}
İzmir Tasavvuf Konferansı Bölüm 2 18.02.1996
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 90112

 

 

SOHBETİN ADI: İZMİR KONFERANSI BÖLÜM-2
TARİH: 18.02.1996

Aşağı dönükse Allah’ın yapması lâzım gelen bir işlem var üzerinizde. Ne yapacak? Nefsinizin kalbinin nur kapısını, şeytana dönük konumda olan nur kapısını Allah’a döndürecek. İşte bunun için kalbinize hidayet koyuyor. Tegâbun Suresi, 11. âyet-i kerime:

64/TEGÂBUN 11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Ve 9. basamak, Kaf Suresi, 32. âyet-i kerime:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


“ve câe bi kalbin munîb: Kalpleri Allah’a dönük olarak gelenler.”

Nereye? Allah’ın huzuruna. “Allah’ın huzuruna kalpleri Allah’a dönük olarak gelenler.”

Hidayet, nefsinizin kalbine konulan hidayet, nefsinizin kalbini Allah’a döndürüyor.

Gerçekten nefsinizin kalbinde iki tane mi kapı var?Birinden karanlıklar mı giriyor, birinden nurlar mı giriyor,gelin beraber bakalım Kur’ân-ı Kerim’e. İşte Bakara Suresi-257:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


“allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri: Allah, âmenû olanların (ilk 7 basamağı aşıp da îmân sahibi olanların) dostudur. Onları, onların nefslerinin kalbini zulmetten nura çıkarır.”

Neyle? Nur kapısından indirdiği, Zumer-23’e göre yukarıdan aşağı indirdiği nurlarla onların kalbini zulmetten nura çıkarır.

vellezîne keferu evliyâhumuttâgût: Oküfür üzere olanlarda var ya onlarda tagutun, (şeytanın ve avenesinin) dostlarıdır.
yuhricinehum ilennuri ilezzulamati: Onlarda o tagut tarafından nurdan zulmete ulaştırılırlar. Nefslerinin kalbindeki alt kapıdan şeytanın karanlıkları kalbine dolar.

Son Amerika’ya gidişimizde, orada transandantal meditasyonyapan bir kardeşimize soruyoruz: “Ne hissediyorsun?” “Aşağıdan, diyor, birşeylerin vücuduma dolduğunu hissediyorum.” diyor. Karanlıkların dolduğunun farkında değil ama aşağıdan olduğunun farkında. Biz de ona demiştik ki;“Allah’ın nurları yukarıdan aşağı iner.” Öyle söylüyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bir zikir sahtekârlığı olan transandantal meditasyon, Allahû Tealâ’nın emrettiği bir husus değildir. Dînlerini, zikrin temelini,esasınıbilmeyenler,transandantal meditasyonu zikir gibi bir şey zannediyorlar. Oysaki aynı süre zikir yapan bir insanla aynı süre transandantal meditasyonyapan bir insanarasındaşu basit farlılık oluşur: Zikrin sonunda kalbinizdeki aydınlık mutlaka artar, transandantal meditasyonun sonunda kalbinizdeki karanlık mutlaka artar. Birinde nur artıyor, ötekinde şeytanın karanlıkları artıyor. Ve nurlardır ki sizi kurtuluşa ulaştıracaklardır. Anlatacağım ki, göreceksinizki; nefsinizin kalbindeki nurlar sizi mutlaka mutluluğa ulaştıracaktır.Cennet saadeti de dünya saadeti de Allah’ın zikriyle ve bütün ibadetlerle sizindir. Unutmayın; siz ibadetleri sevmeyeceksiniz, O, size sevdirmesini bilir. Hiç uğraşmanıza, kendinizi zorlamanıza gerek yok. Allah her şeyin en güzelini size yaptıracaktır inşaallah.

8. basamakta demek ki Allahû Tealâ, nefsinizin kalbinin nur kapısını, Allah’ın yukarıdan aşağıindirdiği nurlariçine girsin diye Allah’a döndürüyor.

10. basamakta Allah, göğsünüzden kalbinize bir yol açıyor. Neden? Bu noktaya kadar Allah kalbinize hidayet koysa, bu hidayet, nefsinizin kalbinin nur kapısını Allah’a çevirse, gene de kalbinize Allah’ın nurları giremez. Girmesi için göğsünüzden kalbinize Allah’ın bir yol açması lâzım. Bundan evvel ne olur? Zikir yaparsınız, Allah’tan rahmetle fazl mutlaka size ulaşır.Bu rahmetle fazlın size ulaşmasının muhtevasına bakın.Bu muhtevada hepiniz için söz konusu olan bir husus var: Allahû Tealâ’nın nurlarının nefsinizin kalbinden içeri girmesi hali veya girmemesi hali. Eğer sizler için söz konusu olan şeynurların girmesiyse, bu nurlar mutlaka kalbinizi aydınlatacaktır.Ama bu söylediğim safhaya kadar zikir yapıyorsanız, hayır, kalbinize Allah’ın nurları giremez. Göğsünüze gelir, göğsünüzden tekrar Allah’a geri döner. Kalbinize girebilmesi için, ulaşabilmesi için Allah, göğsünüzden kalbinize bir yol açacak. İşte En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi bunu söylüyor, Zumer-22 ile beraber. Diyor ki Allahû Tealâ:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü teslime açar.”

Diyeceksiniz ki; “Yani şimdi kel alâka. Göğsünü teslimi açtıysa ne alâkası var yani? Kalbine nasıl ulaşacak? ”Bakınız, ne diyor Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesi?

39/ZUMER 22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


“Sadece Allah’ın göğüslerini teslime açtığı kişilerin kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.”

“Göğsüne” demiyor, “Göğüslerini teslime açtığı kişilerin kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” Öyleyse Allah’ın nurunun nefsinizin kalbine ulaşabilmesi için Allah’ın göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açması lâzım. Burada açar; 10. basamak ve zikir yapıyorsunuz, Allah’ın zikrini kim yaparsa mutlaka rahmet ve fazl isminde 2 tane nur,Zumer-23’e göre gelir.

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


Aynı zamanda neye göre gelir? Nisâ-175’e göre gelir. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Biz, onların üzerine rahmetimizi ve fazlımızı göndeririz. Ve onları Bize ulaştıran (Allah’a ulaştıran) Sıratı Mustakîm'e ulaştırırız.”

Allah’ın rahmeti ve fazlı, Allah’a Sıratı Mustakîm üzerinden ulaşacak olanların üzerine geliyor. Ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren buna ehil olacaksınız, adım adım. 7. basamakta ehliyetiniz devam eder, 14. basamakta ehliyeti kazanırsınız.

10.basamaktasınız; göğsünüzden kalbinize nur yolu da açıldı.Ama kalbiniz mühürlü. Bütün insanların kalpleri mühürlüdür, mürşidlerine ulaştıkları güne kadar. İşte bu nokta, mürşidinize ulaştığınız güne kadar kalbinizin mühürlü olduğu bir statüyü gösteriyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habîbim! O mürşidlerine ulaşmadıkları cihetle nefslerini kendilerine ilâh edinenleri, nefslerine tâbî olanları görmüyor musun? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalpleri mühürlüdür.”

Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesi şöyle söylüyor, aynı konuyu kesinleştiriyor:

28/KASAS 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim, diyor,sen onları davet ettiğin zaman, eğer onlar senin davetine uymazlarsa, bil ki, onlar kendi nefslerine, kendi hevalarına tâbîdirler. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa, ondan daha çok dalâlette olan kim vardır.”

10 âyet-i kerime Kur’ân-ı Kerim’de, mürşidine ulaşamamış olan bütün insanların dalâlette olduğunu söylüyor, 10 âyet-i kerime. Ve insanlar dalâletin ne olduğunu hiç bilmiyorlar. Diyorlar ki: “Biz müslümanız, dalâlette olmayız.” Biz de diyoruz ki;nereden biliyorsunuz müslüman olduğunuzu? Hangi standartlarda müslümansınız? Allah’ın indirdiği Kur’ân-ı Kerim’e göre mi söylüyorsunuz bunu? Öyleyse ispat edin. Allah’a göre İslâm olmanız, tam 27 tane basamak aşmanızı icabet ettiriyor. Daha oralara çok uzaktayız.

Öyleyse kalbi mühürlü insanların mürşidlerine ulaştıkları güne kadar, isterseniz parantez içinde o 10 tane âyet-i kerimeyi de, sualler olacak diye ümit ediyorum sözlerimi bitirdiğim zaman,o suallere cevap verirken inşaallah birinizin suali olur, 10 âyet-i kerimeyi sizlere söyleriz sırayla.

Öyleyse bu basamak, 10. basamak kişi henüz mürşidine ulaşmamış, bu sebeple henüz hâlâ dalâlette. Allah üzerinde bakınız ne işlemler yapıyor ama hâlâ kişinin kalbi mühürlü. Ve bu mühre kadar ulaşan, o kişinin zikriyle ulaşan Allah’ın rahmeti ve fazlı, kişinin göğsüne geliyor, göğsünden kalbine geliyor ama kalbinden içeri giremiyor.Fazl hiç giremiyor. Rahmetse mührün kenarlarından hafifçe sızıyor içeri.

İşte bu sızma, o kişinin kalbinde hafif bir aydınlatmayı başlatır. Bu aydınlatma %1’i, sonra da %2’yi yavaş yavaş bulacaktır. Bulunca ne olur? Kişi huşû sahibi olur. İşte Allahû Tealâ Mâide Suresinin 16. âyet-i kerimesinde huşûyu anlatıyor.

