulaşır. Öyleyse 3. basamakta siz, Allah’a ulaşmayı dileyen birisiniz. Ne olur? Allah da sizi Kendisine ulaştırmayı diler. Dilerse ne olur? Dilerse bakınız neler oluyor? 3. basamakta siz Allah’ı diliyorsunuz ve Allah da hemen ardından sizi Kendisine ulaştırmayı diliyor. Dilerse ne olur? Neler olduğunu beraberce görelim. Allah, derhal üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli eder, 4. basamağa ulaşırsınız.

 

Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Hz. Yûsuf diyor ki: “Ya Rabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem (temize çıkartamam); çünkü nefsim bana şerri emrediyor (Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlememi emrediyor).” diyor.

 

İşte Allahû Tealâ ne yapar? Onu Hz. Yusuf şöyle anlatıyor: “Ama Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli etttiği nefsler hariç.” diyor.


İşte Allahû Tealâ, siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman, O da sizi Kendisine ulaştırmayı diliyor, ilk hediyesini gönderiyor. Rahîm esmasıyla üzerinizde; rahmet gönderen, etkili bir rahmet gönderen esmasıyla üzerinizde tecellisine başlıyor. Ne olur? Bu rahmet gönderme işlemiyle Allahû Tealâ 3 tane safha atlatıyor size.


1. safhada; irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture gibi perdeyi alıyor Allahû Tealâ.
2. safhada; kulaklarınızda bulunan vakra isminde bir engeli alıyor.

3. safhada; kalplerinizde bulunan, nefslerinizin kalbinde bulunan ekinnet isimli bir engeli alıyor, yerine ihbat koyuyor.

Ne demek istiyoruz? Ne demek istediğimizi İsrâ Suresinin 45. ve 46. âyetleri anlatıyor, diyor ki Allahû Tealâ:


17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

 

“Habîbim! Sen onlara Allah’ın İsmi’ni tek tek zikrederek, Kur’ân-ı Kerim’i okuduğun zaman (Kur’ân-ı Kerim’deki esasları anlattığın zaman), o münafıklarla senin aranda hicab-ı mesture adlı bir perde vardır. O perdeyi orada tutarız.” diyor.


Bütün insanların; hayatta şu anda olan bütün insanların, hepinizin mutlaka bir mürşidi vardır. İşte o mürşidle sizin aranızda siz Allah’a ulaşmayı dilemedikçe bir perde vardır; gizli bir perde. Hicab; perde demek, mesture de örtülü demek, gizli demek. Bu gizli perde, siz Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Allahû Tealâ tarafından alınmıyor. Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz, o zaman Allah bu gizli perdeyi sizden alıyor.

 

3. basamakta; Allah’a ulaşmayı dilediniz.

4. basamakta; Allah Rahîm esmasıyla tecelli etti, ilk tesirini gösterdi.

5. basamak; irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture adlı gizli perde alındı.


Bu gizli perdenin muhtevası ne? İrşad makamından nefret edersiniz, onu sevemezsiniz aranızda hicab-ı mesture varsa.

2. safha: Allah, kulaklarınızda bulunan vakra isimli bir engeli oradan alır. Alırsa ne olur? Kulağınız o güne kadar duyuyordu ama siz işitemiyordunuz irşada müteallik hususları. O günden itibaren irşada müteallik, irşadla alâkalı olan bütün hususları da işitmeye başlarsınız. Dikkat edin: Duymak kulağın vazifesidir, kulak duyar ama işitmez kulak. Kulak sadece duyar, işiten zihninizdir. Kulağınıza ulaşan kelimelerin mânâsına vardığınız anda mânâsını algıladığınız anda işittiniz. Ama henüz idrak edemediniz. İdrak edebilmek için onu kalbinize indirmek mecburiyetindesiniz. Nefsinizin kalbinde o idrak seviyesine mutlaka ulaşacaksınız, eğer Allahû Tealâ kalbinizdeki engeli, ekinneti alırsa. Bütün insanların kalplerinde nefslerinin kalplerinde idraki engelleyen, fıkıh etmeyi engelleyen bir engel var, bu engelin adı ekinnet. İşte Allahû Tealâ, 5. basamakta irşad makamıyla aranızdaki hicab-ı mestureyi alıyor.

