}
Ankara Tasavvuf Konferansı Bölüm 2 26.04.1996
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 90119

 

 

SOHBETİN ADI: ANKARA TASAVVUF KONFERANSI - 2
TARİHİ: 26.04.1996

“O’na dön (Allah’a dön). Ruhunu Allah’a döndür, ulaştır.”

Bu “munîb” gibi, “yunîb” gibi, “enabe” gibi kelimelerin geçtiği bütün âyet-i kerimelerde bir dönüş söz konusu. Ve insanlar, bunu kendilerine göre yoruma tâbî tutmuşlar. Demişler ki: “Bu, başka bir dînden İslâm’a dönüştür. Bu, namaz kılmak üzere insanın ön cephesini (vechini) Allah’a döndürmesidir (vs).” Ama son sözü, Kur'ân-ı Kerim söylemiş.

Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

13/RA'D 27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


Nerede bu kelime geçerse; enîbû, munîb, enâbe gibi, bu kelimenin muhtevası hidayete ermektir. “İnsanın ruhunun Allah’a ulaşmasıdır.” diyor Ra’d Suresi 27. âyet-i kerime.

Şimdi söyleyeceğim hangi âyetlerde bu, “enâbe” kelimesi geçiyorsa, orada Allah’a dönüşün mutlak olarak var olduğunu bilin. Ra’d-27’de bunun açıklığını göreceksiniz.

İşte 3. âyet-i kerime, Fecr-28:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et.

Rücû etmek, biliyorsunuz ait olduğu yere geri dönüş. Yani “Rabbinden geldin; tekrar Rabbine rücû et.” diyor Allahû Tealâ.

Var olan, hayatta olan bir iradeye sesleniyor; bu dünya hayatını yaşayan kişinin, bu yaşantısı sırasında ruhunu Allah’a ulaştırması emrediliyor. Yani ölmeden evvel ölme emri veriliyor ona.

İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V), ilk Cuma hutbesinde, “Ölmeden evvel ölünüz. Öyle yapın ki Allah, size 700 kat ihsanda bulunsun. Yaptıklarınıza 10’dan 700 kata kadar ihsanda bulunsun.” diyor.

Allahû Tealâ’nın 4. âyet-i kerimesi, Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT 50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


fe firrûilâllâhi: Öyleyse Allah’a firar et (Allah’a kaç, Allah’a sığın).

5. âyet-i kerime, Lokmân-15:

31/LOKMÂN 15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


vettebi’ sebîle men enâbeileyye: Kim, Bana enâbe olmuşsa (ulaşmışsa; ölmeden evvel kim Bana ruhunu ulaştırmışsa) sen de onun yoluna tâbî ol. Aynı yolu takip ederek (Sıratı Mustakîm’i takip ederek) sen de Bana ulaş.

İşte Sıratı Mustakîm; bir kavram kargaşası da orada göreceksiniz. Sıratı Mustakîm nedir mi diyorsunuz? 23 tane Kur'ân-ı Kerim mealinde hep aynı ifadeyi göreceksiniz: “Sıratı Mustakîm, doğru yoldur.”

Hidayet nedir? “Hidayet de doğru yoldur.” İrşad nedir? “İrşad da doğru yoldur.”

Sırat, gerçekten yol demek. Ama mustakîm; istikamet üzere olan bir yol. Nereye? Necm Suresinin 42. âyet-i kerimesi cevap veriyor:

53/NECM 42: Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.

Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir.


“Senin Rabbin olan Allah, Sıratı Mustakîm’in sonudur.” diyor.

Demek ki Allah’a doğru istikametlenmiş bir yol var. Adı, Sıratı Mustakîm. Allah’a mı ulaştırır? Bakın ne kadar net âyet-i kerime, Nisâ-175:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah’a sarılmayı dilerse Allah, onları rahmetinin ve fazlının içine koyar. Ve onları, mutlaka Allah’a ulaştıracak olan Sıratı Mustakîm’e vasıl eder.”