57/HADÎD 16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde, Allah’ın zikri ile ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği nurla, huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor.

Kişi zikir yapacak. Bu zikir, Allah’ın katından nur indirecek ve indirdiği bu nurla kişinin kalbi huşûya ulaşacak.

Huşû son derece önemli bir keyfiyet. Hangi açıdan önemli? Mürşidinize ulaşmanız açsından önemli.

Öyleyse önce bir sualin cevabını verelim: Mürşid farz mıdır, irşad farz mıdır?İrşad da farzdır, mürşid de farzdır. İşte Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


“Beni davet ettikleri zaman, davet edenin davetine mutlaka icabet ederim.Ama onlar da Benim davetimi yerine getirsinler,mü'min olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.”

Unutmayın,bundan 14 asır evvel bütün sahâbe irşada ulaşmıştı. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi:

49/HUCURÂT 7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe!Biliniz ki, aranızda Allah’ın Resûlü var. O resûl, sizin söylediklerinize tâbî olsaydı, bundan çok zarar görürdünüz. Ey sahâbe! Allah, size îmânı sevdirdi, fıskı, küfrü ve isyanı kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.”

Bütün sahâbe için Allahû Tealâ bunu söylüyor;“İşte onlar irşada ulaşanlardır. ”Hepsi irşada ulaşmışlar. Peki, mürşidlerine ulaşmışlar mı?Ya da mürşid farz mı?Oradan başlayalım. Mâide-35:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


vebtegû ileyhel vesîlete: O’na (Allah’a) ulaşmaya vesileyi, kim vesile olacaksa onu Allah’tan isteyin.” diyor Allahû Tealâ.

Cinn Suresi, 14. âyet-i kerîme:

72/CİNN 14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).

Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).


“Ey insanlar ve cinler! Sizlerin arasında kalpleri kasiyet bağlamış olan yani katılaşmış, sertleşmiş ve kararmış olanlar da var, Allah’a teslim olanlarda var.” Âyet-i kerime şöyle bitiyor; “Kim Allah’a teslim olmayı dilerse mürşidini arar.”

femen eslemefeulâiketaharrev reşadâ: Kim Allah’a teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.

Aramazsa ne olur? Ne olduğunu Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi cevaplıyor:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


men yehdillâhu fe huvel muhted: Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa, o kişi hidayete erer.
ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ: Kimde dalâletteyse, o kişi için bir velî mürşid bulunmaz.”

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Bulma fiili, arama fiilinin sonucudur. Aramamışsa, hacet namazı kılıp da Allah’tan mürşidini sormamışsa, o kişi mürşidini elbette bulamaz. Onun için bir evliya mürşid bulunmaz.

Öyleyse mürşid farz mıdır? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 112. âyet-i kerimesinde?

3/ÂLİ İMRÂN 112: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.


Diyor ki: “Onların üzerine zillet damgası vuruldu.Ama onlardan Allah’ın ipine sarılanlar yani Sıratı Mustakîm'e ulaşanlar ve insanlardan bir ipe sarılanlar hariç.”

“İnsanlardan bir ipe sarılanlar…” İşte bu insanlardan olan ip, Allah’a ulaştıracak olan mürşiddir. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ onlar için? Secde Suresi 24. âyet-i kerime:

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“Biz insanlardan (onlardan) mürşidler kıldık, imamlar kıldık,emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye. Bizim emrimizle insanların ruhlarını Bize (Allah’a) ulaştırsınlar diye.”

Niçin? Sabrın sahibi oldukları için… 27. basamağa, 28. basamağa ulaşmışlar.

ve kânû bi âyâtinâyûkınûn: Âyetlerimize gerçekten yakîn hasıl ettikleri için.”

*Onlar İlm’elyakîn’in sahipleri,
*Onlar aynı zamanda Ayn’elyakîn’in sahipleri
*Onlar aynı zamanda Hakk’ul yakîn’in sahipleri.

3 yakînin de sahibi olmuşlar. Yani kalp gözleri açık, kalp kulakları açık, Sidretül Münteha'ya kadar 7 tane gök katında Allah’ın bütün işlemlerini, ruhlara yaptığı bütün işlemleri görmüşler. Ayn’elyakîn’in sahibi olmuşlar, ilm’elyakîn’i aşıp.

Kalp gözü açıldığından itibaren artık Ayn’elyakîn’in sahibisiniz. Nereye kadar yürür? Sidretül Münteha'ya kadar yürür. (Varlıklar âleminin7. katındakien üst nokta, ışık saçan bir ağaç.) Ama Hakk’ul yakîn olmadınız.

Hakk’ul yakîn’in sahibi olabilmeniz için mutlaka nefsinizdeki bütünafetleri temizlemeniz ve Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet edilmeniz gerekli.Allah’ın bütün söylediklerini kelime kelime tekrar ettiğiniz gün Tövbe-i Nasuh’un sahibisiniz. İşte o zaman Rabbinizi göreceksiniz. O zaman Hakk’ul yakîn olacaksınız.

Allah’ın, irşad makamına Kendisinin tayin ettiği mürşidlermi? Onlar Hakk’ı görmüşler ve Hakk’ul yakîn olmuşlardır.Onlar hem 3 yakînin sahibidir; İlm’elyakîn, Ayn’elyakîn, Hakk’ul yakîn, hem de sabrın sahibidirler. Nefsindeki bütün afetleri sabırsızlık afeti de dâhil olmak üzere atmışlar, ruhlarının bütün faziletlerini, hasletlerini nefslerinin kalbine bütün olarak yerleştirmişler ve o hedefe ulaşmışlar, Allah’ın mürşidleri. Allahû Tealâ, bunu söylüyor, diyor ki:

“Onlardan imamlar kıldık, mürşidler kıldık. Bizden aldıkları emirle insanları hidayete erdirsinler diye. İnsanların ruhlarını Bize ulaştırsınlar diye.”

Şimdi insanları tek tek çeviripsorun; “İnsanla Allah arasına girmek mümkün mü?” diye,size onu söyleyeceklerdir: “İnsanla Allah arasına kimse giremez.” Cart!Bu kuyruklu bir yalandır. Allahû Tealâ Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde bütün insanlara bu ihtarı yapıyor; “Biz tayin ederiz.” diyor. “Sizlerle Benim arama aracıları Ben tayin ederim.” diyor Allahû Tealâ. “Üstelik de Ben vazifelendiririm. Benden aldığı emirle yaparlar bunu.” diyor. Allah’tan aldıkları emirlerle insanların ruhlarını Allah’a ulaştırmaya, Allah tarafından vazifeli kılınanlar… İşte onlar Allah’ın gerçek mürşidleridir.

Yakın gelecekte bu ülkede en çok adından bahsedilecek olan kişi biziz. Hakkımızda yüzlerce dedikodu duyacaksınız. İyidir, faydalıdır. Bütün hakikatleri Allah biliyor. Öyleyse sözlerimi ait olduğu yere oturtmaya çalışın. Daha sonraki devrede ise bütün dünyada en çok bahsedilen kişi olacağız. Unutmayın; bu ülke, İslâm'ın bayraktarlığını yapacakolan ülkedir. 21. asır İslâm ve İslâm'ın hayata geçirilmesi demek olan tasavvuf asrıdır. Hangi tasavvuf, hangi İslâm? Size bu akşam anlatacağım İslâm. Onu yaşayacak bütün insanlar. 3. cihan savaşını bizim kazanmamız, bizim şimdiki varlığımızla mı? Hayır.Onlardan bize intikal edecek milyonlarca insan var. Her geçen gün binlerce kişi İslâm'a katılıyor, sadece Amerika kıtasında. En az 1000 kişi her gün. 1993 yılı sonunda Amerika’da sadece hapishanelerdeki zenciler arasında 100 bin kişiden 250 bin kişiye çıkış var, 1 yıl içinde, 1993 yılı. Yüksek mahkemenin yazısını, orada New York’ta Türkiye Gazetesi’nin oradaki temsilciliğine gösterdiler. “Ne kadar İslâm üzerine yazılı kitabınız varsa hepsine tâlibiz.” diyor Yüksek Mahkeme. “Bize verin, çünkü bizde, diyor, 100 binden 250 bine çıktı 1 senede İslâm sayısı, hapishanelerimizde.İstiyoruz.” diyorlar.Yalnız hapishanede 1 yılda 150 bin kişi… Her gün bin kişi değil ama en az 400 kişi hapishanelerde.Gerisini söylemeye lüzum yok. Eğer orada yalnız zenci kardeşlerimiz bir gecede Washington’a 1 milyon insanı toplayabiliyorsa, buna dikkatle bakın. Bunlar hep bizim kardeşlerimizdir. Altını çizin;tanklarıyla, toplarıyla,tüfekleriyle bizim saflarımıza katılacak olan insanlarbunlar. Biliyorsunuz Rusya böyle bir hatayı işledi. Afganistan’a gönderdiği birlikler arasında İslâmda vardı. Onlar bütün teçhizatlarıyla beraber İslâm saflarına katıldılarve neticede Rusya bildiğiniz gibi savaşı kaybetti.

Evet, 12. basamaktayız; kişi huşûya ulaştı. Allah’ın sözü şöyle, diyor ki:

“Sabırla ve hacet namazıyla mürşidinizi Allah’tan isteyin.” (Bakara-45) “Ama bu zor bir iştir.Fakat huşû sahipleri için zor değildir.”