6. basamakta; kulağınızdaki vakrayı alıyor, işitmeye başlıyorsunuz.

7. basamakta; kalbinizdeki ekinneti alıyor, yerine ihbat koyuyor ve Kur’ân-ı Kerim tabiriyle âmenû oluyorsunuz.


Siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda, Allah bundan anında haberdar olur. Ve haberdar olduğu anda Rahîm esmasıyla tecelli eder. Birkaç saniye içinde irşad makamıyla aranızdaki hicab-ı mesture alınmıştır, kulaklarınızdaki vakra alınmıştır, kalbinizdeki ekinnet alınmıştır. Sözüme dikkat edin, birkaç saniye içinde. Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse 3. basamaktadır. Ama aynı zamanda, birkaç saniye içinde 7. basamağa Allah onu derhal ulaştırır. 


Şimdi İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetlerine beraberce bakalım:

 

“Habîbim,” diyor Allahû Tealâ, “Sen Allah’ın İsmi’ni tek tek zikrederek o sahâbeye Kur’ân-ı Kerim’i okuduğun zaman, onların arasında münafıklar da vardır. O münafıklarla senin aranda hicab-ı mesture adlı bir perde vardır.” diyor Allahû Tealâ. “O perdeyi orda bırakırız.” diyor. “Sana karşı muhabbet beslemezler. Senden nefret ederler.” diyor.


Devam ediyor Allahû Tealâ: “Onların kulaklarında vakra vardır; seni duyarlar ama işitemezler. Onların kalplerinde ekinnet vardır; seni idrak edemezler (fıkıh edemezler). Ve sen sözlerini bitirdiğin zaman, onlar nefretle arkalarını dönüp oradan uzaklaşırlar.” diyor Allahû Tealâ.

 

İşte bu üç tane faktöre dikkat edin: Kimin kulağında vakra varsa,  kimin irşad makamıyla arasında hicab-ı mesture varsa (gizli perde), kimin kalbinde ekinnet varsa onlar cennete giremezler. Âmenû olamazlar, cennete de giremezler. Kulağında vakra, kalbinde ekinnet, arada da hicab-ı mesture bulunan herkesin gireceği yer cehennemdir. Mutlaka oraya girerler ve bir daha çıkmaları da mümkün değildir.

İşte Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyet-i kerimeleri:

67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.



“Kıyâmet günü cehenneme girecek olanlar (cehennemde kalacak olanlar), cehennemin kapılarında toplanırlar, içeriye girerler ve onlara cehennem bekçileri derler ki: Size yaşadığınız devirde sizden olan Allah’ın nezirleri gelip de (Allah’ın resûlleri gelip de) size cehenneme gideceksiniz, kendinizi toplayın, mutluluğa ulaşmak istiyorsanız Allah’a ulaşmayı dileyin demediler mi? Onlar da derler ki: Dediler. Ama biz, onların sözlerini işitmedik ve idrak etmedik. Kulaklarımızdaki vakra vardı, kalbimizde ekinnet vardı. Eğer biz, onların söylediklerini işitebilmiş olsaydık, kulağımızdaki vakra alınmış olsaydı, idrak edebilmiş olsaydık, kalbimizdeki ekinnet alınmış olsaydı, burada cehennemde mi olurduk?” diyorlar.

 

Ve dikkat edin: Kulağınızdaki vakranın, kalbinizdeki ekinnetin alınması bir tek talebinize bağlıdır. Siz Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, Allah da sizi Kendisine ulaştırmayı dileyecek. Hemen ardından birkaç saniye içinde hem hicab-ı mestureyi alacak hem kulağınızdaki vakrayı hem kalbinizdeki ekinneti. Aldığı andan itibaren ölseniz de artık gideceğiniz yer Allah’ın cennetidir. Çünkü kulaklarınızda vakra yok, kalbinizde ekinnet yok, hicab-ı mesture de artık yok. İşte Vel Asr Suresi, kim de bu etkinlikler olmuşsa onların gideceği yerin cennet olduğunu söylüyor. Bakalım, ne diyor Allahû Tealâ?