Allahû Tealâ, Sıratı Mustakîm’in tarifini veriyor: “Allah’a ulaştıracak olan Sıratı Mustakîm.” diyor, “Allah’a ulaştıracak olan yol.”

Sıratı Mustakîm, sıfır koddan alır sizi; 7 tane gök katını aşırtır, ruhunuza Sidretül Münteha’ya geçirir ve Allah’a ulaştırır. İşte bu Allah’a ulaştıran yol, bir defa daha söyleniyor; 6. âyet-i kerime, Yûnus-25:

10/YÛNUS 25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.


“Allah, teslim yurduna davet eder.”

Teslim yurdu ne? Sonrasından anlıyoruz; “Kimi teslim yurduna ulaştırmayı dilerse onları, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” diyor.

Sıratı Mustakîm de Allah’a ulaştıran yol olduğu cihetle açık bir şekilde Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bir defa daha Kendi Zatı’na davet etmiş ruhumuzu; üzerimize farz kılmış.

7. âyet-i kerime, Muzzemmil-8’de şöyle buyuruyor:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.”

Öyleyse burada 7 tane âyet-i kerime var. 2 âyet-i kerimeyle de yeminlerimizin hepsi üzerimize farz kılınmış. Allahû Tealâ, ruhumuzun Allah’a ulaşmasını tam 9 defa üzerimize farz kılmış. Nefsimizin tezkiyesini 3 defa, fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını gene 3 defa farz kılmış. Ve bütün sahâbe, bu farzları gerçekleştirmiş; Allah da sözünü tutmuş. Onların cennete ulaşacağını, Kur'ân-ı Kerim’le sonradan gelen bütün nesillere müjdeliyor. “Onların hepsi, felâha erdiler.” diyor. Kimlerin? Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olanların. Tâbî olanlar sahâbe, hepsi felâha ermişler, A’râf-157:

7/A'RÂF 157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.


İşte bugün dünya üzerinde bir İslâm yaşanıyor. Bu İslâm’da Allah’a ruhunuzun ulaşması konusunda her hangi bir taleple karşılaşmıyorsunuz. Nefsinizin tezkiyesi konusunda herhangi bir taleple karşılaşmıyorsunuz. Fizik vücudunuzun Allah’a ulaşması konusunda, fizik vücudunuzun Allah’a kul olması konusunda her hangi bir taleple karşılaşmıyorsunuz. İslâm’ın 5 tane şartını yaşıyorsunuz. Ve birçok insan diyor ki: “İslâm’ın 5 tane şartını kim yaşarsa o kişi, Allah’ın cennetine girer.” Gerçekten girer mi? İslâm’ın 5 tane şartını yaşayan kime acaba Allah’a ulaşmanın farz olduğu, nefsin tezkiyesinin farz olduğu, fizik vücudun Allah’a verdiği ahdin farz olduğu öğretiliyor? Bütün bunlardan vazgeçtim, Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.


“Onlar ki Bize mülâki olmayı (Allah’a mülâki olmayı; ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler (Ummazlar; böyle bir talepleri yoktur). Onlar, dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olmuşlardır; doyuma ulaşmışlardır. Onlar, âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Yani şu dünyada ordinaryus profesör mü olursunuz, ilâhiyat fakültesinin dekanı mı olursunuz, en üst noktalarda düşünün kendinizi. Ama bir küçücük eksiğiniz olsun; Allah’a ulaşmayı dilemeyin. O zaman sizin için söz konusu olan şey, Allah’ın koyduğu bir hüküm; “Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.” diyor. Acaba İslâm’ın 5 tane şartında bu hedefe ulaşmak; Allah’a ulaşmayı dilemek var mı? Yoksa korkunç neticeyi de söylemek mecburiyetindeyim. Bir sonraki âyet-i kerime, Yûnus-8:

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek. Dilemeyenler için hedef kesinleştirilmiş. Bu söylediklerim belki birçoklarınıza masal gibi geliyor. Ama her söylediğimizin bir Kur'ân-ı Kerim âyet-i kerimesine dayalı olduğunu bilmenizi istiyorum. Allahû Tealâ, devamlı bu âyetlerle ihtarlar veriyor bütün insanlara. 14 asır evvel sahâbeye sesleniyor Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde:

3/ÂLİ İMRÂN 119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).

İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.


“Ey sahâbe! Onlar size buğz ettikleri halde siz, onlara karşı muhabbet beslersiniz. Çünkü siz, Kitab’ın bütününe tâbî olursunuz.” diyor. Ama zamanımızda bir kısım Kur'ân-ı Kerim’in farzları için, “Hayır” deniyor, “Biz bunlara tâbî olmayız.”

Unutulmuş farzlar, İslâm kalesinden burçlar kopmuş. En hazini insanları cennet saadetine ve dünya saadetine götürecek olan temel farzlar kopmuş. İşte bir insanı cennet saadetine götüreceğini kesinleştirdiğimiz yeminimiz, misakimiz ve ahdimiz. Allahû Tealâ böyle söylemekle de kalmıyor. Yani sadece bu yeminlerini yerine getirenler cennete girer demiyor, daha da öteye geçmiş. Takva kavramına da bir açıklama getirmiş Kur'ân-ı Kerim. Takva; sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına gelen bir kelime. Ve insanlar samimiyetle kendilerine bakıyorlar; “Acaba biz Allah’tan korkuyor muyuz, sakınıyor muyuz, çekiniyor muyuz?” Samimiyetle diyor ki kişi: “Evet, ben öyleyim. Allah’tan korkuyorum, sakınıyorum. Öyleyse takva sahibiyim.” Allahû Tealâ da diyor ki: “Hayır, takva sahibi değilsin. Takva sahibi olabilmen için nefsinin bana verdiği yemini gerçekleştirmek mecburiyetindesin (1). Ruhunun Bana verdiği misaki gerçekleştirmek mecburiyetindesin (2). Ve fizik vücudunun Bana verdiği ahdi gerçekleştirmek mecburiyetindesin (3). Ancak bunları gerçekleştirirsen takva sahibi olursun. Ve eğer takva sahibi olursan gideceğin yer cennettir.” diyor Allahû Tealâ.

Gerçekten böyle mi? Bakalım, Necm Suresi 32. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

53/NECM 32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.

Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.


“Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini söylemesinler (boşuna böyle bir iddiada bulunmasınlar). Çünkü Allah, takva sahiplerini bilir.”

Demek ki bir insanın takva sahibi olabilmesi, Necm Suresinin 32. âyet-i kerimesinde Allah’ın bir şartına bağlanmış. “Nefsinizi tezkiye etmedikçe takva sahibi olamazsınız.”

Rûm Suresi, 31. âyet-i kerime:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön (rhunu O’na ulaştır, hidayete er) ve takva sahibi ol.

Ancak ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırabilirseniz takva sahibisiniz, yoksa hayır. Bir 3. açıdan daha bakıyor meseleye; fizik vücudunuzun Allah’a kul olması açısından. Bakara Suresi 21. âyet-i kerime:

2/BAKARA 21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


“Ey insanlar! Sizi yaratan Allah’a kul olun ve böylece takva sahibi olun.”

İşte insanlardan her kim yeminini, misakini ve ahdini gerçekleştirir de takva sahibi olursa ne olur? Âli İmrân Suresinin hem 15. âyet-i kerimesi hem 198. âyet-i kerimesi, takva sahibi olanların gideceği yerin cennet olduğunu söylüyor.

3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


3/ÂLİ İMRÂN 198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).

Fakat Rab'lerine karşı takva sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrar kullar için daha hayırlıdır.