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


Yani? Yani şu: Kim hacet namazı kılar da mürşidini isterse ve bu kişi huşûya ulaşmışsa, Allah, ona mutlaka mürşidini gösterir demek. Gösterir mi? Kesin.Bugün, bugüne kadar yüzbinlerce insan eğer aramıza katıldıysa,hep görerek katılmışlar bizi.

Ha,rüyayla amel edilmezmiş, öyle diyenlerde var. Onlara soruyoruz:“Kütüb-i Sitte’ye inanıyor musunuz azîz kardeşim?”diyoruz. “İnanıyoruz.”E, öyleyse Kütüb-i Sitte’nin 6’sında da hacet namazından da bahsediliyor, istihare namazından da bahsediliyor. Eee? Hadi bizim söylediğimize inanmıyorsunuzama ya o kitaplar, 6 tane kitap?

Öyleyse “Rüyayla amel edilmez.” diyenlere ithaf olunur. Eğer ilimle hareket edeceksek, ayaklarımızı sağlam delillere dayamak mecburiyetindeyiz. Allahû Tealâ hep onu söylüyor: “Eğer sözünüze sadıksanız delillerinizi getirin.”Bizde öyle söyleriz. Bizden şüpheye düşenlere de aynı şeyi söyleriz;eğer inanmıyorsanız, sözlerimiz size yalan geliyorsa, evvelâ aksini ispat edin. Edemezsiniz. Kimliğimiz hakkında şüpheniz varsa Allah’tan sorun. Sormuyorsunuz.Bizim kim olduğunuzdan da şüpheniz var. O zaman gelin, elimizi Kur’ân-ı Kerim’e koyalım, Âli İmrân Suresinin 61. âyet-i kerimesine göre yalan söyleyenin üzerine Allah’ın lânetini dileyelim. Evvelce böyle bir şey oldu. O kişi nasıl olduğunu bilmediğimiz bir sebepten dolayı ortalıktan kayboldu.Hâlâ ortalıklarda görünmüyor.

Öyleyse 13. basamakta ne olur? Hacet namazını kılar kişi, mutlaka mürşidini görür.Huşûya ulaşmışsa mutlaka Allah ona ilk kıldığı hacet namazında mürşidini gösterir. Bazıları mı? Hacet namazı kılmadan da görürler. Tekrar görürler, tekrar görürler, tekrar görürler, sonunda emin olurlar ki; o kişi onların mürşidleridir. Giderler ve bütün sahâbe nasıl tövbe etmişse Mumtehine-12’ye göre, Fetih-10’a göre, Mü'min-7’ye göre, Nisâ-64’e göre nasıl tövbe ettilerse, o tövbeyi gerçekleştirirler.

İşte 13. basamak; mürşidinizi gördünüz.Ne yapacaksınız? Ona ulaşacaksınız, önünde diz çöküp tövbe edeceksiniz, günahlarınızın affını dileyeceksiniz içinizden. O da sizin için günahlarınızın affını dileyecek. Ne olur dersiniz? Bakınız ne diyor Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesi?

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


“Eğer o nefslerine zulmedenler sana gelselerdi, önünde tövbe etselerdi ve günahlarının affını dileselerdi, sen de onların resûlü olarak onların günahlarının affını dileseydin, Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.”

Sahâbenin talebi üzerine onların günahlarını affediyor, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine, bir defa daha affediyor. Yani? Yani günahları sevaba çeviriyor. Bakınız Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi ne kadar net söylüyor bunu:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Kim tövbe ederse ve mü'min olursa, onların bütün günahlarını sevaba çeviririz.” diyor.

Tövbe etmek, mü'min olmak demektir.Ve şu noktaya kadar saydığımız kişi, bu kadar vasıfların sahibi olduğu halde, mürşidini gördüğü halde, tâbî olduğu ana kadar hâlâ mü'min statüsünde kabul edilmiyor Allahû Tealâ tarafından. Bir insan ne zaman mü'min olur? Kalbine îmân, Allahû Tealâ tarafından yazıldığı zaman. Ne zaman yazılır? Mürşidin ruhu başının üzerine gelip yerleştiği zaman…

Öyleyse olayları dizayn edelim. Kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidi Allah’tan sormuşsa…Unutmayın; mürşide ulaşmak üzerinize farzdır.İrşada ulaşabilmek için mutlaka mürşidinize ulaşmak mecburiyetindesiniz. Bir farz-ı ayndan bahsediyorum!Bir takım insanlar “Mürşide ulaşmadan da kurtuluşa ulaşmak mümkün.”derler; mümkün değildir. Mutlaka Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Kurtuluşunuz için, eğer sağ iseniz mutlaka mürşidinize ulaşmanız gerek. Mü'min olamazsınız, gene kurtuluşa ulaşamazsınız.Eğer sağ iseniz bu hedeflere ulaşmadan kurtuluşunuz söz konusu değildir.

Öyleyse mürşidinize ulaştınız; 7 tane hediyeyi beraberce sayalım ve ondan sonra da izahını yapalım.

Madde-1: Başınızın üzerinde mutlaka mürşidinizin ruhu oluşur; Mu'min Suresi 15. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır,o kişinin ruhuna Allah’a ulaşma gününün geldiğini haber vermek, ihtar etmek üzere.”

Mürşidimizin ruhu başımızın üzerine geliyor. Allahû Tealâ’nın iki şeyi dikkatinizi çekmeli burada:

*Niçin “Arşın sahibi olan” diyor?
*Niçin “Dereceleri yükselten” diyor Allahû Tealâ?

Çünkü kim mürşidinin önünde bir tövbe gerçekleştirirse, bu tövbe, arşı tutan bütün meleklerin orada bulunmasını icap ettirir, zamanın halifesinin ruhuyla birlikte. Nebe Suresi 38. âyet-i kerime:

78/NEBE 38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


Bir tek kişinin mürşidinin önünde yapacağı bir tövbede, arşı tutan bütün melekleri, şahit sıfatıyla hazır bulunduruyor Allahû Tealâ. Onun için Allahû Tealâ, mürşidin ruhu kişinin başının üzerine gelmedenönce bunu söylüyor; “Arşın sahibi olan Allah.”

Niçin “Derecatı yükselten Allah.” diyor? Çünkü Allahû Tealâiki defa derecatınızı yükseltiyor. Hem sizin talebiniz üzerine bütün günahlarınızı affediyor,irşad makamının talebi üzerine, Allah’ın tayin ettiği bir irşad makamı söz konusuysa onun talebi üzerine bir defa daha affediyor. Şurası sıfır kot, şu kadar dakişi aşağı düşmüş.Birinci af; bütün günahların affı sıfıra ulaştırır kişiyi.İkinci af; bir defa daha yukarı götürür. Bu, günahların sevaba çevrilmesidir.

Şimdi 1. faktör; mürşidinizin ruhu geliyor başınızın üzerine. Unutmayın o bir muhafızdır,Ra’d Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre:

13/RA'D 11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).

Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.


Bu muhafız, sizi zulmani bütün ilimlerden korur. Bu noktadan itibaren, başınıza mürşidinizin ruhu gelip oturduğu andan itibaren, yattığı andan itibaren (yatay olarak durur);

*Hiçbir büyü, hangi büyü olursa olsun siz0e tesir edemez;madde-1.

*Cinler asla size tesir edemez; madde- 2.Eğer insanlar (cehaletleri sebebiyle bundan haberdar olmadıkları için bu hedeflere uğruyorlar, büyücülere ve cinlere esir oluyorlar)eğer bilselerdi, hepsi bir an evvel mürşidlerine ulaşırlardı. Ulaştıkları andan itibaren o kişilerin cinler tarafından rahatsız edilmesi ve büyüye uğramaları, büyünün onlara tesir icra etmesi mümkün olmazdı.

İşte Ankara’da bir cinliye soruyoruz. Bu cinliye dikkat edin, cin, vücudunun içine girmiş, elinin üzerinde sigara yaktırıyor, sigarayı söndürtüyor. Kim yapabilir böyle bir şeyi kendisine? Soruyoruz, bazen cin konuşuyor, bazen o kişi konuşuyor. Cine diyoruz ki:“Neden onu bırakıp da bizim içimize gelmiyorsun? Bak biz seni misafir etmek için hazırız. “Gelirim de hocam, yanarım orada.” diyor. O cinler, insanların üzerinde tesir icraetmek için hep hazır beklerler. Onları tesir sahalarınızdan çıkartabilmek için mutlaka mürşidinize ulaşmak mecburiyetindesiniz. Çünkü Allahû Tealâ Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde; “Siz hidayete erdikten sonra, dahahatta adım attıktan sonra, dalâlette olanların ki, bütün büyücüler, bütün cinciler dalâlettedir, dalâlette olanların size bir zarar vermesi mümkün değildir.”diyor Allahû Tealâ. Mâide-105:

5/MÂİDE 105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Bakara Suresinin 102. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 102: Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).

Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.


“Allah’ın izni olmadıkça şeytanın hiçbir büyüsü sihri, hiçbir cincinin cin tesiri size tesir edici değildir.” diyor.

Öyleyse mürşidin ruhu başınızın üzerine gelip, yerleşti. Ne olur? Bu, birinci işlem.