 

vel asri: Asra yemin ederim.

innel insâne le fî husr(husrin): İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar (gidecekleri yer cehennemdir).

 

Arkasından da ne diyor?  “illâllezîne âmenû.”

illâ: Hariç.

ellezîne: Onlar ki.

âmenû: Âmenû olmuşlardır (Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir).

 

“Kim Allah’a ulaşmayı diliyorsa onlar cehenneme gitmezler. Onlar hariç, onlar cehenneme gitmezler.” diyor Allahû Tealâ.

 

Bundan sonra ne olur, ona bakalım. 8. basamakta Allah, kalbinizin içine hidayet koyuyor.

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

 

“ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh: Kim Allah’a âmenû olursa onun kalbine hidayet ulaştırılır.” diyor.

 

Ne olur? Niçin? Kalbinizde iki tane kapı var:

Birincisi: Nefsinizin kalbinden bahsediyorum, birisi şeytanın karanlıklarını nefsinizin kalbine ulaştıran zulmet kapısı.
İkincisi: Allah’ın nurlarını nefsinizin kalbine ulaştıran, yukarıdan aşağıya inen nurların o kapıdan girdiği rahmet kapısı.

İşte iki kapı kalbinizde var ve her ikisi de başlangıçta şeytana dönük. Hâlbuki Allah’ın nurları yukardan aşağıya inzal ediliyor, Zumer Suresi 23. âyet-i kerimesine göre.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.



Öyleyse nurlar yukardan gelecekse, kalbinizin nur kapısı aşağı dönükse o kapıdan içeriye bir damla bile nur giremez. Girmesi için Allah’ın ne yapması lâzım? Nefsinizin kalbindeki bu nur kapısını şeytana dönük konumdan alıp Allah’a dönük hale getirmesi lâzım. İşte bunun için Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesiyle nefsinizin kalbine, Allah hidayeti koyuyor. Bir kompüter sistemi koyuyor nefsinizin kalbine ve nefsinizin kalbinin nur kapısı otomatik olarak Allah’a dönüyor.


İşte dönüşü, Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi anlatıyor:

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

 

ve câe bi kalbin munîbin: Onlar, kalpleri Allah’a dönük olarak Allah’ın huzuruna gidenlerdir.

 

Dikkat edin: Kıyâmet günü Allah’ın huzurunda iki grup insan oluşturacaksınız:

 

1. grup: Kalpleri Allah’a dönük olmayanlar.

2. grup: Kalpleri Allah’a dönük olanlar.

 

İşte 9. basmaktasınız, kalbiniz Allah’a döndü. Allahû Tealâ ne yapacak? Göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açacak. Çünkü Allah’ın nurları bu nur yolu açılmazsa, göğsünüzden kalbinize ulaşan bir tünel açılmazsa, zikir yaptığınız zaman Allah’tan gelen rahmetle fazl göğsünüze gelir, kalbinize uğramadan tekrar Allah’a geri döner. Ferahlığı yaşarsınız ama kalbiniz aydınlanmaz. Önemli olan nefsinizin kalbinin Allah’ın nurlarıyla dolması. İşte bu dolma olayının başlayabilmesi için Allahû Tealâ işlemlerini tamamlıyor.

 

1. safha: Kalbinize hidayet koyuyor, nefsinizin kalbine.

Bu niçin?

2. safha: Nefsinizin kalbinin nur kapısını Allah’a çeviriyor.

3. safha: Göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açuyor.

En’âm Suresi 125. âyet-i kerime:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.



“fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi):
Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse onun göğsünü teslime açar.” Yani: “Onun göğsünden kalbine bir nur yolu açar.” diyor Allahû Tealâ.