Hiç kimse bedavadan takva sahibi olamaz. Allah’tan korkuyorsunuz diye, Allah’tan sakınıyorsunuz diye ne yazık ki takva sahibi olamıyorsunuz. Her şey, Kur'ân-ı Kerim’de zincirin bütün halkaları birbirine en sağlam şekillerde bağlanarak şartların altına konulmuş. Sizin Allah ile olan ilişkiniz, 28 basamakta gerçekleşir. 28 tane basamağın 21.’sinde bu söylediğim hedeflere ulaşabilirsiniz. Ondan sonra da velâyetin 7 tane basamağını geçeceksiniz; fenâ makamı, beka makamı, zühd makamı, muhsinler makamı, ulûl’elbab makamı, ihlâs makamı ve salâh makamı. Kur'ân-ı Kerim’de 7 tane dizayn edilen makam. Ve 28. basamağa ulaşacaksınız. Bütün sahâbenin oraya da ulaştığını, Kur'ân-ı Kerim bildiriyor. Hepsi velayetin en son makamı olan salâha ulaşmışlar; irşad makamının da sahibi olmuşlar. Allahû Tealâ’nın, dünya saadetine ulaşmanız için 3 tane farzı var. Birincisi, daimî zikir. Nisâ Suresi 103. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.

3 hâlde bulunabiliyorsunuz; şimdiki gibi oturuyorsunuz, ayaktasınız ya da akşam uyuduğunuz gibi yatıyorsunuz. 4. bir hâl yok. 3 hâlin üçünde de zikretmeniz isteniyor Allahû Tealâ’yı. “Allah, Allah, Allah, Allah” diye Allahû Tealâ’yı zikretmeniz emrediliyor, Allahû Tealâ tarafından. Bu daimî zikir; bir farz-ı ayn. İşte Muzzemmil Suresi 8. âyet-i kerime:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


vezkurisme rabbike: Rabbinin İsmi’yle zikret.

“Allah’ın İsmi’ni kullanarak, ‘Allah, Allah, Allah’ diye zikret.” diyor Allahû Tealâ. Bu, zikir.

14 asır evvel bütün sahâbenin daimî zikre ulaştığını görüyoruz. İşte Zumer Suresi 18. âyet-i kerime:

9/TEVBE 18: İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve ekâmes salâte ve âtez zekâte ve lem yahşe illâllâhe fe asâ ulâike en yekûnû minel muhtedîn(muhtedîne).

Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırma gününe) îmân eden ve namazı ikame eden ve zekât veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların böylece hidayete erenlerden olması umulur.


Allahû Tealâ, sahâbe için diyor ki: “Onlar, sözü dinlerler. Kavlin; sözün en güzeline tâbî olurlar. Onlar, ulûl’elbab oldular.”

ulûl; sahipleri, lubb de Allah’ın maddenin arkasında gizlediği öz. Yani özün muhtevasındaki sır. Ve ulûl’elbab, lubb’lerin sahipleri oluyor.

3. emri; teslim. Önce ruhunuzu Allah’a teslim edeceksiniz; 21. basamak, velâyete ulaşıyorsunuz. Onun 4. basamağında fizik vücudunuzu (vechinizi) Allah’a teslim edeceksiniz. Onun 6. makamında nefsinizi de Allah’a teslim edeceksiniz. Böylece Allah’a teslimiyetiniz, 27. basamakta gerçekleşecek.

Öyleyse teslim farz mı? İşte Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesi:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû: O’na dön (Rabbi’ne dön). Ve O’na (Allah’a) teslim ol.” diyor Allahû Tealâ.

Âli İmrân Suresinin 112. âyet-i kerimesinde de diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 112: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.


“Ey insanlar! Siz ölmeyin. Önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

Tıpkı Hz. Yâkub’un torunlarına söylediği gibi, diyor ki:

2/BAKARA 132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti)..