İkinci işlem, Mucâdele-22:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların başlarının üzerine, katımızda eğitim görmüş bir ruhu gönderir, o ruhla onları destekleriz.” Sonra?“Ve o zaman onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ.

Allah’ın kalbinizin içine îmânı yazabilmesi için mutlaka başınızın üzerine mürşidinizin ruhunun ulaşması lâzım Mucâdele-22’ye göre. Ulaşmadı; o zaman mü'min olamazsınız.

Kıyâmet günü iki gurup insan bu açıdan oluşacak.Kalplerine îmânın yazıldığı;Allahû Tealâ, Kendisi yazıyor.Dolayısıyla kimlerin kalbinde îmânın yazılı olduğunu en iyi O biliyor.

İki gurup insan:

*Kalplerine imân yazılmış olanlar,
*Yazılmamış olanlar.

Ne zaman yazılacak? Mucâdele-22 net olarak söylüyor: “Ne zaman mürşidinizin ruhu başınızın üzerine gelip yerleşirse işte o ruh, Allah’ın katında eğitim görmüş olan bir ruhtur.

O ruh, başınızın üzerine geldiği an, kalbinizin içine de Allah îmânı yazıyor. Yazmadı; mü'min sayılmıyorsunuz. Bakınız ne diyor Hucurât-14:

49/HUCURÂT 14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”


“Araplar dediler ki: ‘Biz demü’min olduk.’ Habîbim, de ki: ‘Hayır siz mü'min olmadınız, ‘İslâm dairesine girdik.’ deyin ama ‘Mü'min olduk.’ demeyin, siz mü'min olmadınız.Çünkü kalbinizin içine îmân yazılmadı.”

Kalbinin içine bir insanın îmânı yazılmadıkça, Allah imânı yazmadıkça, kalbinin içine îmânı sokmadıkça, o kişi mü'min olamaz. Sadece kendisini mü'min zanneder. Peki, ne olmuş? 14 sonra her şey değiştiği gibi bu da değişmiş. İnsanlar zannediyorlar ki; kim Allah’a inanırsa tamam, o kişi mü’mindir. Hayır, değildir.Putperestler de Allah’a inanıyorlardı. İnanmıyorlarmıydı?Sormuşlar,soruyorlar, bizim sahâbe soruyor:

-Siz Allah’a inanıyor musunuz?

Cevap: “Gökteki Allah’a mı?”

-Evet, gökteki Allah’a.

-Elbette inanıyoruz.

-Öyleyse bu putlar ne oluyor?

-Biz onları Allah’a bizi yaklaştırsınlar diye yaptık.

Ama Allah’a inanıyorlar.

39/ZUMER 3: E lâ lillâhid dînul hâlis(hâlisu), vellezînettehazû min dûnihî evliyâ, mâ na’buduhum illâ li yukarribûnâ ilâllâhi zulfâ, innallâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yahtelifûn(yahtelifûne), innallâhe lâ yehdî men huve kâzibun keffâr(keffârun).

Halis dîn, Allah içindir, öyle değil mi? Ve O’ndan (Allah’tan) başka dostlar edinenler: “Biz, onlara (putlara) sadece bizi Allah’a yakın bir makama yaklaştırmaları için tapıyoruz.” (dediler). Muhakkak ki Allah, hakkında ihtilâf ettikleri şey için onların aralarinda hüküm verir. Muhakkak ki Allah, yalanlayan ve inkar ederleri hidayete erdirmez.


Üç Allah’a inanan hristiyanlar da Allah’a inanıyorlar. Baba Allah’a da inanıyorlar, oğul Allah’a da inanıyorlar. Ruh-ûl Kudüs’ünyani Cebrail (A.S)’ın da Allah olduğunu zannediyorlar, Hz. İsa’nın da Allah olduğunu zannediyorlar, Cebrail (A.S)’ın da.Ve eğer bugünkühristiyan akidesine bakarsanız; “Üç Allah’a inanmayan hristiyan olamaz.” diyor. Hristiyan mecmualarını baş tacı etmişiz. Gidin, kütüphanelerde hristiyan mecmuaları var.

Unutmayın; “inned dîne indâllâhil islâm: Allah’ın indinde İslâm’dan başka bir dîn yoktur.” Hiç olmamıştır.

3/ÂLİ İMRÂN 19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.


Öyleyse mü'min olduğunuz yer orası; kalbinize îmânın yazıldığı yer. Evet, demek ki, başımızın üzerinde mürşidimizin ruhu, kalbimizin içine imân kelimesinin yazılması; ikinci ihsan.

Üçüncü ihsan ne? Kalbimizin içine îmân yazıldığı için mü'min olduk. Şimdi beraber bakalım Furkân-70’e:

“Kim mürşidine tâbî olursa, tövbe ederse önünde ve mü'min olursa yani kalbine imân yazılırsa…”

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Bir tek tövbede kalbinize îmân yazılabilir;mürşidinizi sordunuz, ona ulaştınız veya sormadınız ama zamanın halifesine ulaştınız, aynı şey.Ve ulaştığınız an kalbinize mutlaka Allah îmânı yazar ve mü'min olursunuz.

Şimdi Furkân-70:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Kim tövbe eder de mü'min olursa Allah, onun bütün günahlarını sevaba çevirir.” diyor.

İşte Nisâ-64 ile Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi tam bir parelellik arz ediyor:

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


Yetmez, Mu'min Suresinin 7. âyet-i kerimesi de:

40/MU'MİN 7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”


“Arşı tutan bütün melekler ve oradaki zamanın halifesinin ruhu, Allah’tan bazı insanlar için günahların sevaba çevrilmesi, onlara mağfiret edilmesi talebinde bulunurlar.” diyor. “Derler ki diyor;‘Yarabbi! Onlar ki, tövbe ettiler, mü'min oldular ve Senin yoluna girdiler.(Yani ruhları vücutlarından ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaştı.) Sen onların bütün günahlarını sevaba çevir.’”

Furkân Suresinin 70 âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor:“Onlar ki tövbe ettiler, mü'min oldular. Allah onların bütün günahlarını sevaba çevirir.” diyor.

İşte böylece gördüğümüz şey, açık ve kesin. Bütün insanlar için söz konusu olan şey, işte bu:

1- Mü'min olmak,
2- Kalbin içine îmân yazılması ve arkasından da
3- Bütün günahların sevaba çevrilmesi.

3 hediye oldu.

4.’sü: Diyor ki Bakara Suresinin 261 âyet-i kerimesinde:

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.


“Biz onlara 1 başağında 100 buğday danesi bulunan 7 başaklı bir nebat gurubu kadar ihsanda bulunuruz.” diyor.

Şart; “fisebilillah”olması kaydıyla.”

fî; içinde demek,
sebîl; yol demek
sebîlillâh; Allah’ın yolu demek.

“Allah’ın yolunun içinde olması kaydıyla yani ruhunun vücudundan ayrılıp Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaşmış olması kaydıyla…” diyor Allahû Tealâ.“Onlara 1 sevaplarına evvelâ 100 kat vermeye başlarız.”

Normalde 10 kat veriyor Allahû Tealâ, herkese verir 10 katı.Bu insanlara 100 kat vermeye başlıyor,700 kata kadarçıkaracağını da garanti ediyor.

Allah’ın 5. hediyesi:O kişinin kalbine rahmetle fazlın ötesinde yeni bir nur gurubunu göndermek. “İkili olarak geliyor.” diyordu Zumer-23. İkili olarak söylüyor Allahû Tealâ zaten. Bakara-157:

2/BAKARA 157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


“İşte hidayete erecek olanlaronlardır. Onların üzerine Allah’ın rahmeti ve salâvâtı ulaşır.” diyor. “Sadece onların üzerine…”

Allah’a ulaşmayı dileyip de bu noktaya ulaşan herkes, bu noktadan itibaren bir nur akınına uğrayacaktır, zikir yaptığı takdirde. Zikir yapacaktır, bir, Allah’ın rahmeti ve salâvâtı kalpten içeri girecektir, bir de rahmeti ile fazlı.İki tane ikili grup…

İşte Ahzâb-43:

33/AHZÂB 43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden).


“Kimin üzerine, Allah’ın salâvâtı gelirse bu salâvât, onların kalplerini zulmetten nura çıkarır.” diyorAhzâb Suresinin 43. âyet-i kerimesi.

Kalbin aydınlması için yeni bir faktör daha gönderiyor Allahû Tealâ; salâvât.

6. ihsana gelince: Bizim ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor; Nebe Suresi 39. âyet-i kerime. Nebe-38’de Allahû Tealâ’nın bir tövbeden bahsettiğini söylemiştik. Bu tövbenin nasıl yapıldığını anlatırken Allahû Tealâ diyor ki:

78/NEBE 38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


“O zaman” diyor, “Arşı tutan bütün melekler ve zamanın halifesinin ruhu oradadır ve işlem tahakkuk ettirilir.”

Bir sonraki âyet-i kerime, Nebe-39 şöyle söylüyor:

78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“İşte o gün Hakk günüdür.” (Hangi gün? Hakk’a ulaşmak üzere mürşidinizin önünde diz çöküp tövbe ettiğiniz gün Hakk günüdür). “Hakk’a ulaşmayı dileyen kişikendisine Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eder.” diyor. Ve arkasından da bir kelime kullanıyor;meab. “Kimin ruhu Allah’a ulaşırsa, Allah o kişinin ruhuna sığınak olur.” diyor, “Meab olur.” diyor.