 

Açarsa ne olur? Kişi zikir yapar. Zikirle Allah’ın katından rahmetle fazl isimli iki tane nur iner o kişinin göğsüne. Göğsünden açılan tüneli takip ederek kalbine ulaşır. Diyeceksiniz ki: “Tamam, kalbinden içeriye de dolar.” Hayır, dolmaz ve giremez. Çünkü bütün insanların kalpleri mühürlüdür. İşte bugün aramıza katılan kardeşlerimiz, kalpleri o ana kadar mühürlü olan kardeşlerimizin kalpleri Allahû Tealâ tarafından açıldı. Mühür ne zamana kadar açıktır? Mürşide ulaşılan ana kadar açık. Mühür ne zamana kadar kalbin kapısını kapalı tutar? Mürşide ulaşıldığı ana kadar.


Bu kişi bakınız, 10. basamakta. Kalbinin nur kapısı Allah’a dönmüş ve göğsünden kalbine Allahû Tealâ nur yolunu açmış. Ama henüz mürşidine ulaşmamış. Ulaşmadığı için kalbi mühürlü. Ne olur? Bu kişi zikir yapar; “Allah, Allah, Allah, Allah,” diye zikir yapar bu kişi. Zikir yaptığı zaman Allah’ın katından gelen rahmetle fazl göğsüne gelir, göğsünden kalbine ulaşır ama kalbi mühürlü, burdan içeriye giremez. Ama rahmet adlı nur, burdan içeriye sızmaya başlar. İşte burası son derece önemli. Artık nefsinizin kalbine Allah’ın nurları sızmaya başladı, nefs tezkiyesi için ilk adımı attınız. Nefs tezkiyesine başlayamadınız. Ama kalbinize sızabilen bu rahmet isimli nurla huşûya ulaşacaksınız.

 

11. basamaktasınız; kalbinizin içine zikir yaptıkça Allah’ın rahmeti sızmaya başladı. Ne zaman bu rahmetin nefsinin kalbindeki oranı %2’yi bulursa o zaman huşûya ulaştınız. Huşû müessesesi bu noktada kendini tüylerin ürpermesiyle hissettirir. Allahû Tealâ, bir insanın nasıl huşûya ulaştığını anlatıyor Hadîd Suresi 16. âyet-i kerimesinde, diyor ki:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

 

“O insanların kalplerinde Allah’ı zikrederek, bu zikrin Hakk’tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor.

 

İşte ne zaman nefsinizin kalbinde bu sızan rahmet isimli nur %2’ye ulaşırsa 12. basamağa geldiniz, huşû sahibi oldunuz. Huşû sahibi olanların tüylerinin ürperdiğini, cildinin ürperdiğini Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesi söylüyor.


39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


Allah’ın zikriyle Allah’ın katından bir çift nurun indiğini -rahmetle fazl isimleri, bu nurun o kişinin kalbine ulaştığını ve Allah’ın zikriyle inen bu nurun o kişinin kalbinde huşûyu oluşturduğunu ve böylece onların tüylerinin, ciltlerinin ürperdiğini söylüyor Allahû Tealâ. Huşû sahibi oldunuz. Ne olur? Artık mürşidinize ulaşmak için ehilsiniz. Hacet namazını kıldığınız an, Allahû Tealâ size derhâl mürşidinizi gösterir.


Mürşidinizi mutlaka görürsünüz; 13. basamaktasınız.

Ve ona ulaşırsanız, önünde diz çöküp tövbe edersiniz; 14. basamaktasınız.


İşte hayatınızın en önemli hediyelerini Allah’tan burada alacaksınız. Kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide ulaşmışsa, onun önünde diz çöküp tövbe etmişse, el öpmüşse ve “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullâh” demişse, o kişi Allah’tan tam 7 tane hediye alır aynı an. İşte size bu 7 âyet-i kerimenin âyetleri:

 

1- O kişinin başının üzerinde mürşidin ruhu gelir ve yerleşir. İşte Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime, Allahû Tealâ bunu son derece açık olarak belirtiyor, diyor ki:

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

 

“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden (Allah’ın emrinden, Katından) bir ruh ulaştırır; o kişinin ruhuna Allah’a ulaşma gününün geldiğini haber vermek için.”