“Ey benim toruncuklarım! Siz ölmeyin. Önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinde bunu genelleştirmiş. Bütün insanlara hitab ediyor: “Siz ölmeyin. Önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

Bütün sahâbe Allah’a teslim olmuşlar mı? Bunun da cevabı kesin olarak geliyor. İşte Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerime, AllahûTealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habîbim! O kitap sahiplerine ve ümmîlere de ki: ‘Ben ve Bana tâbî olanlar, biz hepimiz kendimizi Allah’a teslim ettik.’ Sor bakalım o kitap sahiplerine ve ümmîlere; ‘Siz de kendinizi Allah’a teslim ettiniz mi?’ Eğer etmiş olsalardı, önce hidayete ererlerdi.”

Âyet-i kerime böyle bitiyor. Bütün sahâbenin Allah’a kendilerini teslim ettiğini görüyoruz. İşte bir tane daha, Bakara-136:

2/BAKARA 136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”


“Ey sahâbe! Deyin ki: Biz muhakkak ki Allah’a teslim olanlarız.”

Bütün sahâbe Allah’a teslim olmuşlar. Ruhlarını da fizik vücutlarını da nefslerini de Allah’ın farz emirleri üzerine Allah’a teslim etmişler. Hepsi irşad makamının sahibi kılınmış. İşte Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


Bizim aklı evveller, hâlâ “Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile birlikte irşad müessesesi kapanmıştır. Artık ondan sonra insanların irşadı diye bir şey yoktur.” diyedursunlar. Bütün sahâbenin irşad makamının sahibi olduğunu, gene Kur'ân-ı Kerim söylüyor. Tevbe-100’de diyor ki Allahû Tealâ:

“O sabîkûn-el evvelîn var ya.” Kimdir sabîkûn? Hayırlarda yapılan müsabakalarda ilk 3 grubu oluşturanlar. En üstte salihler var, onun bir altında muhlisler var, onun bir altında ulûl’elbab var. 3’ü de daimî zikrin sahibi. 3 grup da Allahû Tealâ’nın farz kıldığı o daimî zikrin sahibi. İşte sabîkûn-el evvelîn demekle Allahû Tealâ, bütün sahâbenin bunlardan oluştuğunu söylüyor. Ve daha öteye de geçiyor; hepsinin salâh makamının sahibi olduklarını da söylüyor bize. Diyor ki: “O sabîkûn-el evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı (Medine’deki yardımcılardandı). Bir kısmı ise muhacirîndendi (Mekke’den Medine’ye göç edenlerdendi). Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.”

İster ensar olsun (Medine’dekiler; yardımcılar), ister muhacirîn olsun (Mekke’den Medine’ye göç edenler), ensara da muhacirîne de tâbî olmuşlar. Bunların adına “tâbiîn” deniyor. Ondan sonra tâbiîne de tâbî olduklarını görüyoruz ondan sona gelen neslin. Onlara da “tebe-i tâbiîn” deniyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), rahmetli olunca sahâbe, “Bizim bir tek mürşidimiz vardı. O, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di. Başkasına tâbî olmayız” demediler. Hz. Ebûbekir’e tâbî oldular. O rahmetli olunca Hz. Ömer’e tâbî oldular. O rahmetli olunca Hz. Osman’a tâbî oldular. O rahmetli olunca Hz. Ali’ye tâbî oldular. Bu 4 halife için yerleşmiş bir îtikat müessesesi var. Bunlar için “hulefa-i raşidin” deniyor. İrşad etmek yetkisinin sahibi olan 4 halife. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber irşad müessesesi bitmemiştir. Yetmez, bu 4 tane halifeye tâbî olup da irşada ulaşan bütün sahâbe, demin söylediğim Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi gereğince hepsi de irşad makamının sahibi olmuşlar. Onlardan sonra gelen tâbiîn, onlar da irşad makamının sahipleriydi. Ondan sonra gelen tebe-i tâbiîn; onlar da irşad makamının sahibiydi.