İşte Âl-i İmrân Suresi 14. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


vallâhu indehu husnul meâb: Ve Allah’ın katında en güzel sığınak, Allah’ın Zat’ıdır. “vallahu “indehu husnul meab.”

Bütün ruhlar Allah’ın Zat’ına geri dönerler ve Allah’ın Zat’ıokişinin ruhuna hem Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi gereğince, hem Âli İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesi gereğincesığınak olur.

Öyleyse ruhumuz vücudumuzdan ayrıldı, Sıratı Mustakîm’e ulaştı, mürşidimizin ait olduğu dergâha gitti. 10’arlık insan ruhları saflarından bir tanesinde bir rahlede ona verdiler. Rahle-i tedris burada başladı; Allah’ın,6. hediyesi.

7. hediye; nefs tezkiyesine başlamamız. Şimdi ne oluyor? Allah’tan gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât göğsümüze geliyor. Göğsümüzden şifreli yolu aşarak kalbimize geliyor, kalbimiz mühürlü.Ama bu mühür değişik bir mühür artık.Çünkü Allahû Tealâ mührü açmış, kalbin içine îmânı yazmış. Bir çekim alanı, bir cazibe merkezi olarak nefsimizin kalbinde artık îmân kelimesi var. Ve mühür, bu sebeple hareketli hale gelmiş. Allah’tan gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât, göğsümüze geliyor, kalbimize ulaşıyor, mührü başlıyor aşağı doğru bastırmaya. 4 tane nur, 3 grup oluşturuyor.Bu nurlar kalbin içine doğru muhrü bastırıyorlar, bastırıyorlar bastırıyorlar,zulmani kapıya kadar ulaştırıyorlar. Zulmani kapıya kadar ulaştırıyorlar. İşte nerede zulmani kapıya kadar gelmişse, bu kapı kilitlidir.Zikir boyunca o kişinin kalbinden içeriye şeytan,zulmani kapıdan karanlıklarını gönderemez, sokamaz.

Zikir boyunca hiç kimse şeytandan kalbini karartacak olan bir zulmet alamaz. Allahû Tealâ bunu kesinlikle önlüyor. Buna karşılık ne oluyor?Bu mühür nerdeydi? Rabbani kapının üzerindeydi. Allah’ın nurlarının kalbin içine girmesini önlüyordu ama artık aşağı indi. Aşağı indiğine göre Allah’ın nurları üç grup nur; rahmet, fazl ve salâvât, o kişinin kalbine geliyor, kalbin içini dolduruyor. Ve ‘îmân’ kelimesinin etrafında nurlar yerleşmeye başlıyor. Rahmet giriyor, fazl giriyor ve salâvât giriyor. Ne olur? Nefs tezkiyesi başlar. İşte Yüce Rabbimiz nefs tezkiyesini anlatıyor hepimize, Nûr Suresi 21. âyet-i kerime:

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa, nefsinizin kalbinden içeriye giremezse, içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.”

Demek ki rahmetle fazlın girmesi yeterli. Buradaysa rahmet de giriyor, fazl da giriyor, salâvât da giriyor. Üç nur grubu birden giriyor. İşte rahmetle fazlın nefsinizin kalbine girdiği bu noktadan itibaren artık amilüssalihata yani nefsinizi ıslah edici amellere başlamış oluyorsunuz. Burası amilüssalihatın başlangıcıdır. İkinci yedi basamağı tamamladınız. Ne diyordu Allahû Tealâ:

103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


vel asr: Asra yemin ederim.
inel insâne le fî husr: İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar.
illâllezîne âmenû: ama âmenû olanlar hariç. (İlk yedi basamak).
ve amilûs sâlihâti: Ve ıslah edici, nefslerini ıslah edici amller yapanlar yani nefs tezkiyesine başlayanlar hariç.

14. basamak; devam ediyorsunuz yolunuza.İrşad makamının verdiği emirler gereği zikrinizi artıracaksınız. Hayır, zor bir şey değil.Çünkü Allahû Tealâ size mutlaka yardımcı olacak, zikri çok zevkli bir faktör olarak sunacak size ve zikirden zevk alarak yapacaksınız bu işi. Bir süre sonra cezbe sahibi olacaksınız ve zikrederken başlayacaksınız Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz gibi, bütün sahâbe gibi cezbelenmeye.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın bütün güzellikleri sizin. İşte nefs tezkiyesine başladınız. Nefsinizin kalbine gelen nurlar, yavaş yavaş îmân kelimesinin etrafında, çekim merkezinin etrafında kümelenmeye başlarlar. Ve %1, %2 derken, %7 nur nefsinizin kalbinde oluşur. Nefs-i Emmare’desiniz, Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime:

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Yarabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefsim bana şerri emrediyor.”

Şerri, %100 şerri emreden nefs kademesini %7 düşürerek bu afetleriaştınız. Nefsinizin birinci kademesindesiniz. Ruhunuz ne oldu? O güne kadar hep yerde bir rahle-i tedristeydi ama o günden itibaren birinci gök katına kadar diğer yükselen ruhlarla birlikte saflar halinde yükselmeye başlarlar.

Sonra bir %7 dahanur birikimi sağlarsınız nefsinizin kalbinde; Nefs-i Levvame. Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


“O levvame nefse, levm edilen, kınanan, suçlanan nefse kasem ederim.” diyor Allahû Tealâ.

Nefsini suçluyor kişi.Nefsini suçluyor. İşte nefsin suçlanması burada söz konusu. Niçin suçluyor kişi? Çünkü yaptığı hatalar var. Kişiler zannediyorlar ki baştan, tasavvufa adım atar atmaz artık hiç günah işlemeyecekler.Hayır, böyle bir şey yok, mümkün dedeğil zaten. Eşyanın tabiatına uygun da değil.Nefsinizde afetler var. Hatalar ne yazık ki işlenmeye devam edecek ve bu sebeple nefsini kınayan bir hüviyete gireceksiniz. Büyük pişmanlıklar yaşayacaksınız, hep Allah’tan tövbe ve istiğfarda bulunacaksınız, günahlarınızın affedilmesi için. Burası Nefs-i Levvamedir. İki defa %7 nur birikti nefsinizin kalbinde.

Yolunuza devam ediyorsunuz ve bir %7dahanur birikimi sağladınız; Nefs-i Mülhime; Allah’tan ilham almaya başlıyorsunuz. Şems Suresi 8. âyet-i kerime:

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


“O nefse şeytanın fücuruda Allah’ın takvası da ilham edilir.” diyor.

Şeytandan gelen şey, fücurdur. Ona tâbî olanlar “füccar” adını alır Kur’ân-ı Kerîm’de. Allah’tan gelense takvadır, O’na tâbî olanlar“ebrar” adını alır veya “velî” adını alır.Öyleyse bir insanın bu istikamette harekete geçmesi, insanı buraya ulaştırır. İşte bir noktadasınız ki Allah’tan ilham almaya başladınız. Velâyetin, velâyetin değil, daha konununbaşlangıcının, nefs tezkiyesinin üçüncü kademesindesiniz; Mulhime.

Sonra daha çok, bir %7 daha nur birikimi sağlıyorsunuz; Nefs-i Mutmainne. Nefs-i Mutmainne, mutmain olduğunuzu gösterir. Yani nefsinizin afetlerinin bir tanesine hâkim olduğunuzu; hırs, hâkim olursanız ona eğer, hırsınız sizi,sahip olmadığınız şeyler konusunda huzursuz edemez. Artık Allah’ın verdiklerinin, paranın, servetin, malın, mülkün, her şeyin size yettiğini göreceksiniz. İşte ne zaman böyle bir doyum noktasına ulaşırsanız, Nefs-i Mutmainne’desiniz. Doydunuz, doyuma ulaştınız, mutmain oldunuz. İşte Fecr Suresi, 27. âyet-i kerime:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!


“Ey mutmain olan (doyuma ulaşan) nefs!”

Nasıl ulaştınız? Ra’d-28 cevap veriyor:

13/RA'D 28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?


Dikkat edin ki,“Kalpler ancak (sadece) Allah’ın zikriyle mutmain olur.”

İşte Mutmainne’ye ulaştınız, 4. basamaktasınız. Allah’ın zikrini devamlı artırarak ulaştınız.Ama bu arada 5 vakit değil, 7 vakit namaz kılıyorsunuz. Her gün 2 günlük borç ödüyorsunuz. Ramazan boyu oruç tuttuktan sonra ramazanın ötesinde her perşembe günü mutlaka oruç tutuyorsunuz. Zekâtınızı, zekât ve birr olarak en az iki kat veriyorsunuz. Daimî zikre doğruda yelken açmış durumdasınız. Öyleyse her ibadetisünnet-i seniyyeye uygun olarak yapıyorsunuz; 5 vakit değil, 7 vakit namaz. Onlar ne yapmışlarsa siz de yapıyorsunuz aynını. İşte böyle bir hedefe ulaştınız, mutmain oldunuz, doyuma ulaştınız. Ne olacak?

Bir yeni %7 nur birikimiyle Allah’tan razı olacaksınız; Nefs-i Radiye.
Yeniden bir %7 nur birikimi; Allah da sizden razı olacak; Mardiyye.
Fecr-28:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


“Allah’tan razı olarak ve Allah’ın da rızasını kazanmış olarak”

6 basamak oldu:

1-Emmare,
2-Levvame,
3-Mulhime,
4-Mutmainne,
5-Radiye ve
6-Mardiyye.