Bugün tâbî olan kardeşlerimizin başının üzerinde o ruh, şu anda oluşmuş durumda. Artık onlar muhafaza altındadırlar. Ne demek istiyorum? Hiç kimse o kardeşlerimize büyü yapamaz, hiç kimse onların üzerine cinleri saldırtamaz. Çünkü orada artık bir bekçi var.


İşte Ra’d Suresinin 11. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “O insanların (böyle olan insanların) başlarının üzerinde önden arkaya doğru uzanan bir muhafız vardır. O muhafız onları korur.” diyor.

13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).

Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.



İşte burası ilk hediyeyi aldığınız yer.

İkinci hediyeniz: Kalbinizin içine Allah îmânı yazıyor ve Allah’a göre de mü’min oluyorsunuz. Biliyorsunuz, biz insanlara göre mü’min olmak; Allah’a inanmaktır. Allah’a inanan herkesi mü’min zannederiz. Ama Allahû Tealâ öyle söylemiyor: “Bir insanın mü’min olabilmesi için mutlaka kalbine Benim îmânı yazmam lâzım.” diyor. Allah, bir insanın kalbine îmânı yazmamışsa o kişi mü’min olamıyor. İşte Allah’a göre mü’min olduğunuz yer orasıdır ki; mürşidinize ulaştınız. Allah Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde, kalbinizin içine îmânı yazdığını ve mü’min olduğunuzu söylüyor. 

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

 

“Onların başlarının üzerine katımızda eğitim görmüş, katımızdan bir ruhu gönderir, o ruhla onları destekleriz.” diyor Allahû Tealâ.  Sonra da diyor ki: “Ve onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor.


İşte kalbinizin içine îmânın yazıldığı yer, mürşidinize ulaştığınız o nokta. Kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidine ulaşmışsa bu mürşide ulaşan kişi, 1. hediyeyi Allahû Tealâ’dan alır, başının üzerine mürşidin ruhu ulaşır.

2. hediye: Kalbinin içine îmânın yazılması ve o kişinin mü’min olmasıdır.

Mü’min olursanız ne olur? Mü’min olursanız, Allah sizi mutlaka cennetine alacağını söylüyor. İşte Mu’min Suresi 40 numaralı suredir. 40 numaralı surenin 40 numaralı âyeti, Allahû Tealâ diyor ki:

40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.

 

“Kadın olsun, erkek olsun, Allah bütün mü’minleri cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”

 

Mürşidinize ulaştığınız an mü’minsiniz; çünkü kalbinizin içine îmân yazıldı. Mü’min olduğunuz için de ertesi gün ölseniz, gideceğiniz yerin cennet olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Allah’ın 3. hediyesi; mürşidinizin ruhu başınızın üzerine geldiği zaman, sizin ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşır, Allah’a doğru yola çıkar. İşte Allahû Tealâ, Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde bu gerçeği anlatıyor:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

 

zâlikel yevmul hakku: İşte o gün Hakk günüdür.

 

Niçin Hakk günü? Çünkü kişi, Hakk’a ulaşmak üzere, ruhunu Hakk’a ulaştırmak üzere O’nu dilediği için, Allah’a ulaşmayı dilediği için mürşidine ulaştı ve ruhu vücudundan ayrılarak Sıratı Mustakîm’e ulaştı.

“O gün, Hakk’a ulaşmayı dileyen kişi, kendisine Allah’a ulaştıran yolu (Sıratı Mustakîm’i) yol edinir.” diyor Allahû Tealâ.

 

Ruhu vücudundan ayrıldı ve Sıratı Mustakîm’e ulaştı. Artık o kişi hidayete adım attı, dalâletten kendini kurtardı. Dikkat edin, eğer mürşidinize ulaşamazsanız ki, sizin için bir mürşid mutlaka vardır, “Ulaşamazsanız dalâlettesiniz.” diyor Allahû Tealâ. 10 âyet-i kerime dalâlette olduğunuzu söylüyor, 8 grup âyet-i kerime dalâlette olanların gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. Ve bizim zavallı dîn adamlarımız hâlâ: “İrşad müessesesi yoktur, sadece Kur’ân-ı Kerim vardır irşad eden olarak.” diyorlar. Allahû Tealâ da diyor ki: “Nerede olursanız olun, sizin için hidayetçilerimiz vardır. O hidayetçilerine ulaşamayanlar dalâlettedir. Ancak ulaşanlar hidayete erebilirler.” diyor. 10 âyet-i kerime bunu söylüyor Kur’ân-ı Kerim’de. Öyleyse burası ruhunuzun Allah’a doğru yola çıktığı, hidayete adım attığınız yer.