Öyleyse İrşad müessesesi, insanlık yaşadıkça hep devam edecektir. Ve 3 tane farz; daimî zikir, irşad ve teslim. Bütün sahâbenin gerçekleştirdiği bu hedeflerden sonra ne olmuş? Hepsi dünya saadetinin de sahibi olmuşlar. Ve durum bu değilse, Allahû Tealâ’nın emirlerini yok farz ediyorsanız, o zaman bunların hiç birini yerine getirmeyeceksiniz demektir. Bu, sizlerin probleminiz. Yerine getirirseniz ne olacağı, kesinlikle Kur'ân-ı Kerim’de açıklanmış. Misal mi? Bu kâinattaki en üstün insanlardan bahsediyorum; sahâbeden. Sahâbe, Allah’a verdikleri cennet saadetine götürecek olan bütün hedeflere ulaşmışlar. Dünya saadetine götürecek olan bütün hedeflere ulaşmışlar. Ne diyoruz o devre? Asr-ı saadet diyoruz. Hepsi dünya saadetinin de sahibi olmuşlar.

Şimdi kalın çizgilerle anlattığım bu hedeflere nasıl varılacağını sizlere anlatmak istiyorum; tam 28 tane basamak. Eğer bunları kitaplardan falan öğrenebileceğinizi düşünüyorsanız, hayır öğrenemezsiniz. Eğer Allahû Tealâ bize öğretmeseydi, biz de sizlere öğretemezdik. 28 tane basamak ve bu basamağı hepiniz bilmek durumundasınız. İşte olay başlıyor. Evvela olayları yaşayacaksınız. Genellikle olaylar hakkında yanlış kanaatler oluştuğunuzu söylüyor Kur'ân-ı Kerim. Bakara Suresi 216. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA 216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.


“Olaylar vardır, sizi üzer. Siz onları şer zannedersiniz. Oysaki onlar hayırdır. Olaylar vardır, sizi sevindirir. Siz onları hayır zannedersiniz sevindirdiği için. Ama onlar şerdir. Siz bilmezsiniz, Rabbiniz bilir.” diyor Allahû Tealâ.

“Siz bilmezsiniz, Rabbiniz bilir.”

Demek ki olayları yorumlamamız; bizi sevindirdiğine ve üzdüğüne göre. Ama Allahû Tealâ sevinmenizle, üzülmenizle değil, bir olayın size derecat kazandırmasıyla veya kaybettirmesiyle alâkalı. Neden öyle? Çünkü şu dünyada geçici sevinçler ve üzüntüler de hiç önemli değildir. Ama eğer kazançlarınız, kaybettiğiniz derecelerden fazlaysa gideceğiniz yer mutlaka cennettir.

Öyleyse hayır nedir? Tarif edilmiş Kur'ân-ı Kerim’de. Size derecat kazandıran bütün olaylar hayırdır. Şerr nedir? Size derecat kaybettiren bütün olaylar şerdir. Üzülseniz de o olaya, o olay derecat kazandırıyorsa hayırdır, sevinseniz de o olaya, o olay size derecat kaybettiriyorsa şerdir.

Öyleyse bırakınız insanların zanlarını, Kur'ân-ı Kerim’e dönün ve O’nun muhtevasına dikkatle bakın. O sizi kurtuluşa ulaştıracak olan yegâne mihmandardır; onun emirlerine riayet ederseniz. İşte size Kur'ân-ı Kerim’den söylediğim her hususu, Allah’ın âyet-i kerimeleriyle anlatarak 28 tane basamağı vereceğim. 28 tane basamağın hepsi küçücük bir surede anlatılmış. Belki de Kur'ân-ı Kerim’deki en küçük sure, Vel Asr. Allahû Tealâ diyor ki: “Asra yemin ederim.”

İmam İskender Ali M İ H R