Ve 7. basamak; Tezkiye, Fâtır Suresi, 18. âyet-i kerime:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse, kendi nefsi için tezkiye olur ve ruhu Allah’a ulaşır.”

İşte kim 7 kademede tezkiyeyi tamamlarsa, her kademede bir gök katı yükselen ruhu, 7. tezkiye kademesinde, nefsin 7. tezkiye kademesinde 7. gök katına ulaşır. 7. gök katında 7 tane âlem geçecektir. Bu âlemlerin en üst noktası Sitretül Münteha’dır, ışık saçan ağaçtır. Onu da aşacaktır. Aştıktan sonra yokluğa geçecektir, ademe (mekânsızlığa). Allah’ın da bir mekâna ihtiyacı yoktur, mekânsızlıktadır ve Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır. Ruhu, Allah’ın Zat’ında ifna olacaktır. Allah, o kişinin ruhuna meabolacaktır, sığınak olacaktır; Âl-i İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesine göre ve Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesine göre:

3/ÂLİ İMRÂN 14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


İşte burası, nefsinizin tezkiye olduğu yer. 14 basamağa 7 basamak daha ekleyeceksiniz;21. basamaktasınız.

*Nefsiniz tezkiye olmuş; Allah’a verdiği nefsinizin yeminini gerçekleştirdiniz.
*RuhunuzAllah’a ulaştı; Ruhunuzun Allah’a verdiği misaki gerçekleştirdiniz,ikinci yemininiz.
*Ve fizik vücudunuz iki sebepten dolayı şeytana kul olmaktan kendini kurtardı ve Allah’a kul oldu.

Niçin? Nefsinizin kalbinde başlangıçta sadece karanlıklar vardı. Allah’ın nurları gördünüz ki; 11. basamaktan evvel nefsinizin kalbine asla giremez. Kim 11. basamağa varmadıysa, nefsinin kalbine en ufak bir kırıntı nurun girmesi mümkün değildir. Bu insanlar bu noktaya kadar kalpleri ne yazık ki nefslerinin bütün afetleriyle dolu olan insanlardır. Doğuşlarından itibaren bütün insanlar böyledir. Bu nokta, nefsinizin kalbindeki bu karanlıkların bütününe şeytanın tesir etmek imkânının varlığını gösterir.

Nefsinizin kalbinin %100’üne şeytan tesir etmek imkânının sahibidir başlangıçta. Bu kademeler azalır. 7 kademede %7’den, %49 nur biriktirdiniz nefsinizin kalbine,2 de huşûda almıştınız; %51. Yani şeytanın hâkimiyet alanı %100’den %49’a doğru azaldı, azaldı, azaldı,%49’a indi. Yani o noktadan itibaren nefsinizin kalbinde hâkim olanlar, artık şeytanın karanlıkları, nefsinizin afetleri değildir; Allah’ın nurlarıdır.

İşte Allah’ın nurlarının nefsinizin kalbine hâkim olduğu bu nokta, şeytanın sultasından yarıdan daha fazla kurtulduğunuz bir yeri ifade eder. Burası şeytana kul olmaktan kurtulduğunuz, Allah’a kul olduğunuz yer, nefsin afetleri açısından. Böylece Allahû Tealâ’nın indinde insanlar için söz konusu olan bir hedefe ulaştınız. Ruhunuz Allah’a ulaştı. Evvelce kendinizdeydi. Kimin ruhu Allah’a ulaşmışsa artık o şeytanın kulu olamaz, ruhu Allah’a ulaştığı için Allah’ın kulu olmak şerefine ermiştir. Bu sebeple şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olmak konusunda iki tane hedef oluşturdunuz, Allah’a kul oldunuz. Üç yemininizi de gerçekleştirdiniz.Ne olur? Allah’ın cennetine girersiniz. Fecr- 27, 28, 29, 30:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.


“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol, Allah’ın rızasını kazan. Yani Allah’a verdiğin tezkiye olmak konusundaki yeminini gerçekleştir.” Sonra, “Ey ruh! Allah’a geri dön, Allah’a verdiği misakini gerçekleştir. Ey fizik vücut! Sen de o zaman kullarımın arasına gir, Allah’a kul ol, Allah’a verdiğin ahdini gerçekleştir.”

İşte böylece bütün insanlar için söz konusu olanbir sonuca ulaşmak söz konusu. Hepsi gerçekleşti. Ne olur?

“vedhulî ve cennetî: Ve cennetime gir.”

Kim Allah’a verdiği bu üç tane yemini gerçekleştirirse, o kişinin mekânı cennettir. İşte burası cennetin kazanıldığı yer. Neyle kazandınız? Allah’ın iki tanesini üç defa, üçüncüsünü dokuz defa üzerinize farz kıldığı üç tane yemininizi gerçekleştirmekleAllah’ın cennetini kazandınız.

Şimdi bu üç ayrı cepheden takva sahibi olduğunuzu görüyorsunuz. Necm-32:

53/NECM 32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.

Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.


“Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini iddia etmesinler.Çünkü Allah, takva sahiplerini bilir.”

Yani âyet-i kerime açık ve net olarak diyor ki; “Nefsinizi tezkiye etmedikçe takva sahibi olamazsınız.”

Rûm-31:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


“munîbîne ileyhi vettekûhu: Ruhunu Allah’a ulaştır ve takva sahibi ol.”

Demek ki ruhunuzun Allah’a verdiği misaki gerçekleştirmedikçe, ruh açısından takva sahibi olamıyorsunuz.Bakara Suresi, 21. âyet-i kerime:

2/BAKARA 21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


“Ey insanlar! Sizi yaratan Allah’a kul olun ve böylece takva sahibi olun.”

Demek ki Allahû Tealâ’ya fizik vücudunuz kul olmadan, Allah’a kul olamıyorsunuz.

Takva sahibi olursanız ne olur? Âli İmrân-198’de Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).

Fakat Rab'lerine karşı takva sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrar kullar için daha hayırlıdır.


“Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır. Cennetimize takva sahipleri girer.” diyor.

Öyleyse takva sahibi olmak, sizi mutlaka Allah’ın cennetinin sahibi kılar. Zaten üç tane yemininizi yerine getirmeniz sebebiyle Fecr-27, 28, 29, 30, sizi cennetin sahibi kılmıştı.

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.


Takva açısından da takva sahibi olarakcennetin sahibi oldunuz,aynı zamanda evliya oldunuz. Niçin? Takva sahibi olduğunuz için.

Bakınız Allah’ın evliyalığı tarif eden üç âyet-i kerimesi; Yûnus 62, 63, 64:

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


“O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenûdurlar ve takva sahibi olmuşlardır. Takva sahibi oldukları için evliya olmuşlardır. Dünya saadeti de onlarındır, cennet saadeti de onlarındır.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse burası 21. basamak; Hakk’a ulaştınız, Hakk’ı tavsiye edebilecek duruma geldiniz. “ve tevasav bil hakk.” diyor üçüncüyedi basamaktaVel Asr Suresi:

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


İşte Hakk’ı tavsiye edebilecek duruma geldiniz. Ne olur? Allah’a ulaşan ruhunuz, Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur, fenâfillah olursunuz. Allah’ın Zat’ında ifna olmuş olursunuz.

Burası velâyetin 1. makamıdır; fenâfillah makamı. Nebe Suresi, 39. âyet-i kerime:

78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“İşte o gün Hakk günüdür.Allah’a ulaşmayı dileyen kişi kendisine Allah’a ulaştıran yolu yol ittihaz eder ve Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında ifna olur. Allah’ın Zat’ı, onun ruhuna sığınak olur.”

2. makam; beka makamı.Ne zaman Allahû Tealâ sizin ruhunuza bir taht ihsan ederse bu tahtın sahibi olduğunuz andan itibaren bekâ makamının sahibisiniz.Çünkü ruhunuz, sonsuza kadar orada kalır. Bu, En’âm Suresinin 126. âyet-i kerimesi, diyor ki Allahû Tealâ:

6/EN'ÂM 127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.


“lehum dârus selâmi inde rabbihim:Onlara Rabblerinin indinde,İndi İlâhi’de bir teslim yurdu olan tahtlar vardır.”

“Erayik” veya “sürûr” adlı bu tahtlar, altındır.Üzeri demücevherlerle süslüdür. Burası velâyetin 2. makamı.

3. makamda zühd sahibi oluyorsunuz,zikrinizi günü yarısından öteye taşırarak, zikirsizliğe karşı zahid olduğunuzu Allah’a ispat ediyorsunuz, zahid oluyorsunuz. Velâyetin 3. makamı; zühd makamı. Bu makam, Yûsuf Suresinin 20. âyet-i kerimesine dayalı:

12/YÛSUF 20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdetin, ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).

Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.


Burada negatif bir zühdden bahsediliyor. Zahid olmanın pozitifi, zikirsizliğe karşı zahid olmanızdır.İşte ne zaman bunu gerçekleştirirseniz Allah’ın indinde zühd makamının(bir makam bu) sahibi olursunuz; velâyetin 3. makamı.

Velâyetin 4.makamı,2. tesliminizle mümkündür; fizik vücudunuzu (vechinizi) Allah’a teslim edeceksiniz. İşte teslim ettiğiniz yer, Nisâ- 125:

4/NİSÂ 125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha ahsen kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

İşte bu kişi, fizik vücudunu (vechini) Allah’a teslim etmiş;2.teslim.4. makam, 2. teslim.