Hidayet, ruhunuzun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılması işlevine deniyor.

Hidayet nedir? 3 âyet-i kerime hidayeti anlatıyor.

Âli İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).



innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır (ruhunuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır).

 

2. âyet-i kerime, Bakara-120:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


inne hudâllâhi huvel hudâ:
Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.

 

3. âyet-i kerime, Kehf-17:


18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.



“men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi): Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa (O’na ulaştırırsa), o zaman o kişi hidayete erer.” diyor Allahû Tealâ.

 

Böylece Allahû Tealâ bir insan için hidayeti nasip kılıyor ve hidayete erebilmesi için de o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım. Mürşidine ulaştığı an, mürşidin ruhu o kişinin başının üzerine gelir. O kişinin ruhu ise vücudundan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşır, hidayete adım atar. Dalâletten kesin şekilde kurtulur. Dalâlette olanlar mı? Onların gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allah’ın diğer hediyeleri neler?


4. hediye: Bütün günahlarınızın sevaba çevrilmesidir.


İşte Furkân-69, Allahû Tealâ cehenneme gidecekleri yazmış oraya.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.



Furkân-70:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

 

“Ama tövbe edenler (mürşidlerinin önünde tövbe edenler) ve böylece mü’min olanlar hariç.”

 

Sadece bir insan hangi tövbeyle mü’min olur? Mürşidinin önünde yaptığı tövbeyle mü’min olur. Çünkü o tövbenin neticesinde o kişinin kalbine Allah îmânı yazdığını söylüyor. Mürşidin ruhu kişinin başının üzerine ve kişinin kalbinin içine Allah’ın îmânı yazması. İşte kim mürşidine ulaşmışsa aynı anda mü’min olur. Şimdi Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi bunu söylüyor:


“Tövbe edip de (mürşidinin önünde tövbe edip de) mü’min olanlar var ya, Allah onların bütün günahlarını sevaba çevirir.” diyor, “Onların bütün günahlarını sevaba çevirir.”


İşte bu günahların sevaba çevrilmesi işlemi, Allah’tan aldığınız 4. ihsan.

 

5. hediyesi Allahû Tealâ’nın: Bir başağında 100 dane bulunan 7 başaklı bir buğday grubu kadar size ihsanda bulunması.

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.



Başlangıçta Allahû Telalâ, bütün insanların sevaplarına 10 katını verir.  Hekes eşittir burada. Ama mürşidinize ulaştığınız gün 10 kat, 100 kat olur. Nefs-i Emmare’desiniz. Nefsinizi tezkiye ettikçe 2., 3., 4., 5., 6., 7. tezkiye kademelerinde Allah’ın sizin bir tek sevabınıza verdiği ihsan, 100 kattan 700 kata kadar yükselir. İşte bu, Allah’ın özel bir hediyesidir. Sadece mürşidine ulaşabilmiş olanlar için geçerlidir.

 

Allah’ın 6. ihsanı: Nefsinizin kalbine mürşidinize ulaşmadan evvel Allahû Tealâ, sadece rahmet ve fazl isimli iki tane nur gönderiyordu ama şimdi iki tane daha nur gönderiyor; rahmet ve salâvât. Ve nefsinizin kalbine bu rahmet ve salâvâtın gelmesi söz konusu. Gelirse ne olur? Gelirse nefs tezkiyesine başlarsınız.

 

İşte Allah’ın 7. ihsanı, zaten nefs tezkiyesi. Bu salâvât nuru kimin kalbine gelirse o kalbi aydınlattığını söylüyor Ahzâb Suresinin…                                                                                     

 


İmam İskender Ali M İ H R