Sonra? Sonra bir sonraki konuya ulaşıyoruz; Velâyetin 5. makamı, ulûl'elbab. Daimî zikrin sahibi oluyorsunuz. Kimdir ulûl'elbab? Âli İmrân-190 ve 191 tarif ediyor amel açısından:

3/ÂLİ İMRÂN 190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


“O ulûl'elbab kullarım var ya, onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.”

3 halde bulunuyorsunuz,3’ünde de zikir halindesiniz bütün sahâbe gibi.İşte bu sizi ulûl'elbab kılar. Bütün sahâbe, Allah’ın üzerlerine farz kıldığı daimî zikrin sahibi olmuşlardı.Çünkü Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi, bütün sahâbenin ulûl'elbab olduğunu, daimî zikre ulaştığını söylüyor:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Öyleyse bundan sonra ne olur? Kişi ihlâsa ulaşır, hâlis olur. İşte Beyyine Suresi, 5. âyet-i kerime:

98/BEYYİNE 5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


“ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: Onlar emrolunmadılar, nefslerini Allah’a teslim etmiş, dînde muhlis (nefslerini hâlis kılmış) kişiler olmakla emrolundular ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular.”

Evet, böylece velâyetin 6. makamındasınız; ihlâs. Ne ifade eder? 3. tesliminizi ifade eder. Burada nefsiniz de Allah’a teslim oldu. Nisâ-58, Allahû Tealâ buyuruyor:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“Emanetleri, onların sahibine mutlaka iade edin, teslim edin.” diyor.

3 emanetiniz var:

1- Ruhunuz; velâyetin 1. makamında teslim ettiniz Allah’a.
2-Fizik vücudunuz (vechiniz); velâyetin 4. makamında teslim ettiniz, 2. teslim.
3-Velâyetin 6. makamında nefsinizi de Allah’a teslim ediyorsunuz,3. ve son teslim.

Teslimleriniz tamamlandı.

Teslimin farz olduğunu söylemiştik. İşte Zumer-54…Teslim farz mı? “Farz.” diyor Allahû Tealâ:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu: Ruhunu Allahû Tealâ’ya ulaştır ve O’na (Allah’a) teslim ol.”

Allah’a tesliminiz farz. İşte bu farzı burada yerine getirdiniz. 3 emanetinizi de Allah’a teslim ettiniz. Teslim ettiğiniz için, teslimlerinizi tamamladığınız için gerçek anlamıyla İslâm oldunuz. Artık siz İslâm’sınız.

*İslâm olabilmeniz için teslimlerinizi tamamlamanız gerekiyordu,1. açıdan.Teslimlerinizi tamamladınız, İslâm oldunuz.
*2. açıdan, selâmete erdiğiniz için İslâm oldunuz.Yani 1. velâyet kademesinde cennet saadetini elde etmiştiniz. Burada selâmete erdiniz, dünya saadeti de sizin oldu.

Neden daha evvel dünya saadeti sizin değildi?Neden burada dünya saadeti sizin? Allahû Tealâ dünya saadetini 3 boyutta inceliyor:

*İç âleminizde kesintisiz mutluluk varsa, sulh ve sukûn varsa; 1.
*Dış âleminizde, başka insanlarla ilişkilerinizde kesintisiz bir mutluluk varsa, sulh ve sukûn oluşmuşsa; 2.
*Eğer Allah ile olan ilişkilerinizde de aynı şey oluşmuşsa, kesintisiz bir saadetin sahibiyseniz, işte o zaman gerçekten dünya saadeti sizin olmuş.

Neden daha evvel oluşmuyor, beraberce bakalım. Nefsinizde afetler var. Biliyorsunuz ki, 11. basamağa ulaşıncaya kadar hiç kimsenin kalbine bir damla bile Allah’ın nuru giremez. Giremezse o insanların kalpleri bütün boyutlarıyla kapkaranlıktır. Nefsin kalbinde sadece afetler var. %100 afetlerden oluşuyor. Öfke, kin, kıskançlık, haset, iptilalar, isyan vesaire. Ne olur? Nefsiniz, muhtevasında yalnız afetler bulunduğu için aklınızdan, vücudun kumandanından daima şerr taleplerde bulunur, günah taleplerinde bulunur. Ruhunuzda hemen harekete geçip hayır taleplerinde bulunur. Bir şerr talep, bir hayır talep karşılaşır,ikisi de taleplerinden vazgeçmezler. Bu sebeple kavga kaçınılmazdır. İçinizde iki sesin birbirini yediğini, nefsin ordularıylaruhun ordularının devamlı bir savaş halinde olduğunu yaşayacaksınız,yaşıyorsunuz zaten. Bu sebeple huzursuzdur insanlar, iç dünyalarında sulh ve sukûna ulaşamadıkları için. İç dünyalarında devamlı bir vıdı vıdı, devamlı bir kavga onları rahatsız ettiği için huzursuzdurlar. Yetmez, nefslerindeki sadece afetlerden oluşan bu dünya, onları devamlı günah işlemeye iter ve devamlı günah işlerler. Her işledikleri günahın arkasından huzursuz olurlar. Nasıl her hayrın arkasından mutluluk duyuyorsanız, huzur duyuyorsanız, her işlediğiniz günahın arkasındanda mutlakahuzursuzluk duyacaksınız,eşyanın tabiatına uygun olarak.Duyarsınız. Ve her günahın işlenmesinden sonra mutlaka ruhunuz nefsinize azap edecektir;üçüncü defa huzursuz olursunuz. Daha ötede zaten kabir azabı bir dördüncüsünü sağlar.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey,nefslerindeki afetler duruma hâkim olduğu sürece iç dünyalarında 3 sebepten dolayı huzursuz olmak:

1- Devamlı günah işlemeleri sebebiyle huzursuzlar.
2- Arkadan ruhlarının nefslerine azap etmeleri sebebiyle huzursuzlar.
3- İç dünyalarındaki devamlı savaş sebebiyle,kaos sebebiyle huzursuzlar, hep huzursuzlar,hep sıkıntı içindeler.

Ama ihlasa ulaştıkları için bütün bu faktörler sona eriyor. İhlâsa ulaştıkları zaman ne oluyor? Nefslerindeki bütün afetler yok olmuş. Ruhun bütün özelliklerini kazanmış. Tîn Suresinin 4. âyet-i kerimesine göre ahsen olmuş nefsler,yalnız hayırlardan oluşuyor artık.

95/TÎN 4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).

Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.


Öyleyse nefsteki bütün afetler yok olmuşsa, ruhun hasletlerine dönüşmüşse, nefs, ruhun bütün fonksiyonlarının sahibidir,yalnız hayrı talep edebilir.Çünkü muhtevasında hiç afet kalmadı. Ruhun bütün faziletleri ona gelip, yerleşti. Yalnız hayrı talep edebilir.Ruhunuz ezelden beri hayrı talep ediyordu, her ikisi de hayrı talep ettiği için sulh ve sukûn oluşur, kavga biter. İşte içdünyanızda sulh ve sukûnun oluştuğu yer burasıdır. İç dünyanızda İslâm’ın temel olgusu olan sulh ve sukûn oluştu, artık mutlusunuz;1. Nefsinizde hayrı istediği için, ruhunuzda hayrı istediği için, aklın iki müşavirinin ikisi de hayrı istediği için akıl yalnız hayır işletebilir ve o günden itibaren her işlediğiniz şey sadece hayırdır. Her hayrın arkasındansa sadece huzur ve mutluluk duyabilirsiniz. Bu noktadan itibaren sonsuz bir saadet, sizin her fiilinizin arkasından sizi gelip saracaktır. Günah işlemediğiniz için ruhunuzun nefsinize azabı da asla söz konusu olamaz. İşte burası iç dünyanızda sonsuz bir dünya saadetine ulaştığınız yer; ihlâs makamı.Nefsinizdeki bütün afetler yok oldu.

Dış dünyanızdan bahsedelim birazda.Neden başlangıçta insanlar huzursuz başka insanlarla ilişkilerinde? Çünkü nefslerinde afetlervar. Bu sebeple başkalarına yanlış davranışta bulunuyorlar. Yani Kur’ân-ı Kerîm tâbiriyle zulmediyorlar onlara. Eğer zulmediyorlarsa bu zulüm onları güç vaziyette bırakacaktır. İşte her zulmün arkasından kişi mutlaka huzursuz olur. Yetmez, arkadan ruhu nefsine azap eder, yeniden huzursuz olur. Gene yetmez, bir insandan çevresine zulüm yayılıyorsa, eşyanın tabiatına uygun olarak çevreden de o kişiye zulüm geri dönecektir.Çünkü her etki kendi istikametinde tepki oluşturur ve çevresindeki insanlar ona zulmetmeye başladıkları zaman kişi yeniden huzursuz olacaktır. Gene yetmez, nefsindeki intikam afeti harekete geçecek, intikam almaya bütün gücüyle çalışacaktır. Becerebilirse bir defa daha günah işlemiş olacak, bir defa üzülecektir. Arkadan da ruhu nefsine azap edecek, bir defadaha üzülecektir. İntikamını alamazsa, şuuraltı birikimi ve stres sebebiyle huzursuz, hep huzursuz, hep sıkıntılı. İşte intikamını alsa da huzursuz, alamasa da huzursuz insanlar. Ama ihlâsa ulaştıkları için bunların hiç birisi olmayacaktır, ihlâsa ulaştıkları gün. Ne olacaktır? Bu kişiden çevresine nefsi de ruhu da hayrı istediği için yalnız hayır davranışları sadır olabilir. Bu sebeple her davranışının arkasından mutlu olacaktır. Bunlar günah olmadığı cihetle ruhunun nefsine azabı söz konusu değildir. Hiç mümkün değildir. Bu kişiden çevresine hayır yayılıyorsa, çevresindeki insanlardan da ona hayır geridönecektir. Bu sebeple de huzur içinde olacaktır kişi. İntikam almayı aklına bile getirmeyecektir.Çünkü intikam almayı hiç düşünmüyor bu kişi. İntikam alması asla söz konusu olmayacaktır. O huzursuzluğu asla yaşamayacaktır. Daha sonraysa bu kişi için söz konusu olan şey, sonsuz bir saadeti dış âleminde de yaşamak. Görüyorsunuz ki; bütün faktörlerde kişi mutlu. Şuuraltı birikimi oluşması hiçbir şekilde mümkün değil. Her zaman saadet içinde bir insanbu.Dış âleminde de sulh ve sukûnu temin etmiş.

Gelelim Allah ile olan ilişkilere.Başlangıçta Allah’ın emirlerine kişi itaat etmiyordu; bu sebebten huzursuzdu. Nefsi, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işletiyordu; bu sebepten huzursuzdu.Ama burada Allah’ın bütün emirlerini doyulmaz zevkler olarak yaşayan ve Allah’ın farz kıldıklarının daha ötesinde emirleri yerine getiren bir insan var. Büyük zevkler olarak Allah’ın bütün ibadetlerini yaşayan bir insan. Böyle bir insan için Allah’ın emirlerini yerine getirmemek hiçbir zaman söz konusu olmaz. Hiçbir zaman huzursuz olması söz konusu değil. Tam aksine ibadetlerden büyük zevkler alarak yapması sebebiyle hep huzur içinde bir insan.

Yasak ettiği fiillere gelince bunları işlemesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü nefsindeki afetler yok. Günahları işleten şey, nefsimizdeki afetlerdir. Onları yok ettiğimiz gün, artık bir günaha tevessül etmemiz mümkün değildir.

Öyleyse bu nokta, iç âlemimizde, dış âlemimizde ve Allah ile olan ilişkilerimizde mutlak bir dünya saadetine ulaştığımız nokta; ihlâs. Bundan sonra Allahû Tealâ bizi Tövbe-i Nasuh’a ulaştıracaktır. Bir seher vakti, O’nun söylediği kelimeleri tekrar ederek Tövbe-i Nasuh’a ulaşacağız. İşte burası hepimiz için bir son hedef.Çünkü burası salâh sahibi olduğumuz yer oluyor; velâyetin 7. ve son makamı. Allahû Tealâ salâh konusunda şunu söylüyor, Nisâ-69’da diyor ki:

4/NİSÂ 69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).

Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.


“Biz salihleri (salâh sahiplerini), peygamberlerle, sıddîklerle ve şehitlerle beraber haşrederiz. Onlar ne güzel arkadaştırlar.”

Bir insan peygamber olmadığı halde peygamberlerin cennetine girebilir mi? Girebilir.Sıddîk olursa, şehit olursa ve salihlerden olursa girebilir. Öyleyse burası zülcenahayn olduğunuz yer,iki kanatlı olduğunuz yer;cennet kanadı ve dünya kanadının sahibi olduğunuz yer.

Hepinizin hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaşmasını Yüce Rabbimiz’den dileyerek bugünkü sohbetimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.Allah hepinizden razı olsun.

Euzübillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

SORU: Tasavvufta olan bir kişi, büyük günahlardan işlerse durumu ne olur?Fıska düşer mi?

CEVAP: Tasavvufta olan bir kişi yani mürşidinin elini öptükten sonra büyük günahlardan birini işlerse, büyük günahlardan birini işlerse bize kalsa tekrar tövbe etmesi uygun olur. Çünkü mürşidin önünde yapılan bir tövbe bütün günahları affeder ve sevaba çevirir. Böyle bir olayın hiç tahakkuk etmemesi tabiî hepimizin gönülden dileğidir.Ama olmuşsa, o kişi nâdim olmuşsa, Allahû Tealâ’nın bir âyet-i kerimesini söylemekte yarar var:

39/ZUMER 53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


“Büyük günahları işleyenler bile affımızdan ümitlerini kasmesinler.” diyor. Allahû Tealâ.

Öyleyse Allahû Tealâ’dan daimî tövbe ve istiğfarda bulunmanız lâzım.

Ayrıca sahâbe için Allah’ın söylediklerine bakın: “Eğer siz günahlar işlemeyen ve Bizden tövbe ve istiğfarda bulunmayan bir kavim olsaydınız, sizi değiştirirdik de yerinize günahlar işleyen ama Bize Rabb olarak tövbe ve istiğfar konusunda Bize müracaat eden insanlar getirirdik.” diyor.

Öyleyse Allahû Tealâ ile ilişkilerinize dikkatle bakın. Bunları yerli yerine oturttuğunuz yer, günahların işlenmesi, arkadan da tövbe ve istiğfarda bulunulmasıdır. Hiç günah işlememek diye bir olay, ancak salâhtan sonra, ihlâstan sonra mümkün olan bir şeydir. Yani kim; “Ben tasavvufa girdim. O günden itibaren hiç günah işlemem.” diyorsa büyük bir yanılgının içindedir. Mutlaka işleyecektir günahları. İşleyecektir ve tövbe ve istiğfarda bulunacaktır Allahû Tealâ’dan. Yani hem günahlarının affını hemde sevaba çevrilmesini talep edecektir.

SORU: Peygamber Efendimiz (S.A.V), hanımlara tövbe verirken el ele tutmadığını biliyoruz. Siz ne dersiniz?

CEVAP: Doğru değil. Yanlış bir ifade bu.

SORU: Ebced hasabı nedir? Faydalı mı, zararlı mı? Yahudiler Peygamberimiz’i yalancı çıkarmak için kullanmışlar, doğru mu?Açıklar mısınız?

CEVAP: Ebced hesabı; Arapça’da her harf bir değer ifade ediyor. İlk 10 harf, birbirinin arkasından gelmiyor. Ebcedin bir cetveli var. O cetvele göre bu cetvelin ilk 10 harfi 1,2,3,4,5,6, 7,8,9 ve 10 rakamlarını muhtevi ya da 9 tanesi 1’li rakamlar. 10. harften sonrası 10’arlı rakamlar olarak yürüyor. 10’dan sonra 20,30,40,50,60,70,80,90, 90’a kadar geliyor, 10 daha atlayarak 100’e ulaşıyor. 3. grup; 100’er 100’er büyüyor. 100’den sonra 200,300,400, 500, 600, 600, 700, 800, 900 ve 1000. İşte Arapça’nın 28 harfi tamamlandı. Her bir harfin bir değeri oldu.

Eskiler bir eser yaptıkları zaman, o esere tarih düşerlerdi. Neyle? Arap harfleriyle… Yani rakam yazmazlardı. Rakam yazmazlardı ama onun yazısını okuduğunuz zaman o yazıdaki ebced hesabını biliyorsanız, onun 1300 hangi tarihte vücuda geldiğini hemen bulurdunuz.
Öyleyse ebced hesabı Allahû Tealâ’nın kıymetli bir hesabıdır.

Faydalı mı?Evet, faydalı. Zararlı yerlerde kullananlar var mı? Bundan haberdar değiliz.Ama şu var; Allahû Tealâ’nın bütün esmasını, 99 esmasını siz söylerken, onlardaki ebced hesabının yayılmasına göre yapmak durumundasınız. İşte kardeşimiz bütün bunları bir defa hesapladı ve o rakamları, Allahû Tealâ’nın o koyduğunuz Allah’ın esmalarını söylerken esmanın harf dağılımı, hangi miktarda o esmanın söyleneceğini ifade eder. Her esma size bir istikamette faydalıdır. Kimin hangi esma açısından eksikliği varsa, o esma açısından harekete geçip oesmayı tekrarlamak suretiyle bir mükemmel sonuca ulaşabilir.

Harflerin mutlaka dağılıma tâbî tutulması lâzım. Ve harflerin söyleniş standardına göre dağılıma tâbî tutulması lâzım. Yani Allah’ın bir esmasında “elif” harfi varsa, o elif harfinin evvelâ elifini değerlendirmeye tâbî tutacaksınız,ondan sonra “lâm”ı değerlendirmeye tâbî tutacaksınız. Ondan sonraki diğer harfleri değerlendirmeye tâbî tutacaksınız. Elifi tamamladığınız zaman sadece o esmadaki elif harfinin değerlendirmesini tamamladınız ebcede göre. Ondan sonra, oradan gelen harfi tamamlayacaksınız. Meselâ “mim” harfi ise, bir tane daha mim hesaplayacaksınız,2 tane mim.Bütün harflerin değerlerini onların dağıtımına tâbî tutarak verdiğiniz zaman, onların hepsini bir araya topladığınız zaman, işte o zaman o esmanın gerçek değerini bulursunuz.Yani bir günde o esmadan hareket edip, o esmanın faydasını kendisine çekmek isteyen kişi…

İmam İskender Ali M İ H R